Men Plan, God Laughs

Google amcaya göre -ki kendisine güvenim sonsuzdur- Yiddiş dilinde bir atasözü, İbranice olduğuna dair dedikodular da var ama Woody Allen ya da Robbie Williams’ın söylemediği kesin. Biz maç öncesi tahmin yürütmeye uğraşırken ya da gruplardan çıkma planları yaparken gülen tarafın Tanrı’dan önce bizim çocuklar olduğunu düşünüyorum bazen. Sıra dışı senaryoları hayata geçirmek konusunda son birkaç turnuvadır epey yol katetmiştik, Panevezys’de ulaşılmaz bir seviyeye çıktık.

Bir hafta önce, ikinci tur gruplarına taşınacak 1 galibiyet realist sayılabilecek bir tahmindi. Fakat halihazırda teptiğimiz yolu o gün tahmin edenin kaale alınacağını söylemek zor. İlk iki gün zayıf rakiplere (yaptıklarından sonra Britler’e böyle bir sıfat yapıştırmak ayıp olacak gerçi) karşı maçların erken kopması bile bizim takımın alışık olduğu bir durum değildi. San Marino basketbol milli takımıyla da oynasak -en asil duygunun insanı, şanlı San Marino halkının böyle bir takımdan mahrum kalacağını sanmıyorum- karın ağrıtmadan maç kazanmayız, sevmeyiz. Parkede duyguları aklının önünde giden bir ekip var ortada ve bu bireylerle ilintili bir durum değil. Tamamen farklı bir grup oyuncu seçilmiş olsaydı da benzer şeyleri konuşuyor olurduk muhtemelen. Bu yüzden en basit maçlarda bile fazlaca dalgalanan performansı garipsememek gerek. Maç içinde ağır darbelere rağmen sağlam kalmayı, tekrar ayağa kalkabilmeyi öğrendik. (Polonya maçındaki darbe fazlaca ağır geldi, toparlayamadık.) Fakat uzun vadede, hala tökezlemeden gitmemiz gerektiğini sanıyorduk. Kaan abinin söylediği gibi ‘durduk mu düşeriz’ idi, şimdi toparlar mıyız acaba?

Litvanya, seyirci avantajına rağmen eksikleri olan kadrosuyla alt etmesi çok da zor olmayan bir takım olarak göründü. Kötü oynamadık ama olmadı, üçüncü gün ayağımız takıldı. Bir günlük araya ve sonrasında nispeten kolay görünen rakibe bakıp bu sefer tek mağlubiyetle dağılmayacağımızı düşündük. Ama Polonya maçını da kaybedince toparlayabileceğimizi söyleyenler yine kaale alınmamıştır muhtemelen. Wroclaw ve Lodz’dan 7-1 çıkan takımın uzatmada kaybedilen Yunanistan maçından sonra ne hale geldiğini hatırlamak için hafızalarımızı fazla zorlamamıza gerek yok.

Eylülün beşinde yaşananları ise bir gün içeriden birinden de dinleriz belki, hikaye güzel devam ederse. Turnuva Türkiye’de olsa Joel Freeland ve Luol Deng ülke sınırları dışına çıkamazdı büyük ihtimalle. Kebapsa kebap, evse Ağaoğlu, ayıp ediyorsun Lou. (Kötü kafiyeyi yazıyı bloga koyarken fark ettim.)

İspanya’yı hazırlıksız yakaladık. Tekrar karşılaşırsak, Ceren’in oynadığı bir maçta paspas edebilirler. Böyle bir takım için bu duygusal çöküntüden kalkabilmek asıl mesele, rakip değil. İspanya maçı bundan sonrası için yukarıdaki ‘acaba’nın sebebi.

Öyle ya da böyle valizleri erken toplamaktan kurtulduk. Karneleri dağıtmak için henüz çok erken ama midterm notlarını açıklayalım, yaptıklarımız/yapmadıklarımız/yapmamız gerekenleri görelim…

Hidayet Türkoğlu’nu, üst düzey oyun kurucular çıkaramayışımızdan ve belki de skorer rolünü biçtiğimizde raydan çıkmasından korktuğumuzdan point forward olarak kullanmak istiyoruz. Koçların hayalleri olan bir meziyeti es geçmemek istemeleri de olabilir durum. Hidayet çizili oyunlarda forvetten pas dağıtmasını istediğiniz oyuncu olur, o işi de harika yapar. Ama yanında Dwight Howard gibi absürd yetenekler yoksa ve küçük yaşlarda rüyasında bile pick-and-roll oynayan adamlara karşıysanız zaman zaman arıza çıkması muhtemel. Bir de tüm hücumu onun omuzlarına yıkmaya kalkınca, yaptığı olumlu işler de nötralize oluyor. İleride resimli basketbol ansiklopedisinde point forward kelimesinin karşısında fotoğrafını görebileceğimiz bir yetenek var şu an elimizde. Emir Preldzic bu turnuvadaki kilit oyuncu. Bu ekiple ilk kez birlikte oynamasına rağmen şu ana kadar da sıkıştığımız her an ortaya çıktı The Master Key. Hedo’nun da yavaştan ipleri ona bırakması gerek. Bir hücumda top akışı durduğu anda genelde Hidayet’in ellerinde oluyor top. İki günde alışkanlıklardan vazgeçmek kolay değil ama kendini biraz daha az fark ettirmesi işimize gelecek gibi.

Emir’in oyunu kötü bir turnuva geçiren Kerem Tunçeri’nin açıklarını kapatabilmek için de manalı. Hazırlık maçlarından beri dikkatimi çeken bir olay Kerem’in ikili oyunlardan sonra uzuna dönüp bakmaması. Zaten hücumda çarklar yeterince ağır işliyor, bir de sünepe guard görmeye tahammül edemeyebiliriz. Ender Arslan’ın yıllardır başa bela olan hareketliliği -eskiden olsa savrukluk derdik- şimdi ilaç gibi geldi. İkili oyunları Kerem’den çok daha iyi oynuyor şu anda. SBT.

10 sayı (%60 şut, %83 faul), 4 rebound ve 1 blok ortalamaları Enes Kanter için çok iyi şu anda. Hazırlık turnuvalarındaki hamlığı korkutmuştu ama Litvanya’ya gelene kadar onu üzerinden atmayı başardı. Oğuz Savaş kalıbının adamı değil, sırtı dönük oynayabilen oyuncumuz yok(tu). Enes’in henüz tam oturmamış oyunları bile çoğu zaman sonuç veriyor. Perdelerde sağlam durmayı öğrendi, bir sonraki hedef: Yaylanmadan yürü. Ayakları sabitlemeyi de öğrendikten sonra pick-and-pop oyunlarında orta mesafeleri leblebi gibi göndermeye başlayabilir.

Kenara gelirsek… İki gün önce o dört saatlik süre kusursuz geçmese fatura çok büyük ihtimalle en kolay yoldan Orhun Ene’ye kesilecekti. Eleştirilmeyecek kadar saf bir durum yok ortada ama koç şu ana kadar iyi götürüyor. Ağır bir mağlubiyetten sonra bile Barbaros Akkaş gibi dan dun konuşmaması yeter…

Kadro seçimini bir kenara koyarsak -İzzet Türkyılmaz seçimi hala mantıklı olan değil ama- en büyük sıkıntısı Hidayet-Emir tercihinde rahat davranamaması. Bogdan Tanjevic de olsa (tecrübesi ve uzun süredir takımın başında olmasından dolayı örnek) aynı problem yaşanacaktı. Hidayet’i maç sonunda oturtmak fazla radikal bir karar olur, mantıklı seçim Emir olarak göründüğünde bile. Ben de konuşarak bu seçimin içinden çıkamayacağım için Ene’ye kolaylıklar diliyorum.

Maç sonu oynayabilmek apayrı bir meziyet ama en azından period sonlarında uyuyakalmamak gerek artık. İspanya maçında, ikinci çeyreğin son savunmasında turnuva boyunca pek kullanmadığımız zonea döndük. Jose Calderon’dan üçlüğü yedik belki ama kötü savunmadık pozisyonu. Hemen her takım çeyrek sonundaki hücumlardan bir şeyler çıkartmaya çalışıyor, kafa karıştıracak bir şeyler denemek akıllıcaydı. Kalan 3 saniye için kullanılan son molada çizilen set de sayıyla sonuçlanmadı ama uygun pozisyon bulunmuştu. Çok güzel hareketler bunlar…

Alan savunmasını görece az kullandığımızı söyledik ilk turda. Ene’nin tercihi bu yönde olabilir ama Fransa gibi takımlara karşı lazım olacaktır. Kenardan altıncı adam olarak savunmaya katılan Tanjevic olmadan da aynı verimliliği sağlayabilecek miyiz merak ediyorum.

Epey bayat bir yazı oldu, buraya kadar gelebilenlerin affına sığınarak…

Abidik Gubidik Tweet:


Başlık: Bire bir değil ama mantıklı olan çeviri şu: “Tanrı’yı güldürmek istiyorsan ona planlarından bahset.”

Lithuanian Wrap – Day 4/5

Dün yalnızca C ve D gruplarında oynanan maçlarla geçti. Günün hikayesi Makedonya’nın yaptıklarıydı elbette. Ortak bir geçmişin paylaşımı konusundaki anlaşmazlıkların yarattığı diplomatik gerilim herkesin malumu. 2009’da Türk basketboluyla ilgili her taşın altından çıkan şahsın, ikinci çeyreğinde bastığı Yunanistan-Makedonya maçında yaptığı “Yalnız Yunanistan hiç frene basmadı, siyasi mi acaba” yorumu hala aklımızda. O yüzden bu eşleşmeye doğru yaklaşım getirmek için çok fazla uğraşmayacağım. Ancak Makedonya için herhangi bir galibiyetten daha fazla önem arz ettiğini, tribünlerde dalgalanan Vergina Güneşi de belgeliyordu. Bunu Bo McCalebb’ın komutasındaki bir ekiple yapmaktan da çok rahatsız olduklarını sanmıyorum. Rahatsız olan bir kesim mutlaka mevcuttur da… Her neyse.


Makedonya’ya esas zorluğu çıkaran, son şampiyonanın yarı finalistlerinden Yunanistan değil de basketbol coğrafyasında adı anılmayan Finlandiya olması ilginçti. Bugün maçı son topa kadar taşıdılar. Bunda beklentilerin fazla üstüne çıkan ve esasında bahse konu coğrafyada yeri Finlandiya’dan çok daha belirgin olmayan Makedonya’nın başarıyı karşılamaktaki sıkıntıları da pay sahibiydi kuşkusuz. Son çeyrekte maç bir kördöğüşü halini aldı ve şans Makedonya’nın galibiyetine karar verdi. Kaos adil midir, bilmiyorum. Fakat bugünkü sonuçla birlikte Makedonya grup birinciliği ve -çaprazdan Rusya ve Slovenya dışında dişe dokunur bir takımın gelmediği bir ortamda- çeyrek final için sürücü koltuğuna oturmuş durumda. McCalebb belki Makedonya milli marşını diğerlerinden ayırt edemiyordur ama Pero “Public Pervert” Antic ve diğer yeteneği sınırlı oyuncuların koyduğu çaba gerçekten takdire şayan. Hele Vlado Ilievski kış sezonundaki performansından uzakta görünürken… Anadolu Efes’in yeni transferi 7/17 ile kullandığı üç sayılık atışları dışında takıma olumlu anlamda çok fazla katkı yapamıyor. Özellikle direksiyonu McCalebb’a devrettiği dakikalarda çok rahat hissetmediği, artış gösteren top kayıplarından anlaşılabiliyor.


