61st Emmy Awards


61. Emmy Ödülleri pazar gecesi sahiplerini bulacak. Sunuculardan birinin Neil Patrick Harris olacağını söyleyerek ödül törenini izlemek için bir sebep daha vermiş olalım insanlara… Yanında da Kathy Griffin olacakmış, o da komik bir abladır.

Aşağıdaki videoda da Stewie, Brian’a Emmy için oyunu kime vereceğini soruyor ve olaylar gelişiyor. Aynı formatta altı tane video var, “Family Guy”ın her rakibi için çekilmiş birer tane. Ama “Weeds” ile ilgili olanı sadece 24 saniye sürüyor. Portakal suyuyla içeri giriyor Stewie ve “Oh fuck this, I’m not doing one for fucking Weeds” diye bitiriyor videoyu. Yine de Brian’ın olduğu gibi, jürinin oyunu alması da kolay olmayacak “Family Guy”ın. “30 Rock” ve “The Office” kapışır gibi, “Flight of the Conchords” nasıl bir şey onu hiç bilmiyorum gerçi…

Altta önemli adaylıkları dizdim, kendimce favorileri de italik yaptım. Kişisel düşünce tabi. Etrafta “House” apaçisi bile var, korkuyorum anne… Bir de “Yunanlılar” eledi bizi, hakem golümüzü yedi anne.

Adaylara bakınca da, öyle nasıl olmaz dediğim pek birileri yok gibi. Bu Charlie Sheen kimi tanıyor, onu merak ediyorum ama…

Drama:
Big Love
Breaking Bad
Damages
Dexter
House
Lost
Mad Men

Komedi:
Entourage
Family Guy
Flight of the Conchords
How I Met Your Mother
The Office
Weeds
30 Rock

Varyete:
The Colbert Report
The Daily Show with Jon Stewart
Late Show with David Letterman
Real Time with Bill Maher
Saturday Night Live

En İyi Erkek Oyuncu (Drama):
Bryan Cranston, Breaking Bad
Hugh Laurie, House
Gabriel Byrne, In Treatment
Michael C. Hall, Dexter
Jon Hamm, Mad Men
Simon Baker, The Mentalist

En İyi Kadın Oyuncu (Drama):
Elisabeth Moss, Mad Men
Glenn Close, Damages
Sally Field, Brothers and Sisters
Mariska Hargitay, Law and Order
Kyra Sedgwick, The Closer
Holly Hunter, Saving Grace

En İyi Erkek Oyuncu (Komedi):
Jim Parsons, The Big Bang Theory
Alec Baldwin, 30 Rock
Steve Carell, The Office
Charlie Sheen, Two and A Half Men
Tony Shalhoub, Monk
Jemaine Clement, Flight of the Conchords

En İyi Kadın Oyuncu (Komedi):
Toni Collette, United States of Tara
Tina Fey, 30 Rock
Julia Louis-Dreyfus, The New Adventures of Old Christine
Sarah Silverman, The Sarah Silverman Program
Mary-Louise Parker, Weeds
Christina Applegate, Samantha Who?

Kurbanov Kurban Oldu… Başka Neler Oldu?


Turnuvanın ilk iki günü geride kaldı, güzel de maçlar oluyor. Ancak yayıncılık konusunda söylemeden geçemeyeceğim birkaç şey var. Öncelikle Doğan Hakyemez. Baba trafiğe takılıp maça yetişemiyor, yetiştiğinde izlemediği bölümleri kapsayan yorumlar yapıyor. Çok şey söylüyor, ama aslında hiçbir şey söylemiyor. Yakın geçmişte milli takım menajerliği görevini “yürüttüğünü” dolayısıyla rakiplerimizin kadro yapıları hakkında birkaç elle tutulur şey söyleyebilecek kapasitede olduğunu düşünüyoruz. Hamann-Greene-Benzing-Jagla-Femerling şeklindeki ideale çok yakın Almanya beşini görünce “Murat, biliyorsun şu anda sahadaki oyuncular yedek beş, hatta yedeğin yedeği” deyince spiker gibi biz de dehşete kapılıyoruz. Bir sessizlik oluyor, ekranda da aynısı var. Nikita Kurbanov üçlük atıyor: “Kurban oldu!” Bir kez daha atıyor: “Kurbanov kurban oldu!” Israrlı da yani. Neyse ki yılların yayıncısı Murat Kosova, Dodo’nun topuna girmiyor ve seviyeyi korumaya çalışıyor. Yunanistan-Makedonya maçında “İtalya kötü değil mi bu aralar” diye soran da o. Bu sözün bir öncesi sonrası falan da yok. Bir anda akla geliyor ve ağızdan dışarı çıkıyor işte. Refleks olarak yorumcuya acıyorsun bir an, bize kim acıyacak? Molalarda reklama girildiğinden falan da bihaber. Konuşmaya devam ediyor öylece, tabi o anda giren reklamdan şikayetçi değiliz. Bence bir televizyon stüdyosunda olduğundan da bihaber olabilir, zira daha çok kahveyi andırıyor ortam o konuşmaya başladığında. İzleyiciye karşı herhangi bir sorumluluk duygusu? Kırıntısı bile yok… Batuğ Evcimen de izmariti çok güzel yere bastırmış izleyicinin çilesini anlatırken. Tık!