Makedon koç hakkında övgüler dizmeme yetecek kadar veri yok elimde. Ekibin uzun yıllardır birlikte oynamasının ve bu şampiyonanın kendi kariyerlerindeki olası yükseltici etkilerin farkında olmasının rolü daha fazla sanırım gelen başarıda. Antic’in ruhani liderliğinin yanında, diğer isimlerin de takımdaki misyonları net olarak belirlenmiş durumda. Bu bağlamda kulüp kariyeri diğer uzunlara göre daha yukarıda seyreden -geçen sezon Edirne’de izlediğimiz- Predrag Samardziski yalnızca 15 dakika ortalama almayı dert etmeyip, her an kendisinden beklenen katkıyı koymak için hazır kıta bekliyor. Finlandiya’nın durumu biraz daha farklı ve bana doğru basketbolu oynama konusunda gösterdikleri kararlılık daha özel bir durumun varlığını işaret ediyor. Daha önce Alman milli takımının başında 2001 ve 2002’deki başarıların da altında imzası olan -belki Dirk Nowitzki’nin imzasının biraz daha aşağısında- Henrik Dettmann’ın bu takımda iyi iş çıkardığını söylemeliyiz. Almanya ve Fransa’daki kulüp kariyerleri çok parlak geçmese de, yedi senedir birlikte olduğu bu takımda bazı şeyleri oturtmuş durumda. 1991 doğumlu Sasu Salin önemli bir Euroleague oyuncusuna dönüşebilir ve Petteri Koponen’in yaz ligindeki efsane statüsünden de burada bahsettik. Fakat görüntü bu düzende isimlerin geri planda kaldığını ve sahada herhangi 12 oyuncudan aynı verimin alınabileceğini gösteriyor. Aki Kaurismäki’nin son filmi “Le Havre”ın yolunu gözlerken, başka bir Fin yönetmenin dehasıyla karşılaşmış olmaktan şikayetçi değiliz. Belki Hırvatistan ile ilk gün değil de, Marko Tomas’ın sakatlığından sonra karşılaşsalar yarın Karadağ karşısında gruptan çıkma mücadelesi vereceklerdi. Onların yerine bu mücadeleyi aksine düzensizliği şiar edinmiş Bosna Hersek’in verecek olması çok hoşuma gitmedi.
Belçika maçına pek takılmadım. Elde muhtemelen yukarıda bahsettiğim her iki takımdan da iyi bir yetenek grubu varken sahada hiçbir zaman yoğun olamıyorlar. Rusya karşısında da maçı yakın götürmelerine rağmen, kaderi daha sahaya çıkmadan çizilmiş bir oyunu oynadılar ve nihayete ermesini beklediler. D.J. Mbenga’yı da böyle kullanacaksanız bir daha hiç çağırmayın be paşam!


Bugüne gelelim… Gündüz bölümünde yayın yoktu galiba, zaten ziyadesiyle kötü maçlar vardı. Polonya maçına geçmek için can atmıyorum, o sırada Fransa-İtalya maçına da göz attım. Özellikle ikinci yarıda güvenli bir fark yarattığımızı düşünüp, oraya odaklandım. Maç sonunda Tony Parker sakatlığı nedeniyle kenardaymış galiba, fakat o ana kadar da kötü bir gün geçiriyordu. Bir önceki yazıda iyi savunma kumaşından bahsettiğim Daniel Hackett zor anlar yaşatıyordu kendisine. Yine de kendini iyi hissetse, takımın kaderini Boris Diaw’un ellerine emanet etmezdi. İlginç olansa Diaw’un 3-4 senedir ilk kez böyle bir yükün altından başarıyla kalkmış olması. Bunu ancak bu İtalya takımı karşısında yapabilirdi herhalde. Bu takımın birçok şeyi yapacak durumda olmadığını söylemiştik. Ama göreceğimiz son şey güçlü bir son çeyrek olacak İtalya’dan. Boy ortalaması 2.05 olan bir pota altı rotasyonuna karşı, her topu Andrea Bargnani’yle indirdikleri maçlar sayılmaz.
Haber bültenlerinin birinde Sine Büyüka’nın Thomas Kelati ile yaptığı röportajı yakaladım. Kelati gerçekten çirkin bir adam, ama tarih boyunca da en akilane bazı sözler çirkin adamların ağzından çıkmıştır. “Maçı son çeyreğe kadar kafa kafaya götürmek istiyoruz, skoru oraya kadar taşıyabilirsek daha önce baskı altında daha iyi takımların da bocalayabildiğini gördük” dedi özetle Polonya’daki yabancı damat. Maç sonlarında gidecek güvenilir bir el sıkıntısı yaşayan bir takım olarak, bu maçta kapıyı açık bırakmamamız gerekiyordu. Doğru kafa yapısı, Büyük Britanya maçına girdiğimiz ve o gün her şeyi daha kolaymış gibi gösterene benzer bir şey olacaktı. Ancak sahada herkes maçın bize gelmesini, yetenek farkının sayı farkını yaratmasını bekledi. Savunmada benim bu seviyede en son dört yıl önce yine bizimkilerin İspanya’daki maçlarında gördüğüm basketlere izin veriliyordu. Atılan basketten sonra, herkesten önce bizim pota altında beliren bir Polonya oyuncusu. Dahası bir uzun. Hatta şu aşağıdaki…


Kenardan Enes Kanter ve Emir Preldzic’i getirirken, ülkede bu oyunu faal olarak oynayan en iyi üçlüyü (Gortat-Lampe-Ignerski) muhtelif sebeplerle Litvanya’ya getirememiş ve çekirdekte birkaç oyuncudan daha yoksun bu takıma karşı farkın doğal olarak gelmesi beklenebilirdi. Ve Türkiye aleyhine çıkan birkaç düdüğün bu doğal süreci bozduğunu savunmakta serbestsiniz. Fakat asıl konunun bu olmadığını görmek gerek. Başarısız son top üzerinden Orhun Ene’ye yüklenmenin kolay, ama tartışmayı doğru rotadan saptıran bir hareket olacağını. Dünya üzerindeki her takım mental olarak fazla takılmadığı, bir anlamda işleri otomatik pilota aldığı her maçta zorlanmaya mahkumdur. Bunu grubun açılış maçında İspanya, yine aynı rakibe karşı yaşadı. Bugün Litvanya önünde oynadıkları basketbola 3-4 dakika göz attıysanız bile, basiretsiz Polonya kadrosuna karşı son çeyrekte nasıl geri düştüklerini anlamanız zor olacaktır. Ene takımını psikolojik olarak maça hazırlayamadığı için, ya da bugün kafaca orada olmadığı bazı oyuncuların dakikalarını yeniden ayarlayıp reaktif bir çözüm üretmediği ve işini her zaman olduğu gibi yapmaya çalıştığı için suçlanabilir. Bu tutuculuğun faturasının mağlubiyet olarak geldiğini de söyleyebilirsiniz. Fakat lütfen hafızanıza hakaret edip, Bogdan Tanjevic güzellemelerine başlamayın. Burada çizilmiş seti eleştiriyorsanız -ki duyabildiğim kadarıyla Ene topun içeriye indirildiği bir oyunu anlatıyordu- Polonya’da oynadığımız son topları aklınıza getirin ve bir kez daha düşünün. Ya da zaman zaman saha içindeki oyuncu sirkülasyonunun aldığı hal, benim gibi sizi de rahatsız ediyor olabilir. Fakat o işin ustası da Boša’dan başkası değildi. Bugün Türkiye’nin şampiyonadaki geleceği pamuk ipliğine bağlı, umarım Ene’nin bu görevdeki geleceği de aynı derecede tehlikede değildir.


Yarınki Büyük Britanya-Polonya maçına geçelim. Üşenmezsem James Joyce Pub yollarını aşındırmayı bile düşünüyorum. Bir tane Union Jack temalı tişört almıştım galiba heves edip. En kötü ihtimalle onu üzerimize geçirip, televizyon karşısına otururuz. Fizibilite raporuna girişecek olursak, her şeyden önce Kraliçe’nin çocuklarının son güne Pollyanna’nın dahi ağız dolusu bir siktirle karşılayacağı bir gruptan çıkma şansı var. Türkiye’nin İspanya’ya yenilmesi halinde -ki bu kısmında pek sorun yaşayacaklarını sanmıyorum- Polonya’ya karşı 58 farkın üzerinde bir üstünlük sağlamaları gerekiyor. Büyük Britanya’nın 58 sayı atabileceğinden dahi emin değilim. Yani Polonya her türlü motivasyon unsurunu beraberinde taşırken ve evden uzakta ilk kez başarı için okyanusu ardında bırakıp “This Is A Low” eşliğinde Tyne Nehri’ni keserken çok da ümitli olamıyoruz.

Kadroda Luol Deng ve Joel Freeland ile yıldız avantajının Büyük Britanya lehinde olduğunu, uzun rotasyonunun -kötü bir maçla dönmüş olsa da- sonunda Robert Archibald’a kavuştuğunu bir yere not edelim. Fakat onlar kafalarında dönüş yolu için geri saymaya başlamışken, Polonya’nın maçı erkenden koparmak için bir sürü sebep bulabileceği açık. Belki yüzde 10 civarında seyreden bir ihtimal, ama onu kovalamaktan başka yol yok.



Yapmayın böyle şeyler…

Lithuanian Wrap – Day 3



Güne 14:45’te kupa bülteniyle başladık. Evde Bloody Mary yapabilecek malzeme yoktu -hiçbir zaman olmaz- ben de uyanmak için kahveden medet umdum. Üstüne üstlük burada kimse babamı tanımıyor. Duştan çıktığımda Büyük Britanya ile İspanya ilk çeyreği neredeyse eritmişti. Luol Deng ve Daniel Clark’ın iyi niyetine rağmen, bu senenin o sene olmadığını kabul etmişe benziyorlar. Bugün son şansları olduğunun farkındaydılar ve en azından ilk yarı Türkiye maçındaki gibi seyretmedi. Ancak Joel Freeland kış sezonunda bize izlettirdiği oyuncudan fersah fersah uzak ve kenardan gelen oyuncu ancak Andrew Sullivan olabiliyor. Freeland bugün bizim maçtaki sakatlığının da etkisini hissediyordu belli ki. İlk üç maç sonunda ulaştığı 8.3 sayı, 4 rebound ve 36% şut yüzdesi onun istatistikleri değil.

Onun kendine geldiği, uzun rotasyonuna Robert Archibald (migren ağrıları nedeniyle turnuvanın anlamlı kısmını kaçırmış oldu) ve Pops Mensah-Bonsu’nun dahil olduğu bir takım Londra’da bundan iyisini yapacaktır. Deng nispeten sorunsuz bir NBA yıldızı, fakat Olimpiyatlar için yardım bekledikleri diğer isimlerden yana o kadar şanslı değiller. Kelenna Azubuike koca bir sezonu kenardan izlemesine neden olan bir sakatlıktan çıktı ve durumunu ancak hasar tespit çalışmaları sonrasında görebileceğiz. Ben Gordon’ı da tanıyorsunuz, bir anda “Tatil daha cazip bir seçenek gibi geldi” diyebilir. Orada Nate Reinking benim çok sevdiğim bir şut spesiyalisti, ancak kenardan getirmeyi yeğleyeceklerdir gelecek yaz için. Eskiden Rus ve Yugoslav ekolünden bu tip, yayın gerisine çekilip doğru anı bekleme üzerine özelleşmiş daha fazla oyuncu çıkardı. Bir Igor Kudelin özlemi çekmiyor değilim. Oyun kurucu için kimin ilaç olabileceğiniyse kestiremiyorum. Rotasyondaki üç oyun kurucuları sırasıyla 87, 90 ve 93 doğumlu. Görebildiğimiz kadarıyla en yeteneklisi de 93 doğumlu olanı, yani Devon Van Oostrum. Tahmin edeceğiniz üzere Hollanda asıllı ve iki sene önce Caja Laboral gözlemcileri tarafından keşfedilip, genç takım kadrosuna dahil edilmişti. İsmet Badem’e dönüyoruz, nasıl bir oyuncu? “Ben izledim, çok atlet ve inanılmaz smaçlar vurabiliyor.” Tık! Ama onun da 2012 yazında bu açığı dolduracak bir gelişim göstermesi pek mümkün gözükmüyor, hala karar verme yetisi bu seviye için zayıf. Bekleyelim…


İspanya fikstürün çerez tarafını geride bıraktı ve boş günün ardından nihayet kendilerini sınayabilecekler. Buna paralel olarak, ben de İspanya’ya pek alıcı gözle bakamadım. Karakter olarak geç uyanan bir millet zaten, son Avrupa şampiyonasına da iyi bir başlangıç yapamadıktan sonra fazla zorlanmadan kupayı almışlardı. Futbol takımlarının da dünya kupasını kazandıkları yolculuğa bir İsviçre mağlubiyetiyle başladığını hatırlıyoruz. Fakat takımda İstanbul’da göze çarpan, ancak kadrodaki eksikler nedeniyle hoş görülen sorunların birçoğunun bugüne de taşındığını söyleyebiliriz. Sergio Scariolo çok erken yaşta başladığı koçluk kariyerinde bayağı yol katetti, etkileyici başarılara ulaştı. Bunlar beni ikna etmeye yetmiyor. İkna olmamam ondan iyi olduğumu düşündüğüm anlamına gelmiyor ve birazdan ona işini öğretmeye kalkışmayacağım. Ama bu takımdaki oyuncuları birlikte oynatamıyor. Bu çekirdek ana hatlarıyla yıllardır bozulmadan korunuyor, ancak sahada bir All-Star takımı izlediğimizi sanabiliyoruz. Rakibin direncinin daha kolay kırıldığı bu tip maçlarda bile o birlikteliği göremedik. Örnekse, biz Büyük Britanya karşısında oynarken nasıl da hemen müthiş bir hücum takımına dönüşmüştük. İspanya o sanrıyı bile yaşatamadı…


Victor Sada dışındaki iki oyun kurucu, bireysel olarak güven kırıcı sezonları geride bıraktılar. Her ne kadar Jose Calderon büyük burunlu bir arkadaş olarak nam salsa da, o da hem Toronto’da, hem de milli takımda ikinci plana itildikten sonra bu oyunu eskisi kadar yoğun oynamıyor. Savunması daha önce de zayıf karnı olmuş bir oyuncudan bahsediyoruz ve bu haliyle bazen hiç çekilmiyor. Serge Ibaka şu ana kadar, kağıt üzerinde vadettiği şeylerin yarısını bile sahaya koyamadı. Fark 25 olmuşken bile Oklahoma City’de güvenle yolladığı orta mesafe şutlarında çekingen. Bugün böyle bir ortamda, Ricky Rubio’nun ona servisleri çok değerliydi. Onu işin içine sokmanın öneminden haberdar olan tek oyuncuydu sanki. Sergio Llull sahada dördüncü opsiyon olduğunu fark ettiğinde, öldürücülüğünün neredeyse tamamını kaybediyor. Bazı oyuncular böyledir, sahada düşünmesini istemezsiniz. Ya da bazen düşünmemesini yeğlersiniz. Burada kötü iki tercihin onu kenara getireceğinin farkında, sürekli düşünüyor Llull. Bu şartlar altında ACB’deki herhangi bir takımın beşinden daha yararlı bir şutör guard bulabilirsiniz. Victor Claver ve Fernando San Emeterio da benzer şekilde, kulüp takımlarındaki rollerinden uzakta sıradanlaşıyor. Yani ‘ikinci beş sahaya çıksın, onlar da en kötü bir bronz alır’ geyiğinin bir karşılığı yok. Yine de Gasol Biraderler, oyun kurucuların yardımları olmadan dahi burayı domine edebilecek güçte olduklarını gösterdiler ilk günden beri. Litvanya ve Türkiye’ye karşı, bunu bu kadar kolay yapamayabilirler. Yine de çok büyük oyuncular. Juan Carlos Navarro da öyle… Her şeye rağmen bahis şirketi olsam, şampiyonluklarına 1.20’den fazla vermezdim sanırım.


İtalya ile yapayım bizim maça geçişi… Simone Pianigiani Letonya maçının üçüncü çeyreğinde arka arkaya ikinci molayı aldığında, tam olarak ‘ben kime laf anlatıyorum’ diyordu mimikleriyle. Oraya ne çizerse çizsin, sahada bunu yapmaya çalışan oyuncular görmesinin bile neredeyse ihtimal dışı olduğunu biliyordu. Oyun kurucu pozisyonunda karizmatik bir Amerikalı var, fakat oyun kurucu değil. USC mezunu olduğu için söylemiyorum, 2 numara olarak zayıflamış İtalya liginde iş yapabilir de. Zaten Scavolini’de iyi istatistik yapmış geçen sene. İyi de bir savunma kumaşına sahip, fakat Pianigiani’nin sahadaki gözü olması mümkün değil. Marco Belinelli’den yıllardır olgunlaşmasını bekliyoruz. Her yeni takıma geçiş yaptığında, yeni insanlar yeteneğini düşünüp ıslak rüyalar görmeye başlıyor. (Şaban Işık’a selamlar!) NBA’de özgüveni kenarda oturduğu onca dakikadan sonra biraz yontulmuş gibi ama burada acayip pozlarda arkadaş. Oyun zekası olarak belki de en yukarıdaki kısa olan Marco Mordente’den de bahsetmiştik, yeni doğan oğlunun motivasyonuyla ikinci ve üçüncü günlerde biraz daha iyiydi fakat yavaşlayan ayakları nedeniyle dakika başına 2 faulle oynuyor. Kısalar böyle savrukken, Danilo Gallinari’nin zorladığı şutlara pek kızamıyorsun.

Yıldızların neredeyse hepsi yeteneklerine veya fiziklerine ihanet eden tipler. (Ben Gallo’yu istisna olarak görüyordum, ama New York gibi topun bininin bir para ettiği bir ortamda bile daha derli toplu bir hücumu vardı.) Bitirim dörtlü arasında sahada en çok kendini veren, fiziksel mücadeleye girişen oyuncu olarak Andrea Bargnani ön plana çıkıyor. Gerisini siz hesap edin. Pianigiani’nin sözleşmesi kaç yıllık bilmiyorum ama çok fazla takılmak istemez burada. Ben yardımcı oyuncuların yeterli olmadığından dem vuruyordum ilk günkü yazıda, fakat elde yine de yetenek olarak bu turnuvanın vasatının çok üzerinde dört oyuncu vardı. Kenardakinin boş bir adam olmadığını da biliyoruz. Oynamak istememeleri şanssızlık, ne diyelim…


Durumu şöyle de özetleyebiliriz… Almanya maçı sırasında Orkun Çolakoğlu’nun penceresinden: “Belinelli adam mı oldun ulan?”

Fransa-Almanya maçını izlemedim. Almanya bayağı hızlı girmişti, sonra Fransa Tony Parker’ın 15 sayısıyla devreyi 29-28 önde geçti. İkinci yarının başında Chris Kaman, skor da henüz yakın olmasına rağmen kenara gelmiş ve bir daha oyuna girmemiş. Parker’ın kaybetmeye niyeti olmadığını görüp, sonraki maçlar için enerji tasarrufuna geçmiş olabilir Dirk Bauermann. Geçen yaz yaşadığı Avustralya maçı tecrübesinden sonra empati kurabiliyorum.



Euroleague Adventures sitesinde eski NBA Türkiye yazarı Nick Gibson, ekürisiyle birlikte güzel turnuva yayınları yapıyor. Bir de live chat ayarlıyorlar ki arada sırada bir sandalye çekip muhabbete ortak olmak keyifli. Orada yakın geçen bir maç sonunda kaybedeceğimiz tahmininde bulunmuştum ama takımın beklediğimden iyi oynadığını söylemeliyim. Öncelikle maçı bize getirebilecek etkenlerden biri olarak, Sarunas Jasikevicius’un hala bu takıma ait olduğunu ispatlamak için işleri forse etmeye çalışması ve başarısız olması ihtimalini düşünüyordum. Saras önceki maçlardaki kadar pasif değildi gerçekten de. Fakat 5 top kaybına ve yalnızca 1/4 ile şut atmasına rağmen, özellikle ikinci yarıda arabayı iyi kullandı. 7 asist FIBA basketbolu için zaten tek başına da oldukça etkileyici. Ancak geçen sene Fenerbahçe Ülker’de, belki de kariyerinde ilk kez kucaklamış gözüktüğü o ‘yaşı geçkin beyin’ rolünü buraya da taşıması daha da önemli. Ve turnuvanın geri kalanı için de fazlasıyla vaatkar. Mantas Kalnietis’in de artık bir istikrar kazandığını söyleyebiliriz. Pota altı rotasyonu sıra dışı yeteneklerden oluşmuyor ama çok derin. Kanatlarda da klasik olarak yeteri kadar atletik olmamanın sıkıntısını yaşıyorlar. Yıllardır bu resmi bozabilen tek adam, Duke tedrisatından çıkma Martynas Pocius oldu zaten. Jonas Maciulis ve Linas Kleiza yokken, evlerinde de oynuyor olsalar benim öngördüğüm şampiyonluk yarışımda dış kulvarlardan birindeler. Veronica Campbell-Brown geçen gün oradan madalyaya koştu ama…

Bizim kötü yaptığımız şeyler nelerdi? Mağlubiyetin baş sorumlusu olarak gösterilebilecek bir şey değil ama bir Türkiye klasiği olarak imdadımıza yetişiyor pick ‘n roll savunması bu soru sorulduğunda. Uzunlarımızın hiçbiri bu alanda yeterli değiller. Semih Erden geçen sene bu iş için şart olan lateral ayak çabukluğunu geliştirmişe benziyordu. Sakatlığı gerçekten şanssızlık. Diğerleriyse bu alanda birer silah olmak için ya fazla yavaş, ya da fazla tembel. Oğuz Savaş örneğinde her ikisi de. Enes Kanter ise oyunları okumakta da sıkıntı çekebiliyor ki yaşadıklarını düşününce bu iyi bir bahane. Jankunas-Songaila ikilisinden yediğimiz basketlerin çoğu bu yolla geldi ve ileride bu zaaftan daha fazla ekmek yiyen takımlar da çıkacaktır.


Emir Preldzic’in kadroya dahil edilmesi, beni bu yaz için en çok heyecanlandıran gelişmeydi kuşkusuz. Salt bir rasyonalizmle bakacak olursak, bence doğru bir karardı. FIBA’nın milli takımlara verdiği birer devşirme oyuncu kullanma izni, benim de çok sıcak yaklaştığım bir durum değil. Belki acımasız derecede bir pragmatizmin ürünü, fakat bunu kullandı diye kimseye de kızamam. Zira takım beklentilerin altında kaldığında, o karar vericilerin karşılaştığı eleştirilerde de var aynı acımasızlık. Bu tip çözümlerin iddia edildiği gibi bir ülke basketbolunu ekol olmaya giden yolda kilometrelerce geriye atacağını da zannetmiyorum. Özbekistan’dan gelen Ersan İlyasova buraya geldiğinde basketbol hakkında pek bir şey bilmiyordu, o yüzden Türk basketbolunun bir ürünü olduğunu savunmak çok yersiz değil. Ancak basketbolu Ersan gibi oynayan fazla Türk çocuğu gördüğümü söyleyemem. Duruma bu açıdan bakacak olursak, Ersan’ın milli takımdaki varlığı da o büyük Türk ekolü ereğimiz için en az Emir’in varlığı kadar tehlikeli.

Bu ülkeden son 10 yılda çok büyük basketbol yetenekleri çıktı, ancak adını dünyanın elit guardları arasına yazabileceğimiz bir oyun kurucu çıkmadı. Kerem Tunçeri dışındakiler bu kıtanın vasatlarını bile tehdit edemediler. Dahası Engin Atsür ve Barış Ermiş’ten başka bu yolda beni ümitlendiren birilerini hatırlamıyorum da. Bu şartlar altında, Willie Solomon’ı devşirip böyle bir jenerasyona birkaç madalya daha kazandırabilecek bir karar alınabilirdi. Bu yapılmadı. Sonuçta Ender Arslan’la gidilen İspanya ve Polonya’da başarıdan uzak kalındı. İspanya’da Solomon’ın ilaç olamayacağı kadar kötü bir manzara vardı belki. 2009’da da Solomon artık oyununun tepe noktasında değildi ya da. Bunun ‘yüzde yüz çalışıyor’ bir çözüm olmadığını biliyorum. Fakat korunan neydi? Kusura bakmayın ama ben Ender’le gelecek bir ekolü istediğimden emin değilim. Dün yapılmayan Solomon tercihi, bugün Preldzic ile yapılıyor. Oyun kurucu bölgesinden gerekli basketbol aklını her zaman bulamayan her takım gibi, biz de yönetim işlerini diğer pozisyonlara kaydırma eğiliminde olduk. Hidayet Türkoğlu’nun bu rolde çok fazla iş gördüğü dönemler oldu. TRT Spor sayesinde 2001’de yarattığı sihri daha yeni izledik… Fakat artık o da yeterli olamıyor ve hala o oyun kurucuyu yetiştirebilmiş değiliz. (Neyse ki Ender bunca tecrübeden sonra, takıma ne şekilde yarar sağlayabileceğinin biraz olsun ayırdına varmış durumda. Polonya’dan beri bu durum böyle.) Bu arka planı düşününce, Emir’i devşirme kararının arkasında yatan mantığı görmek fazla çaba gerektirmiyor. Ya da Roko-Leni Ukic ve Zoran Planinic’in yokluğunda direksiyonu Marko Popovic ve Rok Stipcevic gibilerine bırakmak istemeyen Hırvatistan’ın yaptığı seçimi. Daha önce Slovenya’nın turnuvalara Ariel McDonald gibileriyle gidip geldiği dönemlerde aynı topraklardan Beno Udrih ve Goran Dragic gibi NBA guardları yetişiyordu zira. Bizim Solomon’ı oynatarak önünü kesmekten çekindiğimiz o büyük oyun kurucular neredeler?