Murat Murathanoğlu’nun hakem muhabbetinden İnan bahsetmiş, katılmamak mümkün değil. Ya da mümkün mü? Murathanoğlu’nun anlattığı Utah maçlarında sesi kısarım, onun dışında yorumcunun sözünü kesmediği zamanlarda iyi bir spikerdir Türkiye standartlarında. Zaten basketbolu tanıdığımız, sevdiğimiz dönemlerden kalma büyükçe de bir kredisi var. Polonya’daki diğer spiker seçimine de pek girmeyeyim, sinirleniyorum. Kosova’nın hemen turnuva öncesinde kızı dünyaya gelmiş, bu sebeple orada değil muhtemelen. Tebrik ederiz, karara da saygı duyarız en fazla. Fakat orada olup da maç yorumlamayan ve 5-10 dakikalık kısa bölümler dışında bizi basketbol bilgisinden ve sevgisinden mahrum bırakan bir Kaan Kural var. İspanya’daki turnuvada da durum buydu, anlam verememiştim, konunun nedenini de pek araştırmadım. Şimdi yine anlam veremiyorum. Kimse de bir şey söylemiyor. Spiker mevzuuna geri dönersek de Osman Sakallıoğlu Polonya’da ama ülke sınırları içerisinde orada bulunmayı daha fazla hak eden NTV spikerleri var ve WNBA maçı falan anlatıyorlar. Ya da Türkiye maçına paralel maçı… Belki bu çarpıklıkların her birinin mantıklı bir nedeni var, fakat izleyiciye izah edilmediği müddetçe bunların da çok bir anlamı yok. Zaten Hakyemez tercihinin nasıl bir izahı olabilir ki? Tabi bunları bir kenara koyarsak, yayınlanan maç sayısı ve bu maçların seçimiyle NTV her şeye rağmen bu ülke standartlarının çok üstünde yayıncılık yaptığını gösteriyor yine. 2010’daki şampiyonayı FOX’un falan aldığını düşünüyorum da… Gider, neyse parası verip kombine alırız herhalde turnuva sonuna kadar.


Güzel şeyler de oluyor. İbrahim Kutluay’ın imajı mesela. Bizimkilerin oyunu da öyle. Bogdan Tanjevic’in meşhur rotasyonu iki gündür o kadar rahatsız etmiyor kimseyi, ona da bir şeyler olmuş sanki. Oğuz Savaş’a da bir şeyler olmuş. Dönem dönem “Tamam, Oğuz geldi artık, bu sene onun senesi olacak” dediğim çok oldu kendi adıma. Bu turnuvaya yaptığı başlangıç da o havayı veriyor. Bakalım, bu sefer oluyor galiba. Ömer Aşık’ın oyununda bazı basit detaylar var düzeltmesi gereken, savunma bilgisi de çok yeterli değil halen. Yine de dominant bir uzun, ülke basketbolu için önemli. Hele antidotu Semih Erden’i gördükçe o önemi daha iyi kavrıyorsun. Sinan-Bekir ikilisi Ömer Onan’ın da olmadığı dönemde hızır gibi yetişti. Bekir Yarangüme’nin bu seviyede katkı vermemesi için bir sebep yoktu zaten, biraz geç keşfedildi gibi. Ön inceleme muhabbetinde de değindim ama sahaya bakınca hatırlayıp çıldırmamak elde değil. Ben son seneye kadar basketbolcu olabileceğinden de şüpheliydim, fakat geçen sezonki oyunu sonrasında Cevher Özer’in kadro için ne kadar ideal bir ekleme olacağını görüp de hayıflanmamak mümkün değil. Yoksa mümkün mü? Her gün Beşiktaş Cola Turka’nın hazırlık maçından düşen istatistikler de yardımcı olmuyor. Barış Hersek için değer mi? İnanıp arkasında duracaksanız, beş yıl sonra yine milli forma ile izleyeceksek sonuna kadar değer. Hakan Demirel olacaksa, Cenk Akyol olacaksa bizim eleştirilerimiz haklı olur, muhtemelen de olacak…