Bugün Kerem’in sakatlığı ve Hidayet’in maç sonlarında sahada etkin olan isim statüsünü koruması gibi etkenler nedeniyle, ilk üç çeyrekteki görüntüye göre ayrıksı duran bir son çeyrek yaşadık. Hidayet’in o statüsü belki de bugün milli takımdaki en sarsılmaz şey, Orhun Ene’nin bu noktada radikal bir karar alması beklenmemeli. Bu sorumluluk zaman içinde bahsettiğimiz diğer isimlere kaydırılabilir mi ya da Ene bu doğal süreci hızlandıracak bazı ayarlamalar yapabilir mi? Turnuvadaki geleceğimiz biraz da bu sorunun cevabına bağlı olabilir. Bu arada sonunda Erşan’ı da aramızda görmekten mutluyuz.


Bugünkü sınırlı bir fikstür olduğundan, dikkat çeken performanslara değinmeyeceğim. Sizin için özenle de seçmeyeceğim, kendime torpil yapacağım onun yerine.

Lithuanian Snack – Day 2

ODTÜ Matematik Bölümü’nün 58 derecelik sınıflarında diferansiyel denklemlerle boğuşurken ihtiyaç vardı aslında basketbola, ama günlerin ortopedi servisi-ev arası mekik dokumaya dönmesini bekledi Eurobasket. Kafa toparlamanın güç olduğu -öyle ki bracket yapmaya kalktım, Fransa’nın ölüm gruplarından çıkıp altına yürüdüğünü görünce bırakmak zorunda kaldım- bu curcunada Cem Pekdoğru gibi Litvanya mutfağından, tadı damağınızda kalacak dürümler saramam, ama son günlerdeki sıkı dostum Stuart Murdoch’un desteğiyle atıştırmalık bir şeyler çıkar belki.

Yeni formatla başlayalım… Nick Hornby’nin “Fever Pitch” kitabında bahsettiği, kış günü Wimbledon-Luton yedeklerinin maçına hakikaten ilgi duyduğu için giden ve bunun garip bir davranış olmadığını savunan arkadaşın futbola olduğu kadar saplantılı olmayabilirim bu oyuna, ama fazladan birkaç basketbol maçına hayır demem. (Yazında “Fever Pitch” referansı kullandın mı? Check!) Tamam, 24 takımlık formatın ürünleri takımların, kıtanın kalantorlarıyla oynadıkları maçlarda ortaya çıkan tabloya bayılmıyorum fakat bana zarar da vermiyor. En azından tanımadığım oyuncuların ufak hikayeler yaratabilme çabalarını izlemek ve yoğun program yüzünden ekranı dörde bölmek zorunda kalmadan maç izleyebilmek hoşuma gidiyor. Ya da oyunun daha fazla kişiye ulaştığını görmek…

Turnuvanın yeni takımlarının olaya biraz daha farklı bakıp transfer mantığıyla dümene ‘yabancı damat’ları oturtmaları ise nahoş bir durum. Ne Makedonya Bo McCalebb’ın omuzlarında yükselecek, ne de Bulgaristan Earl Rowland’ın. Kazançtan çok zarar veren hamleler bunlar. Daha önce kalantor diye tanımladığımız, kökenleri daha sağlam grubun ‘transfer’leri makul demek değil bu. Sadece kendisine yeni yeni yer edinmeye çalışanların, kaybedecek hiçbir şeyi yokken daha kökten çözümler üretmelerini bekliyorum. Onlar belki de gözlerine kestirdikleri ülkelerin gerisinde kalmamak için bu yolu seçiyorlar. Fakat ortada bu kadar esnetilebilen bir kural varken kuralı kullandıkları için birilerini suçlayamayacağımız kesin.

Artan takım sayısıyla hemen hemen bir hafta uzayan fikstüre rağmen kadroyu 12 kişiyle sınırlandırmak insafsızlık. Sezon açılışına yakın, 20 günlük bir turnuva -antrenman havasında geçen maçların sayısı artsa da- 12 kişiyle kotarılacak gibi değil. Kenarda takım elbiseyle oturacak +2 gayet makul. Yıllardır yazılan şarkılar türküler boşa gitmesin diye bizim federasyonun kadroların genişletilmemesi yönünde baskısı olduğu kulağıma gelen haberler arasında.

Oyuncuların kaldıkları otelleri, yiyemedikleri patlıcanları-cacıkları konuşmak da saçma. Garip olan 3 milyonluk ülkedeki sıvası dökülmüş -tamam bu belki biraz garip olabilir- gösterişsiz oteller değil, bizdeki lüzumsuz lüks arayışı.

Stewpot’tan Cem Kısmet’e geçiş yaparken iTunes -I’m such a stereotype- ben de parkeye geçeyim…

The Biraders: İspanya için turnuva bir hafta geç başlıyor, henüz hazırlık dönemindeler. Gasol Biraderler ve La Bomba’nın hafif ter atması yetti Jose Menemencioğlu ve ekibine. Sergio Scariolo’nun canını sadece Jose Calderon sıkıyordur şu anda, Ricky Rubio’yu artık kanıksamış olması gerek. Oyun kurucu pozisyonundan gelen kötü sinyaller var ama telaşa gerek yok, en azından takımı Litvanya karşısında görmeden önce.

Jonas the Landlady: Litvanya’yı tartarken ev sahibi avantajı gereğinden fazla ölçülüyor gibi. Sıkıntıları olan bir kadro var elde, veteranların geri dönüşüyle çözülmeyecek kadar büyük. Britler biraz sarstı ama pota altında devamlı katkı olmayınca kara görünmedi. Türkiye maçı daha fazla fikir verecektir bu kadro hakkında. Gazozuna maçlar, güvensiz veriler… 24 takımlı düzen hakkında Cem’e hak vermeye başlıyorum.

Tellioğulları: Devşirme oyuncuların önünü açan kuralın içime sinmediğini daha önce söylemiştim. Fakat formayı sırtına geçirdikten sonra elimizde büyüyen Emir Preldzic’i diğerlerinden farklı görmek mümkün değil. Avrupa’nın en iyi pasörlerinden birisi, yıllardır Hidayet Türkoğlu’na biçmek istediğimiz ama her seferinde sağı solu yamalı kalan kaftan onun üzerine cuk oturuyor. Ekibe sonradan katılıp yön veren olmasının kimseyi rahatsız etmeyeceğini umarak sahada olduğunda direksiyona oturtmak, üzerimize yapışan ‘kaos basketbolu’ndan kurtulmak için en kısa yol. Ender “Yat Uyu Babacım” Arslan’ın dakikalarını da Emir’le çakıştırarak maksimum performansı -ya da minimum zararı- hedefleyebiliriz.

Enes Kanter’i iyi/kötü eleştirmek (eleştirinin iyisi-kötüsü, yaz bunu Ali Demir, sınav sorusu) için erken, fakat bu iki maçın hazırlık turnuvalarında sudan çıkmış balık profili çizen adama çok iyi geldiği yüzünden belli oluyor. Yarın Kanter-Valanciunas eşleşmesi her türlü izlenir. Gelen son bilgilere göre, Givony Paşa da Ibiza’daki devremülkünden takip ediyormuş turnuvayı. “Jonas 18’lik bir çıtıra karşı 20-20 yapmadan çıkamam, utanırım” diyormuş.

Dün -bu yazı bitene kadar güneş bile doğmuş olacak sanırım- Ada’nın çocuklarına karşı iyi hücum ettik. Şaşırtıcı olan bu işi son turnuvaların aksine, savunmanın tetiklediği prematüre hücumlar ya da karın ağrıtan izolasyonlar yerine topu paylaşarak yapmamız. Hedo’nun Luol “Sadece İş Arkadaşlarım Bana Lou Der” Deng karşısında erken faul problemine girmesi ve oyunu Emir’in yönlendirmesi bunda en büyük etken gibi görünüyor şimdilik.

Luol and the Mustache: Büyük Britanya alt grubun en tehlikelisi olarak görünüyordu ama İskoç güzeli Robert Archibald’ın yokluğuna fikstür şanssızlığı da eklenince Vilnius’u görmek için en az birini kazanmaları gereken iki maçı kaybettiler. İlk maçta ev sahibini yenmek için Deng’den fazlası gerekiyor, İspanya’yı da bu saatten sonra ters ayak üstünde yakalamak zor olacak.

Die Zwillingstürme: Esas oğlanların kampa geç katılması, hazırlık maçlarında izlediğimiz makine düzeninin dışına çıkmalarına neden olabilir diye düşünüyordum. Ama Alman yapıyor, düzenlerini bozmak da zor. İtalya’nın altına alabileceği takım olarak onları görüyordum. Üç çeyrek sıkıntılı gitse de, son çeyrek Dirk’ün geçtiğimiz haziranı anımsatan hamlelerine karşı cevap gelmedi Jöleli Yıldızlar’dan. Dünün olayı Andrea Bargnani’nin üç çeyrek boyunca Chris Kaman’ı çok iyi savunmasıydı sanırım. Özellikle Kuzey Amerika taraflarından yükselen ‘acaba’lar Bargnani’nin son çeyrekte eski günlerine dönmesiyle kesildi. Kaman’ın ufak bir fakeine öyle bir zıplayışı var ki, aman aman… Kamanımla sana bir ses verebilseydim eğer! (Rispekt: Mete Aktaş)

Jöleli Yıldızlar: Başarılı olmalarını istediğimden, Sırbistan-Almanya-Fransa üçlüsünden hangisiyle baş edebilirler diye düşünüp Almanya’yı seçmiştim. Hem Almanya’ya ayıp etmişim, hem de bunların henüz bir şeyler başaracak durumu yokmuş. Stefano Mancinelli dışında ana üçlüye destek olabilecek kimse yok, o üçlünün de ne kadar güvenilir olduğunu sorgulamaya bile gerek yok.

Son not: Marco Belinelli’nin çeteye yeni girip, kendine yer edinmek isteyen delikanlıvari fevri çıkışları acayip. Dün bir pozisyonda smaç yapmaya kalktı, top auta çıktı.

Yer ve zaman sıkıntısından erken kesmek durumundayım. Henüz izlemek istediğim takımları (mesela Bosna Hersek ve Makedonya) da tam izlediğim söylenemez zaten. Hastaneler radikal bir kararla bir hafta içinde yüksek hızlı internet bağlantısı sağlamazlarsa, ilk tur Kosova-Murathanoğlu’nun sesinden devam etmek zorunda.

Dünden iki çerez:

“It was good to play against the Michael Jordan of Turkey. Everything he’s saying is a lie.” – Luol Deng


Lithuanian Wrap – Day 1


Geçen sene böyle bir seri yapabilecek olsam, sözcük oyunlu cin başlık kategorisine sokulabilirdi kolaylıkla. Ekibin geri kalanından gelecek yardımlarla, her gün yazamayacak olsak da bir seri haline getirebiliriz.

Fotoğrafı ararken iki mutfak ziyareti yapmak zorunda kaldım, daha fazla vakit kaybetmeden ilk günden arda kalanlara bakalım.

1. 24 takımlık yeni formatı bugüne kadar her yerde kıyasıya eleştirdim. Sokağa çıkabilir miyim?
Rahat olabilirsiniz, yanılmadığınızı ele güne ilan etmenize izin veren skorlar söz konusu… Ama öncelikle bu tartışmadaki safımı açık etmem gerekiyor. Ben de 24 takımın Avrupa şampiyonası için gereğinden fazla olduğunu düşünmekteyim. Örnek olarak, futbolda böyle bir genişlemeyi anlayışla karşılayabilirim. Orada da ‘topçu’ diye nitelendirilebilecek oyuncuların soyunu tehlike altına sokacak fiziksel gereksinimler ortaya çıktı ve zaten hayli sıkışık olan fikstüre ekstra birkaç maç daha eklemenin yaratacağı yük tartışılabilir. Fakat kesinlikle bu genişleme için daha fazla argüman öne sürebilirsiniz. Elit oyuncuların büyük çoğunluğunu 10-12 ülkenin kuvvetlerinde bulundurduğu bir ortamdan bahsediyoruz. En baba basketbol ülkesi Yugoslavya’nın dağılan parçaları olan ülkelerin milli takımları dahi, oyun kurucu direksiyonunu doğdukları yerlerde tanınmayan birtakım Amerikalılar’a bırakmış durumda. Somutlaştırmak için daha fazla şey yazmaya ihtiyaç duymuyorum.
Öte yandan, futbolun aksine büyük güç farklarının er ya da geç ortaya çıkacağı bir oyun basketbol. Örnekse 2004’te Yunanistan’ın yaptığına benzer bir şeyi, bu oyunun yakın geleceğinde görmüyorum. Son şampiyonaları düşününce, sürpriz bir yarı finalist bile gelmiyor aklıma. Indianapolis’te Yeni Zelanda’nın başardığı, belki de uzun yıllar çok uç bir örnek olarak bizi takip edecek. Fakat takım olgusunun en hissedilir boyutlara ulaştığı ve kenarda Tab Baldwin gibi yoğurdu farklı yiyen bir koçun bulunduğu o özel durumda bile, beklentilerin altında kalan Avrupalı takımların bu yürüyüşteki payı göz ardı edilmemeli.

Kadrodaki derinlik sıkıntılarının ya da çeşitli diğer yetersizliklerin, geleneksel olarak sıkışık bir fikstürde oynatılan bu turnuvalarda bir noktada sorun teşkil etmeye başladığında da hemfikiriz artık. Fakat daha minimal yaklaşırsak, grup safhasında her geçen günün ve hatta maç içinde her geride bırakılan çeyreğin güçlü takımların lehine olduğunu da vurgulamalıyız.
Bugün Rusya-Ukrayna dışında tüm maçlar -en azından benim öngörülerime göre- tepedeki üçlünün bir temsilcisiyle, aşağıdakilerden birini karşı karşıya getirdi. D grubunun da şaka gibi bir şey olduğunu ve Ukrayna’nın bu konumunu pek de hak etmediğini eklemeliyim. Bunların dışında seviyelerin en yakın gözüktüğü diğer maç Karadağ-Makedonya idi. 20-25 dakikalık bölümünü seyretme imkanı buldum ve gerçekten dengeli seyreden bir maç vardı. Fakat Karadağ’ın da kendini henüz bir güç merkezi olarak ispatlamadığını ve farklı bir grupta kolaylıkla aşağıdaki üçlüye dahil edilebileceğini eklemeliyiz. Zaten uzatmaya gitmiş olsa da, ortaya çıkan tabloda bu bile bir istisna yaratamadı. Yani üst paragraflarda tartıştığımız güç farklarının er ya da geç ortaya çıkacağı teorisini, kural olarak ilan etmek için bilimsel bir dayanağa sahibiz.
Bu tablonun ilk grup safhasını keçiboynuzu kıvamına getireceği ortada. 16 takımlı sistemde en azından bazı favorilerin ilk günden yenildiğini görebiliyorduk. Son torbadan gelen takımlar açısından da bir tokat atmak için ideal gündü. Bugün Letonya, Bosna Hersek, Finlandiya ve Makedonya rakipleri karşısında ilk yarıyı önde kapattılar. Ancak takımı sırtlayan oyuncuların faul problemine girmesi, yorulması veya rakip kenar yönetimlerdeki tecrübeli koçların yaptıkları karşı hamleler maçları doğal seyrine geri döndürdü. Birçok takımın bu seviyede yarışmacı kalabilecek 7-8 oyuncusu var ve günler ilerleyip, koçlar benchin son sıralarına bakış atmak zorunda kaldıkça işleri daha da zorlaşacaktır. Maç kadrolarındaki oyuncu sayısının 14’e çekilmemesi de küçük balıkların lehine gözüküyor, zira oyuncu kaliteleri arasındaki fark oralarda daha dramatik. Sırbistan böyle bir durumda Uros Tripkovic’i getirecekti mesela, Portekiz ise muhtemelen saçı dökülmüş bir başka Benfica topçusunu.

2. Bir basketbol ülkesi olarak Litvanya koca bir yalan mıymış?
Avrupa sezonu boyunca Vilnius, Kaunas ve Siauliai dışında çok fazla Litvanya şehri görmesek de genelde kapalı gişe oynanan maçlar, Twitter’daki tutkulu çocuklar, milli maçlardaki sakallı zangoçlar, davulcular ve daha bir sürü faktör vardı Litvanya’nın batısından doğusuna demir çemberlerle örüldüğüne inanmamızı sağlayan. İlk grupların yavan bir seyirlik haline gelmesi veya şampiyonanın daha uzun bir takvime yayılmasından olabilir, ancak ilk gün pek bir şampiyona heyecanı yoktu salonlarda. İlçe turnuvalarında Alytus’taki salondan daha iyi lise salonları gördüğümü itiraf etmeliyim. Ama Alytus zaten en dandik şehir galiba, otobüs hattı bile yokmuş. Bizim maçların oynandığı şehirde de iki tane lokanta varmış NTV ekibinin söylediğine göre. Daha önce milli takım maçları için Mustafa Denizli’nin yaptığı Bursa totemine benzer bir şeyden dolayı orada oynuyoruz belki de. Ya da basketboldan daha derin kaygıları olan şehirler bunlar. Ama Litvanya’daki bu küçük şehirler için turnuva öncesinde yapılan Werchter benzetmeleri fazla romantik kaldı. Özellikle Alytus’taki salonda maç izlemekten hiç hoşnut değilim. Sovyet nostaljisi yaşatmak mı istediler, nedir?


3. C ve D grupları birkaç sene öncesinin eleme gruplarını hatırlatıyor, kabul. Fakat A ve B grupları hayatta bir kez tecrübe edilebilecek şeyler mi sahiden?
Bu gruplarda yeni yapıda çok sık rastlanılmayacak bazı konstelasyonların yaşandığı açık. Ama İtalya’nın süperyıldız diye ortaya attığı Andrea Bargnani, Marco Belinelli ve Danilo Gallinari gibilerinin bu sıfatın karşılığını ne kadar verdikleri bile hayli tartışılabilirken, rotasyonun geri kalanının bir sürü sıradan adamdan oluştuğunu görmezden gelemeyiz mesela. Stefano Mancinelli’yi de bir kenara ayıralım, o da her şeye rağmen vasat üstü bir Euroleague oyuncusu. Fakat hala eli belinde Marco Mordente’nin atacağı üçlüklere bel bağlayan bir takımdan bahsediyoruz. 1/3 üçlük, 1 top kaybı ve 3 faulle 8 dakika sahada kaldı Mordente. Takımın savunmada Bargs’ı sırtında taşıması yetmiyormuş gibi, bir de Mordente’nin matador performansını izledik. Zamanında iyi topçuydu ama. Yeri gelirdi, o takımı sırtında taşırdı. “Fair play to the lad.” Sadece hala ona muhtaç olan bir takımdan bahsettiğimizin altını çizmek istedim. Luca Vitali’nin sakatlığı talihsizlikti gerçekten, ancak buradaki en talihsiz takımlardan biri olmadıkları da açık. İyi olmayan bir Sırbistan’dan iki çeyrekte 22 sayı fark yediler. Maç başındaki erken kroşelerin ve üçüncü çeyrekte bir süreliğine etkili olan alan savunmasının kompanse edebileceği bir fark olmadı haliyle.
İtalya örneğini arkamızda bırakalım. Kattash-Sheffer-Sharp devirlerinin çok gerilerde kaldığını düşünürsek, Omri Casspi dışında ülkeden son dönemde çıkan bütün oyuncuları kadrosunda bulunduruyor İsrail. (Meir Tapiro, içim kan ağlıyor.) Fakat onlar da Maccabi Tel Aviv’in yatırımlarına rağmen hiçbir zaman bir basketbol ekolü olmadılar ki… O kelime tartışmaya açık, Türkiye’nin de bir ekol yaratamadığı söylenegelir hep. “Hiçbir zaman bir güç merkezi olamadılar” diyelim. Bugün 27 sayı fark yediler Almanlar’dan. Geçen yaz NBA Türkiye için yazdığım “Fırsat Avcıları” başlıklı yazıya dönelim. Bu yazıda gerçekten hiçbir yeri olmasa da… O gün o yazıya gruptan çıkamayan Almanya’yı dahil ettiğimde, bu da yersiz gözükmüştü çünkü. Kastettiğim buydu ve ilerleyen günlerde daha belirgin biçimde ortaya çıkacağına inanıyorum demek istediğimin. Bir yere varacaklarsa, bunun salt Nowitzki-Kaman ikilisiyle değil İstanbul’da ilk büyük tecrübelerini yaşayan o 88-89 jenerasyonunun birlikteliğiyle mümkün olacağı açık. Belki Dirk Nowitzki emekli olduktan sonra elde edecekleri başarılar için de geçerli bu.
Bizimkilerin bu tabloyu bozup, Büyük Britanya’dan kötü bir günlerinde onların tabiriyle bir ‘sucker punch’ yemesinden korksam da A ve B gruplarında bugün yukarıda gözüken üçlülerin, aşağıya kaymayacağını düşünüyorum. Ancak esas sıkıntı gruplar birbirine katıştığında hasıl olacak ve bu karşı koyamayacağım bir gerçek. Bu tarafta İspanya-Litvanya-Türkiye-Sırbistan-Almanya-Fransa var, sizde ne var?


4. Ev sahibi turnuva bitiminde bir Serdar Ortaç klibine mi uyanacak, yoksa halıdan kusmuk mu temizleyecek?
İlk gün takımları test etmekten çok, hazırlık döneminde oluşan uyku mahmurluğunu ortadan atacak 1-2 çeyreklik soğuk su bombardımanı işlevi gördü. O yüzden prematüre çıkarımlar yapmak istemiyorum. Sadece ev sahibi Litvanya’nın gözükenden daha sorunlu bir kadroyla buraya geldiğini düşünüyorum. Dün de böyle düşünüyordum, Büyük Britanya’yı aşağıdakilerin en iyilerinden biri olarak görsem de bugünkü maçtan sonra da düşüncem değişmedi. Bir şeyler ters gitmeye başlarsa, Sarunas Jasikevicius kariyerinin bu bölümünden sonra bir saatli bombaya dönüşecektir. Veteran rolünü kucaklayan süperyıldızlara çok sık rastlamazsınız, Saras’ın yüksek egolarının da bu konuda bir istisna olmasına izin vermeyeceği ortada. Aynı şekilde ülke basketbolu için önemli bir figür olsa da Darius Songaila’nın dakikalarının, Jonas Valanciunas’a verilmesi 2010’daki havanın bir benzerinin yaratılması için güzel bir adım olabilirdi. Ancak Songaila’nın omzuyla basket atan bir dev olduğu gerçeği unutulmasın!