Polonya maçı mühim. Bir galibiyeti cebimize koyduk, ikincisini de çok geçmeden alıp çeyrek final için o büyük adımı atmak gerek. Çapraz karıştı… Yarın İspanya potansiyelini gösterip de Slovenya’yı yenecek olursa, birer galibiyetle gelecek her takım. Potansiyelini gösterip Slovenya’yı yenmiş bir İspanya da çok büyük tehlikedir. Hangisini isteyeceğimizi şaşırdık. Ama gerçekleşmesi zor gözükse de, İspanya basketbol oynamaya hiç başlamasa en güzeli olacak gibi turnuvanın selameti açısından. Pek de niyetleri olmadığını Büyük Britanya maçının gidişatı kanıtlıyor. Sergio Scariolo bu takımı çeyrek finale götüremezse, elinde belge niyetine ne varsa alır evine gönderirler. Karısı falan bile boşayabilir. Takımda yeni bir coach olması ve takımla uzun süredir çalışmıyor olması bir noktaya kadar mazerettir tabi. Ama bir noktaya kadar. Özellikle Sırbistan önünde çok çirkin bir şey koydular sahaya. Roller hiçbir şekilde belirlenmişe benzemiyor, takım da kamuoyundaki genel görüşten biraz fazla etkilenmiş gibi. Marc Gasol topu aldığında, “Ben bu adamı çemberin içine sokarım” havasında ilerliyor potaya doğru. Diğerleri de iki dribbling üzerinden geriye kaçarak sallarken çok rahat. Ama göründüğü gibi kolay olmuyor, takım oyunu içerisinde doğru zamanlamayla gelmeyince girmiyor o şutlar. Ya da karşındaki isimsiz uzunlar büyük zorluk çıkarabiliyorlar sana. Biz de bu turnuvalara fazlasıyla şişirilmiş takımlarla gittik, bizim de başımıza geldi. 2005’te kendi evinde Sırbistan aynı şeyi yaşayıp madara oldu… İnsanoğlunun, hayatı “Bu bizim de başımıza gelir mi” diye sormadan yaşaması da enteresan. Ricky Rubio güzel çocuk ama Jose Calderon’un bu takımda sayıyla, asistle açıklanmayacak bir misyonu da varmış sanırım. Belki kendisi de farkında değildir oynarken, ama takım buna ihtiyaç duyuyor. İşler sahada iyi gitmezken neden iyi gitmediğini düşünen, pas dağıtımını bu doğrultuda yapan, uzun lafın kısası takıma basbayağı liderlik eden bir oyun kurucuya ihtiyaç duyuluyor. Rubio’nun çok sık rastlanmayan NBA yetenekleri bu anlamda bir cevap olmuyor takımın ihtiyacına. Belki de zamanla olabilecek bir şey Rubio için bu. Raul Lopez bunu yapabilen bir adam hiç olmadı, belki Carlos Cabezas. Toplam 13 dakika oynamış ilk iki günde, ona daha fazla süre verilmeli…


Bir diğer hayal kırıklığı Litvanya herhalde. Arka alanın kötü olduğu zaten bilinen bir şeydi, fakat o zamana dek izlemediğimiz İspanya’yı tam kadroya gayet yakınken 22 sayı farkla yenince bunun üstesinden gelebildiklerini düşünmüştük. Takke düştü, Scariolo’nun keli göründü… Varşova’da İspanya’nın yaşadığı acz, aynı anda Wroclaw’da Litvanya’nın yaptıklarını anlamamızı kolaylaştırıyordu aslında. Mantas Kalnietis için ortamın müsait olduğunu söylemiştim Litvanya’dan bahsederken, guard rotasyonunda ondan iyisi göze çarpmıyordu. Ramunas Butautas, basbayağı bizim Ali Ton seviyesinde bir oyun kurucuyla başladı. Giedrius Gustas’tan daha kötü bir Litvanyalı guard hayal edemiyordum, Butautas hayal gücüme yardımcı oldu sağolsun.

Yunanistan fena geliyor, takım kimyasını oturtabildikleri takdirde çok fazla şey vadettiklerini söylemiştim. Papaloukas-Diamantidis ikilisinin yokluğu avantaj gibi görünmeye başladı hatta. Vasileios Spanoulis rahatlamış, uzunlar guardları aramadan potaya bakma özgürlüğünü kazanmış, çok güzel takım olmuş Yunanistan. Alıştığımız seviyede bir Yunan savunması yok, fakat hiç görmediğimiz akıcılıktaki Yunan hücumu buna gereksinim de duymuyor pek. Fransa ve Slovenya’yı izlemedik ama ilk iki günün ortaya çıkardığı favori Yunanistan sanki. Gerçi böyle takımların sonunu getirebilmesi pek sık rastlanan bir durum değildir. Çapraz gruptan onları zorlayan birilerinin gelmesi çok mümkün gözükmüyor. Rusya bugün vasatı aşamadı yine. Faulleri atabilseler kazanacaklardı belki de, ama bir Almanya maçı kazanmış olacaklardı hepitopu. Fazlası değil… Fransa’yı bir kez izlemeden, sadece skorlara bakarak yorumlamak yanlış olur. Ben hala ümitliyim. Kaspars Kambala da fena dönmüş hakikaten, sevindim… Letonya halkı Valters-Biedrins ikilisine bel bağlarken yine Kambala’ya kaldığını görünce aynı ölçüde sevinmemiştir tabi.

Bundesliga Kevin James Demiş

Bundesliga’nın resmi sitesi her takımdan birer oyuncuya televizyon alışkanlıklarını sormuş, aslında çok da cazip isimler seçilmemiş gibi. Ama dilimize çevireyim dedim bu nadide eseri. Daha ciddi halini okumak isteyen veya Almanca konusunda meydan okuyanları sükunete davet eder, ilgili yere yönlendiririm. Marko Marin’in oyun zekasına saygı duymaya devam edeceğim de, hiç yakışmamış. Alkışlar Patrick Owomoyela için… Sandıktan “The King of Queens” çıkması da ilginç. Ben de severim ama denk geldikçe izlenir yani, Nico Bungert ne yaptın hoca?

Marcel Schäfer (VfL Wolfsburg): “Maç izlemiyorsam eğer, RTL ‘Prison Break’ veriyor ona bakıyorum. Çok güzel, çok…”

Philipp Lahm (Bayern München): “Ajansları sesliyorum n-tv’de. 25 yaşındaki bir insanın bedenini ele geçirmiş 70 yaşında bir ruhum aslında, çok fena. Bizimkinde bir Banu Güven bile yok, varsa yoksa Duygu Canbaş-Erhan Ertürk ikilisiyle sabah ereksiyonu.”

Ludovic Magnin (VfB Stuttgart): “İflah olmaz bir çirkef gibi görünebilirim size, ancak tam bir aile babasıyım. Çocuklarımla birlikte ‘SpongeBob Squarepants’ izlerim içimdeki Harun Erdenay’a engel olamayıp.”

Marc Stein (Hertha BSC): “Premiere’deki filmleri izlerim denk geldikçe. ‘Deutschland sucht den Superstar’ ile birlikte ben de Almanya’nın yeni yıldızını ararım. Televizyonun karşısına geçer, çiğdem çitler, bakalım bu hafta kim elenecek diye tarifsiz meraklara sararım. Bu arada evet, isim benzerliği.”

Dennis Aogo (Hamburger SV): “MTV Cribs, yo nigga!”

Patrick Owomoyela (Borussia Dortmund): “‘TV Total’, ‘CSI Miami’, ‘House MD’. Bu üçünü izlerim gerne.”

Sejad Salihovic (1899 Hoffenheim): “ProSieben’da ‘Comedystreet’ var. Almanca yetersiz ne yapalım, biz de veriyoruz görsel mizahı. Şakala beni Mustafa Karadeniz!”


Benedikt Höwedes (FC Schalke 04): “Yetenek yoksunu bir stoper olabilirim, ama en azından ‘Popstar’ falan da izlemiyorum. Favori dizim ‘Scrubs’. ‘Lost’ da gider.”

Tranquillo Barnetta (Bayer Leverkusen): “Bir nevi Digiturk olan Premiere’nin en sağlam paketine aboneyim. NDR’deki talk-showları izlerim, siyasi gündemi de takip ederim ehemehe.”

Peter Niemeyer (Werder Bremen): “Çok ilginç bir kişiliğim aslında ben de, Türkiye’de yaşasam ‘Yemekteyiz’ izlerdim heralde sabahtan akşama. Burada da ‘Gute Zeiten Schlechte Zeiten’ var, iş görüyor. Bir bölümü kaçırırsam, soyunma odasında başının etini yerim Torsten [Frings]’in falan. Gizli eşcinsel olabilirim, Naldo’ya karşı boş değilim.”