5. Vladimir Dasic… Zamanı geldi mi bu çocuğun?
Teyakkuzda olun, ama daha değil. 20 sayı atıp 16 tane de rebound çekmiş, daha fazla ne yapabilir ki? Böyle göründüğünü biliyorum, bugün bazı bölümlerde hakikaten parladığını da kabul etmeliyim. Fakat bu bugüne kadar ondan görmediğimiz bir şey değildi. Zaten bunları yaptığı için Real Madrid tarafından transfer edildi. (Evet doğru bildiniz, bir oyuncuyu sırf kaşı gözü güzel veya döşü kıllı diye Real Madrid’e almazlar… Beyim.) Görmediğimiz şey bunu istikrarlı olarak yapacak mental kararlılığa ulaşmasıydı. Bu noktadaki yetersizliği de daha önce kirada geçen ayların sebebiydi zaten. Ya da Lottomatica Roma’da iyi oyuncuların parmakla sayıldığı bir kadroda zemin patlama sezonu için hazırken, birkaç kaşı kaldırmaktan öteye gidememesinin arkasında yatan da buydu. Dasic’in ikinci yarının hemen başında istatistik hanesinde 16-14 yazdığını düşünürsek, basit bir matematikle özlenen istikrara kavuşması için önünde daha yolu olduğunu söyleyebiliriz. Ama dikkat etmeli, zaman daralıyor.
Not: Bugün Kaan Kural’la Dasic’i masaya yatırdık ve o da bana destek çıktı. Yani bu konuda bana katılmıyorsanız, eve gidin peynir falan yeyin bence.


“Senede bir kez oynar, o da bize denk geldi.”
Elmedin KIKANOVIC (33 dakika, 6/9 şut isabet oranı, 15 sayı, 4 rebound, 2 blok)
Dasic veya Janis Blums’un da böyle performansları tekrar edebileceğini söylemek kolay değil. Ancak kariyerlerinde bir noktaya gelmiş, belli şeyleri görmüş oyuncular. Petteri Koponen de 14 sayı ve 6 asistten daha önemli bir şey yaptı ve yetenek olarak sınırlı bir oyuncu grubunu, Hırvatistan karşısında maç sonuna kadar kafa kafaya oynattı. İyi bir liderdir zaten de, onun sırrı yaz mevsiminde ve böyle kısa ömürlü turnuvalarda sanırım. Çünkü kendisi yıllarca her türlü yaz liginin kralı olup her sene Portland taraftarlarının ağzına bir parmak çalmış, sonra da sessiz sedasız kamp kadrosundan kesilen son oyuncu olmuştur. Bu takım Portland bile olsa, bir takım bir hatayı kaç kez yapabilir? Muhtemelen bir sıkıntı vardır. “Araştırmışlar, almadılar…”
Kikanovic’ten böyle bir şeyi bekleyen birileri olduğunu sanmıyorum. Cadel Evans bahsini düşünecek olursak, belki İnan Özdemir… Ama o kadar. Ratko Varda’nın son anda ıskartaya çıkması bu 1988 doğumlu çocuğun şansı olmuş ve partneri Mirza Teletovic kendi bireysel yarışmasında kötü bir gün geçirirken (0/9 ile üçlük attı) önemli bir katkı sunmuş. Ben maçı izlemedim, bilemem ama öyle yeni bir yıldızın doğuşuna tanıklık ettik gibi bir durum yok sanırım. Zaten sayılarının çoğu maçın ilk bölümünde gelmiş. “Maçın ilk bölümünde atınca da 2 sayılıyor, son bölümünde atınca da 2 sayılıyor” dedi Olasılık sınavında bütün sorulara 50% cevabını veren adam.
“Sizin için özenle seçtik.”


İkisine de daha fazla katılamazdım… (RT konusundaki cömertliğim gözlerden kaçmasın.)

Turning Japanese



Fujiya & Miyagi 14 Ekim’de Ghetto’da sahne alacak. Söz Simon Reynolds’ta. Dikkat edin, tükürür.

“NME’nin bir zamanlar yarattığı “Sanatçının Bir Tüketici Olarak Portresi” köşesinin arkasında yatan düşünce korkutucuydu, hatta bir bakıma suç teşkil eder gibiydi. Yaratıcılığın derinlerden bir yerden geldiği yönündeki romantik ideden ziyade, vurgu sanatçının damak zevki ve etki yolları içinden yaptığı bilinçli seçimler aracılığıyla bir kimlik oluşturması fikri üzerindeydi. “Sanatçının Bir Tüketici Olarak Portresi” başlığında bile vurgunun açıkça ‘olarak’ kelimesi üzerinde olduğu sezilebiliyordu: Buna bir kez olsun, ‘farklı’ bir açıdan bakalım. Fakat yavaş yavaş ‘olarak’ kelimesi, ilk plandaki bu etkisini kaybetmeye başladı, artık sanatçılara bu açıdan bakmanın tamamen normal algılandığı bir döneme gelinmişti. Bundan başka ne olabilirlerdi ki? Bir pazar yerinde, kimliğini en doğru ifade edecek düşünceleri seçmeye çalışan tüketicilerden başka?


Bir anlamda batı müzik kültürünün sanatçı ruhlu, hipster kesimi farkına varmadan günden güne Japon yoluna sapıyordu. Britanya’da pastiş ya da taklitçilik ruhu, zaten halihazırda glam rock ve sanat okulları geleneği sayesinde sağlam köklere sahipti. Yalnızca bir dönem Saint Etienne, Stereolab ve The High Llamas gibi grupların öncülük ettiği sınırlı düzeydeki bu hassaslık eğilimi, neredeyse tüm müzik kültürünü içine alacak kadar yayılacaktı. Bugünlerde The Horrors’dan The Go! Team’e veya The Klaxons’a kadar, her şeyde o Japon aromasını kolaylıkla tespit edebiliyorsunuz. Dahası Britanya müzik kültürü bugün, Japon gibi görünmeye çalışan bir ekibe de konaklık ediyor. Brighton çıkışlı Fujiya & Miyagi’nin retro-chic müziği (Neu! ve Can, Happy Mondays ve Stereolab ile buluşuyor) fetişçi bir eğilimi detaylı olarak gözler önüne sermeye yardım ediyor.”
Buradan sonra Reynolds, ABD’deki Japon esintilerini de LCD Soundsystem örneği üzerinden uzun uzun açıklıyor. Geçtiğimiz aylarda piyasaya çıkan son kitabı “Retromania: Pop Culture’s Addiction to Its Own Past” içerisinde bunu ve daha fazlasını bulabilirsiniz. Ben henüz 200 sayfalık bir bölümünü okuyabildim ve daha geniş çaplı bir değerlendirmeyi sonraya bırakıyorum. Fakat Ters Ninja’da Murat Ocakcan hayli yerinde bir inceleme yazısını zaten kaleme almış. Reynolds’ın burada da bahsedilen ‘kervan yolda düzülür’ stili, okuyucuyu bu modern zaman sorgulamasının içerisine çekmekte kesinlikle başarılı oluyor ve keyifli bir okuma vadediyor. Bu kadarını söylemekle yetinip, Ocakcan’ın yazısına gönderelim şimdilik. Tık!



Yazıyı yazarken de inadına Reynolds’ın banka hesaplarını tekrar şekle sokmak adına yaptıkları yeniden bir araya gelme gösterileri nedeniyle ruhunu kaybetmekle suçladığı Pixies’i dinlemekteyim. İmkanım olsa “Doolittle” albümünün yirminci yılını kutladıkları o tura da giderdim sanırım…

Gece Kadar

Bu Premier League gününden ne bekliyorum?

Bir süreliğine herhangi bir şeye 10 dakikadan fazla odaklanamayacağımı zor yoldan öğrendiğim bir dönemde, moda deyimle aptal kutusunun karşısında saatler öldürmeme yardımcı olmasını. Bu misyonunu aşıp, gerçekliği unutturabilecek kadar ileri giderse malum Murat Kosova cümlesini hayatıma yön verenler arasına katarım vakit kaybetmeden. Bu yazı da benzer bir amaçla yazılıyor aslında. Ama televizyon biraz daha risksiz seçim. Çağrışımlar için müziğe ihtiyaç duymuyorum gerçi, yine de İngiliz aksanına kendini bırakmak biraz daha kolay.


Neler bekliyorum?
14:05 SporMax/PL TV, Villa Park
Aston Villa – Wolverhampton Wanderers
Günün çok erken maçı. İngilizler ‘brunch üstü aile eğlencesi’ olarak bakıyor olabilirler, benim o saatlerdeki Akatlar deneyimlerimde hep maç saatine şikayet vardı. Gerçi iyi bir yandaş bulabildiyseniz -şu anda vatani görevini yapan Çağrı Turhan’a çok selamlar- sonrasında farklı planlara girip hafta sonundan maksimum verimi alabiliyorsunuz. Yine de yerel saatle 12:05 maçın başlama saati, pek akıl karı değil. Birmingham’ın gece hayatı nasıldır bilmiyorum, ama ileri uçta partilemekten hiç sıkılmayacakmış gibi gözüken bazı arkadaşlar var. Dikkat!
İki takım da sezona iyi birer giriş yaptılar, özellikle Wolves cephesinde sezon öncesine göre Mick McCarthy’nin bayağı kredi topladığını söyleyebiliriz. Liderliği bir günlüğüne de olsa devraldılar, taraftar tabanının çoğu için bir ilkti. Molineux’deki hava, bu maçta gelecek olası bir mağlubiyet sonrasında dahi McCarthy’ye karavanında rahat bir uyku çekmek için izin verecek kadar olumlu. Geçen sezonki Villa Park buluşmasında Wolves bu derbide 31 yıl aradan sonra ilk deplasman galibiyetini almıştı. O günlerde McCarthy’nin ihtiyaç duyduğu bir zaferdi bu. Zaten hala görevde olmasını da böyle ışıltılı galibiyetlere borçlu. Bu sezon düşme korkusu yaşamak istemiyorlarsa, manşet galibiyetlerin yanına günün-diğer-maçında-ise tipi galibiyetleri de eklemek durumundalar. Geçen sene United’ın namağlup unvanını elinden almayı -ilk denemede de çok yaklaştıktan sonra- ikinci denemede başaran bir takımdan bahsediyoruz. Manchester City, Chelsea ve Liverpool’a karşı da birer galibiyet aldılar, ancak Stephen Hunt’ın mükemmel ayak içi olmasa şu anda çok farklı şeyler konuşuyor olurduk. Serdar Ortaç’ın sahnesinden, Çekmeköy’deki kör kavşaklardan falan.


Villa Park ahalisi yerel rakiplerini alt lige kaybetmekten çok şikayetçi olmasa gerek. Öyle ki kulüp, onlar adına bu Schadenfreudenin mimarı olan Alex McLeish’i göreve getirmek için hiç zaman kaybetmedi. Ellerinde kalan en derbiye benzer şey bu maç, ironik olarak McLeish’in de kendini ispat için ilk fırsatı olacak. Şu anda puan durumunda edindikleri dördüncü sıra hiç fena değil. Ancak Mark Hughes sonrası takıma kişiliğini serpmek için anlamsız işler yapan Martin Jol’ün takımı karşısında beraberlik ve savunmanın merkezindeki sakatlıklarla birlikte belki de en yetersiz onbirleri sahaya sürmekte olan Blackburn’e atılan üç golün ayakta alkışlanacak başarılar olmadığı açık. Her ne kadar Wolves da ilk iki haftada aynı takımlarla oynamış olsa da, Molineux insanlarının bu tip şeylere daha aç olması gibi bir fark var arada. “Fazla sivrilmeyeceksin arkadaş.”
Fantezi takımım adına N’Zogbia-Bent-Dunne üçlüsünden gol veya goller, asist veya asistler, hatta işi yüzsüzlüğe vurup 30 puan falan bekliyorum. Matt Jarvis de takımda ama… Kevin Doyle da öyle. Villa ileri hattının yapacakları, o hattın nasıl dizileceğiyle doğrudan ilintili. Forvet arkasındaki rolü en kolay kucaklayabilecek özellikteki isim olarak Gabriel Agbonlahor gözüküyordu esasen. Fakat Blackburn maçında soldan hayli etkili oldu. Bu etkinliğin ne kadarını Michel Salgado’ya borçluydu, emin değilim. Emile Heskey’nin de forvete yancı rolünden ziyade kanatta yaptıklarıyla bir veteran olarak nişini bulduğuna inanıyordum. Blackburn maçındaki sonuçlara fazla anlam yüklememesi, bunların çok sağlıklı veriler olmadığını fark etmesi önemli McLeish adına. Yoksa istim üstündeki Wolves ileri hattı erken bir golle, zor bir öğleden sonra getirebilir.
Kazanan kadroyu yine bozmayacaktır McCarthy. Bu arada en az sahte Mike Dunleavy kadar komik bir sahte hesabı var onun da. Tık! Geçen haftaki maçtan önce ‘kazanan kadroyu değiştirmediğim gibi, uğurlu iç çamaşırımı da değiştirmiyorum’ yazmıştı mesela. Sandalyeden düştüm. Aston Villa cephesinde sağ bek Luke Young, Malezya sermayesinin Loftus Road’a getirdiği ikinci oyuncu olabilir. (Zaten sakatlığı da halen sürüyormuş, yerini muhtemelen hafta içinde gol atan Eric Lichaj doldurur.) İlk maçta sağ bekte Kieron Dyer’ı kullanan bir takım için, yukarı taşıyan bir hamle olacaktır büyük ihtimalle.