Sergio Pinto (Hannover 96): “Favorim kesinlikle ‘Prison Break’. Yoğun aile içi bağları akıl almaz bir gerilim ve aksiyon ile süsleyen çok katmanlı bir… Önümüzdeki maçlara bakacağız.”

Marvin Matip (1. FC Köln): “’24’, ‘The King of Queens’, ‘Lost’. Ay lav sienbisi e… Fenerbahçe, antrenörümüzü çaldın pis kulüp. Zvonimir Soldo ne lan?”

Marco Russ (Eintracht Frankfurt): “‘Schlag den Raab’ seviyorum. Siz tanımazsınız tabi Stefan Raab’ı. Bir nevi Conan O’Brien’dır, Jay Leno’dur burada. Candır yani, yazın bir kenara…”

Dennis Grote (VfL Bochum): “Hangi FM’de çok iyiydi lan benim özelliklerim? Televizyon mu demiştin? ‘Prison Break’. Adamlar yapmış arkadaş. Ben ki bir dizi izlerken bir sonraki bölümde neler olacağını istisnasız tahmin edebilmemle bilinirim, yok yani olmuyor burada. Helal olsun!”

Marko Marin (Borussia Mönchengladbach): “‘Deutschland sucht den Superstar’ -çok eğleniyorum- ve ‘Wer wird Millionär’ -süperim, katılsam 16 milyar garanti yalanı- favorilerim. Evet, çekirdek ekolü.”


Maximilian Mehring (SC Freiburg): “1. Bundesliga’ya çıktık ve bu sefer kalıcı olacağız. Uli Göppert‘e de selam olsun, Google aramalarında ilk sayfadan Numaraiki fırlasın. Televizyon dersen, ‘The King of Queens’ seviyorum ben de. ‘Two And A Half Men’ ve ‘Prison Break’ de honorable mention olsun.”

Nico Bungert (1. FSV Mainz 05): “Kim ki ben? ‘The King of Queens’ seviyorum ama ben de, hatta her bölümünü en ince ayrıntısına kadar biliyorum, türlü trivialarda Rheinland-Pfalz birinciliklerim var. Öyle bir psikopatım.”

Raphael Schäfer (1. FC Nürnberg): “Niye bana sordu ki şimdi? Kaleci adamız açık vermemek lazım. Yok, size söylemedim. Diğerleri ne demiş ki acaba? Dur şurada bir sürü kağıt var, laf kalabalığına getirip bakmak lazım onlara… ‘The King of Queens’ diyeceğim sanırım.”

Uyku Kaçınca: Stanley Cup 2009


Geçen gece arkadaşlarlayız, herhalde onların da takvimleri şaşmış ki Lakers-Magic finali için televizyonu açıyorlar. Benim 2001 finallerinde bunu yapmışlığım, maça bağlanmaları umuduyla yarım saat kadar “Şahane Pazar” tekrarı izlemişliğim vardır, bu da öyle bir şey. Derken kanallar arasında dolaşırken, Stanley Cup buluverdik. Benim birkaç kez NHL 99 oynamışlığım var, fazlası değil. Gruptaki diğer arkadaşların neredeyse tamamı için yeni bir tecrübe. Bir LakersTR buluşmasında rugby izlerken öyle hissetmiştim en son… Olmadık yerlerde olmadık tepkiler veriyorsun falan… Yalnız buz hokeyi, bilmeyenin de izleyebileceği bir spor gayet. Öyle dallı budaklı kuralları yok. Bazen “Neden ceza verdiler o adama, Penguins’in üzerine oyunlar oynanıyor” falan diyorsun, ama tekrarda anlaşılıyor her şey.


Detroit Red Wings ile Pittsburgh Penguins karşılaşıyor finallerde. Red Wings böyle taş gibi bir takım, NBA’deki muadillerine daha çok benzeyen taraf ise karşılarındaki Penguins. Ama onlarınki biraz da kuru gürültü… Sürekli faullerle rakibi yıldırmaya çalışıyorlar, ama Henrik Zetterberg alıyor, veriyor, takım da soğukkanlılığını koruyor. Gerçi biz serinin sadece beşinci maçını izledik ve oraya kadar 2-2 ile gelmiş takımlar ama sadece Red Wings vardı sahada cumartesi gecesi. Buz hokeyi yorumcusu olmadığım ortada, ama geriye kalan maçları tüm sporseverlere tavsiye etmemize engel değil bu, uyku düzeni zaten mahvolmuşken… Topluluk halinde izleme şansınız varsa da kaçırmayın. Bir noktadan sonra gün yüzü görmemiş tabirler çıkıyor ortaya. “Sopasından fazla aştı” dedim mesela, sadece yorum yapmak isterken bir anda dumura uğrattım bütün ahaliyi… Bir de fazlasıyla agresif bir spor, gerilebiliyorsun gecenin o saatinde yok yere. NBA TV de WNBA maçlarına bağlamışken, o saatlerin kurtarıcısı olabilir televizyonda. FOX Sports canlı verdi beşinci maçı, yarın gece imiş sıradaki maç. Çakışıyor mu ana yemekle emin değilim, ama izlenebilir…

LakersTR buluşması demişken, oralarda haberi olmayan bir Laker varsa şuraya bir göz atsın.

Bu Maç Evde İzlenir Dedik Dayı – No You Can’t!


İlk golde talihsiz bir biçimde kaleciyi yanıltan müdahaleyi yapan Ivan Radeljic, ikinci yarının başında Daniel Gygax’ın arapasında çaresiz kalınca Christian Eigler farkı ikiye çıkaran golü attı. Aslında Cottbus’un teknik direktörü Bojan Prašnikar maçtan önce takımının son haftaki Leverkusen üçlemesi sonrası güveninin yerinde olduğundan bahsedip duruyordu. Ama maç öncesi bir anda çark edip “Bu maçta gol yememek çok önemli” söylemine döndü. Doğal olarak da Nürnberg gibi güçlü bir orta saha karşısında golün geldiği 13. dakikaya kadar 63% gibi absürd bir topla oynama yüzdesine izin verdiler. Takımın hemen hepsi Balkan orijinli, bu da bana sempatik gelen bir durum… Ama Sloven çalıştırıcı tercihi biraz zorlama bir sinerji arayışı olmuş. Petrik Sander bu takımla daha iyi iş yapıyordu bence. Yine de Prašnikar’ı başarısız saymak haksızlık olur.


60. dakikadan sonra net bir Cottbus baskısı vardı sahada. Stiven Rivic çok yetenekli bir adam, gelse Turkcell Süper Lig’de oynasa sevinirim. Hırvat oyuncunun müthiş dribblingleri ve üstün bir pas yeteneği var. Bugün de Club savunmasını en çok zorlayan isimdi. Ervin Skela ile birlikte bunu yapabilen iki adamdan biriydi de diyebiliriz fazla uzatmadan. Ülkesinin sıradan bir takımından 135 bin euro bonservis bedeliyle alınmış 21 yaşında iken… Kadrodaki diğer isimlerin de transfer hikayesi çok farklı değil. İyi de aynı takım Çağdaş Atan’ı da almış diyebilirsiniz, aslında ilk onbirde düşünülen bir isim değildi öncelikli olarak. Benim forumlarda okuduğum kadarıyla sol bek yedeği olarak düşünülüyordu hücumcu Daniel Ziebig’in arkasında… Bonservis bedeli olmaksızın kadroya katıldığını da hatırlatmak lazım. Gerçi ne zaman izlesem insanlık dışı hareketten ötürü bir sarı kart görüyor, maçın sonunda atılabilirdi de… 2. Bundesliga’ya daha çok yakışacaktır…


İlk paragrafa başladıktan sonra üçüncü gol de geldi, Gerhard Tremmel de kolpalamaya başladı. Son dakikalarda iç sahada 2-0 ya da 3-0 yenilmenin çok da fark etmeyeceğini düşünen Energie yüklendikçe yüklendi, ama golü bulan bir kez daha Isaac Boakye oldu. Telaffuzu da ilginçmiş bu adamın soyadının, Alman spikere güvenmek lazım zira benden iyi “Çağdaş” diyor. Her “Boakye” deyişinde de sayfiye yerinde poğaça satan amcalar geldi aklıma, böyle ciğerden… Maç bitiminde deplasman takımının taraftarı hep bir ağızdan Marek Mintal’in ismini söylüyordu. 31 yaşındaki Slovak oyuncunun takım küme düştüğünde birçok teklifi geri çevirdiği konuşuluyordu, böylece vefasının karşılığını almışa benziyor. 2. Bundesliga’nın açık ara en pahalı, tartışmalı olarak en iyi kadrosu 1. Bundesliga’ya 90 dakika uzaklıkta… Ben Stefan Kuntz eli değmiş K-Town’ı görmek isterdim. Nürnberg ne kadar bu lige aitse, Kaiserslautern de o kadar ait zira…


Mintal de bugün 41/45 isabetli pas oranıyla oynamış, dört kere kaleyi yoklamış. Neyse ne diyordum, bu gece “Patti Smith: Dream of Life” var CNBC-e ekranında. Geçen sene İstanbul Film Festivali’nde izlemiştim sanırım… Öyle olmalı. Tavsiye edelim, koşarak uzaklaşalım. “Stiven Rivic hakkında ettiğin kadar laf edemiyor musun Patti Smith hakkında” derseniz de susarım en fazla… Spor blogu yazıyoruz canım, lütfen.