14:45 Lig TV, DW Stadium
Wigan Athletic – Queens Park Rangers
Kura Roberto Martinez’e sezonun ilk üç haftasında bütün yeni gelenleri lige buyur etme gibi bir lütufta bulunmuştu. Geçen sezonun prömiyerindeki (TDK onaylı) Blackpool bozgununu düşünecek olursak, kelime seçimine itiraz edilebilir. İlk iki maçtan çıkarılan 2 puan tatmin edici olmaktan uzak. Geçen haftanın kaçırdığım maçlarından biriydi ve tekrarını da yakalayamadım, fakat Swansea deplasmanında beklemediğim kadar tehlikeli bir görüntü çizmişler. Yine de kaçan penaltıyı ve direkten dönen topları düşününce, bununla avunmak pek kolay olmasa gerek. Copa America’dan çok hazır dönmediği söylenen Hugo Rodallega’nın bitiriciliğine acilen ihtiyaç duyuyorlar derken, Antolin Alcaraz’ın sakatlığıyla sarsıldılar ki bu da bir şekilde Copa America’ya bağlanabiliyor. Mauro Boselli tecrübesini de düşününce, Martinez’e alışveriş alışkanlıklarını değiştirmesini öneriyorum.
Loftus Road’da Tony Fernandes, yabancı sermayeyi temsil eden bir West Ham taraftarı olarak belki çok popüler bir figür olamayacak. Ancak Briatore-Ecclestone konsorsiyumuna oranla, takım için daha hayırlı bir Formula 1 ünlüsü olduğu kesin. Neil Warnock da paranın kokusunu almışa benziyor, yeni sahibin peşinden pek ayrılmıyor. Joey Barton kesinlikle yararlı olacaktır ve -hakikaten bazı dönemlerde yıpratıcı olabildiğini bizzat tecrübe ettiğim Twitter akıl sağlığını çok bozmamışsa- sezonun geri kalan iki haftasındaki kaybolmuş görüntüsünden uzaklaşacaktır. Liderliğini kabul etmiş oyuncuların arasında nasıl bir güç olabildiğini geçen sene de gördük. Bu adının dönem dönem büyük altılının olası transfer hedefleri arasında geçmesini anlamama yardımcı olmadıysa bile, QPR gibi göletlerde büyük balık olmak için gereken tüm özelliklere sahip olduğunu söylemeliyiz.
QPR moral olarak hayli yukarıda ve Latics’in karşısına puansız çıkmamayı becerebilmeleri de önemli. Benim bu sezon gönül birliği edeceğim ikinci takım Wigan değil Swansea belki ama, enine çizgileri pek sevmiyorum. Wigan’ın ilk galibiyetinin gelmesini isterim, ama Caldwell-Lopez tandeminden pek emin değilim. En azından QPR cephesinde de Danny Gabbidon geri dönmüş. Titus Bramble takımında gözden düşmüşken, böyle stoperlere ihtiyacımız var…


17:00 SporMax/PL TV, Stamford Bridge
Chelsea – Norwich City
Takımla üç gündür çalışan Juan Mata’nın henüz yeni takım arkadaşlarıyla sahaya çıkabilecek kadar bir tanışıklık yaratamadığından dem vurdu Andre Villas-Boas. Onsuz da kazanabilirler, fakat iç sahada nispeten zayıf bir ekibe karşıyken yeni bir yaratıcı güce hayır demezlerdi. Mikel-Ramires-Lampard üçlüsünü birlikte sahaya sürmek bu eşleşme için fazla muhafazakar gelebilir. Stoke City deplasmanındaki kadro seçimi bana böyle gelmemişti, ancak yarın o üçlü benim için de fazla negatif olur. Fernando Torres’i işin içine katabilmek için, savunmacısının yanından yapacağı koşuları ödüllendirecek riskli pasları verebilme yetisi olmazsa olmaz. Frank Lampard’ın bu işte şu ana kadar Steven Gerrard kadar iyi olmadığını söylemeliyiz, fakat geçen sezon sahip olduğu Torres sanki oyunu bir yavaş moda çekmişiz algısı yaratıyordu. Bu yüzden çok da yüklenmemek gerek Lampard’a. Torres’in sağdan ve soldan Fransız kuvvetlerince desteklenmesi beklenebilir, Salomon Kalou’nun son maçta beklentilerin altında kalıp erken duşla cezalandırılması sonrasında. David Luiz’in de geri dönüş için milli maç arasını kullanması çok yanlış olmaz. Geçen seneki görüntüsü de bir stoper olarak asli görevlerini Alex’ten çok daha güvenli yapmadığını gösteriyordu. Terry-Ivanovic kombinasyonu, Sideshow Bob bazı temel şeyleri öğreninceye kadar en sağlam ikili anlamına gelebilir.
Norwich City’de ise bugüne kadar kaçınılan mağlubiyetin vakti geldi gibi. Yine de ben, yukarıdaki Chelsea tablosunun puan çalınabilir bir takım anlamına geleceğini düşünüyorum. Paul Lambert ilk hafta gelen beraberliğe aldanmayıp, ikinci hafta orta sahasında bir revizyona gitmiş ve iç sahada Stoke City’nin güçlü yanlarını pasifize edecek bir onbir tercih etmişti. Hücum rotasyonunun teknik olarak belki de en kısıtlı parçası olan Chris Martin’i kullanması, görünürde olduğundan çok daha yararlı olmuştu örneğin. İlk maçta oynamayan Anthony Pilkington ve Elliott Bennett’ın kanatlara getirdiği canlılık ve yine siftahı Stoke karşısında yapan Bradley Johnson’ın orta sahadaki sağlam duruşu gelecek adına ümit verici olduğu kadar, Lambert’ın kartlarını ne kadar doğru kullanan bir menajer olduğunu hatırlattı bir kez daha. Carling Cup’ta sahaya çıkan onbirin alternatif kadro olduğunu düşünürsek, Stoke maçına benzer bir diziliş gelebilir. Belki Martin yerine Steve Morison tercihi daha makul olabilir. Ancak asıl soru işaretlerinin ortaya çıktığı mevki savunmanın göbeği. Ritchie De Laet bile güvenilir olmak için en az 2-3 yıla ihtiyaç duyduğunu sık sık gösterirken, yanında -bana biraz Nyron Nosworthy’yi hatırlatan- tek hamleli Leon Barnett’i kullanmak zorunda olmak hiç hoş değil. Zak Whitbread’den sonra sakatlar listesinin en yeni üyesi olan Daniel Ayala iki ay kadar bir süre takımdan uzak kalacak. Yani yapacak bir şey yok…
“Kim koyarsa koysun, Allah razı olsun” diyerek ekran karşısında olacağız ama erken goller kanal değiştirmeyi zorunlu kılabilir.


17:00 Lig TV, Ewood Park
Blackburn Rovers – Everton


QPR’ın geçmişe uzanan tarihinden veya köklü camiasından bihaber değilim. Ama son 10 yılın en istikrarlı sonuçlarını alan birkaç kulübünden birinin hisselerine olan düşük ilgiyi pek anlayamıyorum. Bazen ‘geri kalanın en iyisi’ olmak yeterli olmayabiliyor, bunu büyük bir devamlılıkla yapsanız bile. Bu kadar istikrar vurgusundan sonra, David Moyes’in en azından geçen sezonun son maçında sahaya sürdüğü onbiri bugün de sahaya sürebilecek olmaktan memnun olduğunu tahmin edebiliriz. Ancak orada da sanki Abdullah Avcı-İBB birlikteliğindeki gibi bir doygunluk noktasına varılmış gibi. Mevcut yönetimin Moyes’in vizyonunu sürdürebilmesi için ona yeni şeyler sunmadığı ortada, o da Warnock gibi cukkalı bir sahibi beklemekten fazlasını yapamaz. Taraftar da henüz saha içinde bir başarısızlık dalgasıyla karşı karşıya kalmamış olsa da, gidişattan hayli endişeli.
Ek olarak Beckford-Cahill-Rodwell üçlüsünün muhtelif sebeplerden ötürü yarın sahaya çıkması şüpheli. Evladım Seamus Coleman’ın uzun süreli sakatlığına bu hafta da bunlar eklendi. Tüm bunlara rağmen ilk galibiyetlerini almaları an meselesi. Çünkü karşılarındaki takım o kadar kötü.
Samba-Nelsen ikilisi geri dönüş yapar, Radosav Petrovic de dünyanın en hızlı adaptasyon sağlayan adamı olup ilk günden katkı koyarsa bilemem. Ama Paul Robinson’a gol atmak ne kadar zor olabilir ki? Victor Anichebe’nin bile üstesinden gelebileceği bir iş bence.


17:00, Liberty Stadium
Swansea City – Sunderland


Stadiwm Liberty’yi şöyle ağız tadıyla izleyemedik. Yarın da mümkün olmayacak bu. (Yukarıdaki maça tercih ederdim açıkçası.) Sunderland beklentilerin altında bir giriş yaptı ve derbi mağlubiyetinden sonra birtakım değişiklikler kapıda. Steve Bruce için iftar vakti! Craig Gardner ve David Vaughan gibi iki orta sahayı transfer etmişken, maçlara Cattermole-Colback ikilisiyle başlamaya devam edemezsin. Lee Cattermole da olayını anlayamadığım topçular listesinde güzel bir yer edindi kendine. Neden? Gardner ve Vaughan varken hem de?
Diğer tarafta Danny Graham’in bu seviye için yetersiz olduğunu kabul etmeliyiz belki de… Leroy Lita ve Luke Moore çok özel oyuncular değiller ama iyi birer alternatif olduklarını söyleyebiliriz. Transfer penceresi kapanmadan Kemy Agustien’den daha yetkin bir orta saha bulmaları şart. Belki birkaç şey daha…
Birçok konuda olduğu gibi sporla ilgili tartışmalarda da ultra gelenekçi bir tavır takınmam. Fakat kesin olan bir şey var ki, gelenekleriyle daha da güzel İngiliz futbolu. Bu yüzden iki haftadır göze çarpan, hafta sonunun tümüne yayılmış maç programı çok hoş gelmiyor. İzlenme oranlarını yukarı çeken bir durumdur mutlaka. Abu Dhabi’de sürekli daha fazla canlı maç yayını talep eden bir kesim var ve mavi formalarını sırtlarına geçirip de televizyonun karşısına geçtiklerinde özet görüntü görünce huzursuzlanıyorlar. Bunu anlayışla karşılıyorum. Ancak taksi şoförleri alışkın oldukları üzere, saat 3 olduğunda radyoyu açtıklarında böyle yavan alternatiflerle karşılaşmamalı. Abu Dhabi’deki adam kadar sadık bir müşteri olmasalar da, onları da düşünmeli.
İngiltere’de de hava her zaman güneşli değil yani. Ziggy -aman ligi- oynarken bir şey yok.