Bu Maç Evde İzlenir!


Türk Telekom – Fenerbahçe Ülker maçı feci baydı, saha avantajı falan dinlemeden süpürecek gibi gözüküyorlar. Ercüment Sunter de bir sabah uyansa ve bir şeyler olsa da o koltuğu hak etmediğini kabullense diyeceğim de en umutsuz senaryo bu galiba… Yıllardır Türk Telekom’un kaybetmesini istiyorum her türlü maçta, ben de bıktım usandım artık.

Aynı saatlerde başlayan Relegationsspiel geldi aklıma. Energie Cottbus son hafta evinde Bayer Leverkusen’i 3-0 ile geçerek, tam anlamıyla kendi şansını yarattı ve 2. Bundesliga üçüncüsü 1. FC Nürnberg ile baraj maçı oynuyorlar. Doğu temsilcisi her sezona ligde kalma parolasıyla başlıyor ve her sezon başında daha da az ihtimal veriliyor Cottbus’un bu hedefine ulaşmasına. Her sene de bir şekilde son haftalara iddialarını taşıyor ve orada da yüreklerini koyuyorlar. Helal olsun! Bugüne kadar oynanan 10 baraj maçının yedisinde kazanan taraf üst lig temsilcisi olmuş, ama buna rağmen maç öncesinde çok az kişi Energie’ye şans veriyor. Nürnberg, gerçekten Bundesliga’ya ait hisseden bir kulüp ve kadrosu da rakibine nazaran bir seviye yukarıda gözüküyor. Özellikle de orta saha ve forvet hattında. Gerçi savunma için neden bu kadar çekingen davrandım bilmiyorum, sonuçta Cottbus’un sol stoperi Çağdaş Atan. Herhalde geçtiğimiz sezonlarda çeşitli menajerlik oyunlarında çok ekmeğini yediğim Gerhard Tremmel’in bilinç altımda yarattığı bir etki… Fakat zaten neredeyse her maça underdog çıkan bir takımdan bahsediyoruz burada. Yani bu duruma fazlasıyla alışkınlar…


Cottbus’taki ilk maçın ilk devresi az önce 1-0 Nürnberg üstünlüğüyle geçildi, Isaac Boakye attı golü fakat bir kontrpiye durumu söz konusu. Tremmel’e laf yok yani! Cottbus’ta Ervin Skela alıyor, veriyor. Diğer tarafta Marek Mintal yavaş yavaş havaya giriyor sanki. Ligin ikinci devresinde 11 gol bularak Nürnberg’in bu maçı oynamasındaki en büyük pay sahibi oldu Slovak oyuncu. İkinci lige de bir gömlek büyük geldiğini gösterdi eşe dosta. İkinci yarıyı izlemek isteyenleri şuraya yönlendirelim. İki aktif kanalda sadece 720 kişi izliyor bu maçı. Dünya üzerindeki her türlü spor organizasyonu sırasında karşılaşılan İddaacı Türk populasyonunu da hesaba katacak olursak… Yazık!

İlk onbirleri de verelim, bir köşede dursun. İlk yarının sonundaki Rivic-Eigler gerginliği Alman spikerin deyimiyle sinirleri sahaya getirdi. İkinci yarı daha çekişmeli olacağa benzer. Yürü be Cottbus!

Cottbus: Gerhard Tremmel – Stanislav Angelov, Ivan Radeljic, Çağdaş Atan, Daniel Ziebig – Mariusz Kukielka, Timo Rost – Stiven Rivic, Ervin Skela, Jiayi Shao – Emil Jula

Nürnberg: Raphael Schäfer – Dennis Diekmeier, Stefan Reinartz, Javier Horacio Pinola, Pascal Bieler – Jaouhar Mnari, Peer Kluge, Daniel Gygax – Marek Mintal, Christian Eigler, Isaac Boakye

Bank Asya Justin’de İzlenir


Olayın iç yüzünü tam olarak bilmiyorum, fakat LEBLEBİCİ ABİ gelir yazar belki… Telif hakkı falan güzel şeyler tabi de bazen insan mecbur kalıyor Justin’e. Böyle dialoglar da işin olmazsa olmazı. Yine de Houston maçı izlerken Çin alfabesi gören Amerikalı’nın tepkisini tek geçerim. Tıkla büyüsün…

İzmir takımlarını da özlemiştik. Gel be Karşıyaka!