19:30 SporMax/PL TV, Anfield Road
Liverpool – Bolton Wanderers
Arsenal deplasmanından gelen üç puan aslında davullarla zurnalarla karşılanacak kadar nadir bir şeydi yakın Liverpool tarihinde. Rakamları çok aklımda tutamıyorum, fakat 10 senenin üzerinde bir süre galibiyet çıkaramamışlardı oradan. Bu galibiyete verilen ağırbaşlı tepkinin birkaç nedeni olabilir.
1- Kenny Dalglish’in hem kulüpteki ağırlığı, hem de yerel futbolun yükselişteki -fakat henüz hiçbir şey kanıtlamamış- yeteneklerine fırlattığı bol sıfırlı çekler sonrasında beklentiyi hiç olmadığı kadar yukarı çekmiş olması. (Bunu geçen sezonun ikinci yarısındaki saha içi sonuçlarla desteklediği de savunulabilir.)
2- Bahse konu büyük transferlerden yazın yapılanların -belki Stewart Downing dışında- beklentileri karşılamaktan uzak olması. Özellikle Jordan Henderson formanın içini doldurmakta çok zorlanıyor ve ‘Steven Gerrard’ın veliahtı’ etiketini taşıması ancak Ali Özsoy yazılarında mümkün olabilirmiş gibi. Sir Alex Ferguson’ın “Sadece kornerleri 10 milyon pound eder” dediği Charlie Adam ise, bu sözü destekleyecek nitelikte duran toplar kullanmasına ve bunlardan birinde Sunderland maçındaki puanı getiren asisti yapmış olmasına rağmen Fergie’nin sözündeki ikinci anlamı düşünmeden edemiyoruz: Duran topları çıkarıp, açık oyunda neler yaptığına baktığımız zaman Adam fena halde sıradan bir orta sahaya dönüşüyor ve Liverpool son dönemde böyle tek yönlü oyunculardan yeterince çekti. Carroll-Suarez de King Kenny’nin oyun anlayışında ideal bir ikili gözükse de, bunu sahaya tam olarak yansıtabilmiş değiller. Elbette buna önce Dalglish’in izin vermesi gerek.
3- Arsenal’ın özel bir gününde olması ve muhtemelen o gün Blackburn tarafından bile zorlanabileceğinin açıkça görülebilmesi. Bahsettiğim coşkudan uzak kutlamadaki en masum ve tehlikesiz sebep bu. Aynı zamanda galibiyetin en çok öne çıkan sebebi de… Eğer Emmanuel Frimpong biraz tecrübeli olabilseydi, Arsenal’ın o kötü görüntüde ve elinde kalan iyi oyunculardan biri de maç içinde sakatlığa kurban gitmişken oyunu yine de 0-0’a bağlayabileceğini tarafsız bakabilen her Liverpool destekçisi gördü. İlk yarıdaki yaratıcılıktan yoksun, Andy Carroll’a şişirilen topların temel hücum stratejisi olduğu oyun kimseyi etkilemedi. Luis Suarez ve Raul Meireles’in oyuna dahli gecikse, belki 10 kişi rakibi alt etmekte bile zorlanabilirdi Liverpool. Gerrard’ın gelişi bu kapalı oyuna mutlaka bir akıcılık getirecektir. Ancak Suarez-Gerrard ikilisinin olmaması, bir anda geçen sezonun ilk yarısında Newcastle’ın oynadığına benzer bir kick-and-rush futbolunun B planı olarak yürürlüğe girmesini kabul edilebilir kılmıyor. Yeni futbol düzeninde demode kalmadığını ve kendini güncellediğini iddia eden Dalglish’in daha fazlasını yapması gerek.
Neden Ahmet Çakar stiline döndüm, bilmiyorum. Loftus Road’dan muzaffer ayrılan Bolton, geçen hafta esasen skorun gösterdiği kadar rekabetçi kalamadığı bir maçı kaybetti. Hayırlı bir mağlubiyet olabilir, zira Owen Coyle’a Gary Cahill’in Arsenal’dan gelen 6 milyon pound ve civarındaki tekliflerle salıverilemeyecek kadar kıymetli bir oyuncu olduğunu hatırlatmak için yeni bir fırsattı. Hatta Edin Dzeko’nun golünde Zat Knight’ın sakarlığını gördükten sonra, savunmaya takviye ihtiyacı duyanın Bolton olduğu bile söylenebilirdi. Her neyse, Tuncay Şanlı güzel takıma gitti yine. Burada iyi performans gösterip, kalıcı bir kontrat kapabilmesini umuyorum. Zira Tony Pulis’le geçen yıllar ona hak etmediği kadar fazla şey kaybettirdi. Ivan Klasnic’in bu form düzeyiyle forvetteki ikiliden biri olarak konumunun sağlam olduğunu düşünüyorum, ancak bu konularda Pulis’le kıyaslanamayacak kadar esnek olan Coyle bir noktada Tuncay’ın yeteneklerini yedek kulübesinde bekletmekteki israfı görüp ona bir yer bulacaktır. Onbirdeki en zayıf halka Chris Eagles gibi gözüküyor. Çok üzülüyorum bu çocuğa…


Bolton’ın Liverpool’a sıkıntı yaratması çok sürpriz olmaz. (Gerçi son yıllardaki eğilime hayli ters bir durum olur, Roy Hodgson döneminde bile puan bırakılmayan bir rakipti Bolton.) Ancak ilk maçtaki skora aldanmadan, Bolton’ın sezona beklentilerimin altında girdiğini söylemeliyim. Muamba-Reo-Coker ikilisi -üçlü gibi oldu böyle de- rijit bir orta saha anlamına gelse de, langırt masasında topun durduğu o sahneleri çok fazla görüyoruz. Özellikle Stuart Holden’ın sakatlıktan dönüşü ve Tuncay’ın katacakları ihtiyaç duyulan darbeyi yaratabilir. Böylece top tekrar harekete geçer ve oyun devam eder.

Bilinç akışı yazılarından biriydi. Buraya kadar gelip tatmin olmamışsanız, kusura bakmayın.

Arsene’in Seçimi: Ya Boğaziçi Ya Haftaiçi



Emmanuel Frimpong da böyle olsun istemezdi. Liverpool karşısında ilk onbirde sahaya çıkan 19 yaşındaki ön libero, ilk yarı “kemik kıran” görüntüsüyle Jordan Henderson’ı biçmiş, Samir Nasri’den “Sakin ol adamım” ihtarını almıştı. Durmadı, ikinci yarıda da aynı performansını sürdürdü genç oyuncu. Dakikalar 69’u gösterdiğinde Lucas Leiva’yı biçti, ikinci sarı kartını görüp oyundan atıldı.

O anda İngiliz basını kalemlerini kağıtlarını hazırlamış, olası bir Liverpool golünü bekliyordu. Nitekim geldi de. Kenny Dalglish’in enteresan bir şekilde yedek başlatıp, ikinci yarıda oyuna aldığı Luis Suarez bir gol, bir asistle maçın seyrini değiştiren adam oldu. Başlıklar atılmaya başlanmıştı bile: “Wenger, kendi yarattığı sisin içinde kayboldu!” veya “Yağmur Wenger’in üzerine yağdı.” Öyle ya, bütün gün yağmurluydu Londra. Bundan iyi bir fırsat olamazdı şiirsellik peşinde koşan gazeteciler için.


Arsene Wenger devrinin sonu mu? Yeni binyılın başında Thierry Henry, Robert Pires, Patrick Vieira, Dennis Bergkamp gibi yıldızlarla tarihin en güzel top oynayan takımlarından birini yaratan, daha sonra ise gençlere yaptığı yaptırımla Avrupa futbolunda devrime imza atan Fransız teknik adam, son dönemlerde eleştiri oklarının hedefi olmuştu. Cimri olmakla, para harcamamakla, gençlere takıntılı olmakla itham ediliyordu. Özellikle sezon başında tahminlerde bulunmak için masa başına oturanlar Arsenal kadrosuna bakıyor, bir daha bakıyor, bir daha bakıyor ve düşünüyordu. Wenger’in kuralları, prensipleri, takıntıları -adına ne derseniz diyin- artık o kadar çekici gelmemeye başlamıştı. Kendi yarattığı sistem, Frimpong’un tekmesiyle kendini vurmuştu.

Wenger üzerine tezler

Sanat düşkünü, mürekkep yalamış, çok okuyan kimliğiyle klasik teknik adam profilinin oldukça dışında bir isim olan Arsene Wenger, siyasete de oldukça teşnedir. Entelektüel birikimiyle hiç kuşkusuz Marksist literatüre girmiş, “eğiticinin kendisinin de eğitilmesi gerektiğini” okumuştur hayatının bir döneminde. Bülent Somay’ın geçenlerde eski hocası Hilmi Yavuz için kullandığı bu tabiri Wenger için kullanmamız biraz haddini bilmemek olacaktır, hiç kuşkusuz. Fakat ilk elde artık inadı bırakması, kendi ve takımı için yeni bir yol haritası çizmesi gerektiğini birilerinin hocaya söylemesi gerekecek.

Nereden mi çıktı bu? Frimpong atıldığında Arsenal kadrosuna bakan biri sahada şu 10 oyuncuyu görecekti: Szczesny, Jenkinson, Vermaelen, Sagna, Miquel, Nasri, Lansbury, Ramsey, Bendtner, Van Persie. Telegraph gazetesi yazarı Henry Winter’ın işaret ettiği gibi Carling Cup maçına çıkmak için ideal bir kadro. Yine bu isimlerle Erol Altaca Dersanesi’ni de küllerinden doğurmanız mümkün. Fakat Premier Lig bu değil. (Yazar burada “İşte Premier Lig bu” esprisini yapmaya çalışmış, kıyısından dönmüştür.)

Evet, Gervinho cezalıydı. Evet, Jack Wilshere sakat. Kieran Gibbs de öyle. Andrei Arshavin formsuz. Nasri’nin aklı başka yerde. Fakat tüm bunlar Arsenal’in geleceğinin karanlık olduğunu görmemize engel teşkil etmiyor. İskeleti genç oyunculardan kurulu bir takımının geleceğinin karanlık olduğunu söylemek paradoksal bir durum belki ama Wenger’in tedrisatından geçen isimlerin bir bir yuvadan uçtuklarını da görmemek için kör olmak gerek.

Aslında kötü bir oyuncu değil Frimpong. “Alıyor, veriyor, çok iyi oyuncu.” Belki bir gün Vieira’nın koltuğuna aday olur. Ama çok sinirli. Ama fazla agresif. Zaten Arsenal söz konusu olduğunda bir “ama” hep var. Yetenekli ama tecrübesiz. Başarılı ama kupa kazanamıyor. Potansiyelli ama devamlılığı yok. Son “ama” Wenger’e gelsin: Çok büyük ama çok inatçı.



Arsenal ile ilgili bir yazıyı bitirirken Nick Hornby’yi anmamak olmaz. “Fever Pitch”le kütüphanemizin baş köşesinde kendine yer edinen İngiliz yazar, Arsene Wenger’le ilgili bir defasında şöyle bir ifade kullanmıştı: “Hayatımı İyi Yönde Geliştiren İnsanlar Listesi’nde muhtemelen sekizinci sırada yer alan Arsene’i severim.” Hemen her Arsenal taraftarı böyle hissediyordur kuşkusuz. Çoğu futbolsever de aynı şekilde. Fakat Arsene’in bir karar vermesi gerekecek. Bir seçim. Biraz başarı. Birkaç kupa. Sonrasında tekrar görüşürüz elbette…

Deli Halayı 2



Sezon önü değerlendirmelerimiz staj nedeniyle darbe aldı. Öyle kendisini yazmaya programladığında tek ihtiyacı WordPad olan adamlardan biri olamadım hiçbir zaman. Yoksa koşullar müsaitti fazlasıyla. 2009 yazında yaptığım tahminler bayağı isabetliydi, ama bir çırpıda çıkmış şeylerdi. Tık! Bu kez biraz daha fazla kafa yordum -dediğim gibi staj hayatı yorucu derecede boş olabiliyor- ve muhtemelen gerçekten bayağı uzak olacak. Rastgele.

1 Manchester United
2 Chelsea
3 Arsenal
4 Manchester City
5 Liverpool
6 Tottenham Hotspur
7 Everton
8 Sunderland
9 Bolton Wanderers
10 Aston Villa
11 West Bromwich Albion
12 Fulham
13 Newcastle United
14 Stoke City
15 Wolverhampton Wanderers
16 Swansea
17 Blackburn Rovers
18 Norwich City
19 Wigan Athletic
20 Queens Park Rangers


Öyle.

Yılın transferleri?*

GERVINHO (Arsenal)

David VAUGHAN (Sunderland)

Phil JONES (Manchester United)

İlk kapı önüne konacak menajer?

Alan PARDEW (Newcastle United)

* 13 Ağustos 2011 günlerden.