Barney Stinson feat. Mike Giderciksin

ABD’de herkes bracket yapmakla meşgul duyduğumuz kadarıyla. Hayır, bana ileten arkadaş da güçlü konferansının da etkisiyle kaybetmeye mahkum bir kolejde okuyor. Northwestern… Ama o da almış eline kağıdı kalemi, “North Carolina çok farklı abi” muhabbeti yapıyor. Sana ne oluyor birader?


Barack Obama bile yapmış, hatta üzerine Mike Krzyzewski’nin giderinden de kurtulamamış. Barack, Final-Four mücadelesinde Duke’u değil de Pittsburgh’ü favori gösterince Coach K de dayanamamış ve açmış ağzını:

“Somebody said that we’re not in President Obama’s Final Four, and as much as I respect what he’s doing, really, the economy is something that he should focus on, probably more than the brackets.”

Bu arada, Obama’nın ‘bracket’ da ilk geceden patlayanlardan. Dick Vitale!

F1? TRT? Ömer Üründül!?

Beni Formula’dan soğutan CNN Türk’ün 4 yıllık anlaşması bu yıl itibarı ile sona eriyor artık. Resmi bir açıklama olmasa da yayın haklarını TRT’nin aldığı söylentisi giderek artıyor. Okay Karacan’dan sonra adamakıllı bir spiker görmedik şu 4 yılda, ülkemizdeki ilginin buna bağlı olarak düştüğünü düşünüyorum. En azından kendi adıma böyle olduğunu söyleyebilirim. Eskiden tüm yarışları izlerken, şimdi denk gelirsem izliyorum sadece. TRT alırsa ilginç şeyler olabilir, Ömer Üründül yorumlarsa şaşırmayın derim ben. Adam olimpiyatlarda basketbol ve voleybol maçı yorumladıktan sonra her şeye hazırlıklıyım artık. Umarım TRT böyle bir şey yapıp abartmaz. Yoksa çekeceğimiz var…

– Kırmızı arabalar bayağı iyiymiş yahu…

– Mercedesler hatlar arasında kopukluk yaşıyor, yaklaşıp alan daraltmaları lazım.

– Bu çocuk yetenekli ama takımda sistem yok, sistemsiz olmuyor…

Ben en iyisi adresini bulup bu adamı vurayım, olasılıklar dahilinde olması bile felaket yahu.

Zeki Müren – Ajda Pekkan – ALO Reklamı

Seksenli yıllara ait bir sürü tuhaf reklam bulup, “Vay be o dönemler ne biçimmiş bu işler” demek mümkün. Fakat bu sefer 80’ler nostaljisinin de ötesinde önemi olan bir reklam paylaşacağım sizlerle…

Zeki Müren’in her şeyden elini eteğini çekip, Bodrum’a yerleştiği yıllardır. Kendisine gelen sayısız sahneye ve televizyona çıkma teklifini “Sağlığım müsaade etmiyor” diyerek kibarca geri çeviriyor, evine gelen gazetecilerle görüşmek istemiyor, onunla ‘resim almamak şartıyla’ röportaj yapabilen gazeteci kendini şanslı görüyordu. Yine böyle bir dönemde, 1986 senesinde, Zeki Müren’den ALO deterjanlarının reklamında oynanması istendi. Nedendir bilinmez, Zeki Müren bu teklifi kabul etti. Tam da o dönem “devlet sanatçısı unvanı verilecek sanatçılar listesi” açıklanmıştı. Zeki Müren de bunların arasındaydı. Ancak ALO için yapılacak reklam filmi için Paşa’nın sadece sözüyle yetinilmemiş, kontrat imzalanmıştı. Bir ürün reklamında oynaması sebebiyle devlet sanatçısı olma hakkını kaybetmişti.

Doğal olarak Zeki Müren bu duruma içerledi, fakat yapılacak bir şey yoktu. Kalbi buruk bir şekilde Ajda Pekkan’la bu izlediğiniz neşeli düeti yaptı. Ve Bodrum’da gözlerden uzak yaşamına devam etti.

24 Eylül 1996’da, yani bundan tam 10 sene sonra, ilginçtir yine Ajda Pekkan’la birlikte katıldığı, TRT’de kendisi adına düzenlenen bir programda, devletin kanalındaki bir canlı yayın sırasında vefat edecekti. Belki de hiçbir devlet sanatçısına nasip olmayacak bir şekilde… Ve vefatından sonra kendisine devlet sanatçılığı unvanı verilecekti.