Marsel Gol Gol Gol


Erkek tenisinde hiç görmediğimiz bir başarı… Bilgisayar ekranı karşısında tarifsiz bir heyecan yaşattı, totem yaptırdı. 2006 yılında 38. sıraya kadar çıkmış Belçikalı Christophe Rochus’u 7-5’lik final setiyle geçerek US Open’da ikinci tur oynama hakkı kazandı Marsel İlhan.

İkinci turda rakip Birleşik Devletler’den John Isner olacak. O da bugün Victor Hanescu gibi bir ismi set vermeden geçmeyi başarmış. Bu sezon sakatlığı sebebiyle Roland Garros ve Wimbledon’dan uzak kalmış, fakat bu ay içerisinde Jo-Wilfried Tsonga, Tommy Haas, Tomas Berdych gibi isimleri alt etmeyi de başarmış. 2.06 boyunda olan ve sık sık turun en uzun ismi Ivo Karlovic’le kıyaslanan tenisçi, özellikle geçen seneki Avustralya Açık’ta Karlovic ile takım olunca ismini duyurmuştu. Isner’ın kariyerindeki tek şampiyonluk da çiftler müsabakasında gelmiş zaten… Fakat ABD’de beklentilerin üzerinde yoğunlaştığı genç bir isim ve şu anda kariyerindeki en yüksek nokta olan 55. basamağa da tırmanmış durumda ATP sıralamasında. Kariyeri yükselişte olan bir rakiple yapılacak zorlu bir maç bekliyor Marsel’i. Bol şans diliyoruz…

A-Rod

Kaybetmeyi hiç sevmiyor Andy Roddick. Ama hazmedememek değil bu, hazmetmesine engel olacak çok büyük bir egosu da yok. İlk kez yenilgiyle tanışan ve dudağını büküp bir kenarda galibi izleyen çocuk gibi Roddick. Keşke oyununa şu güçlü backhand winnerları eklemek için daha önce gayret gösterseydi de, daha sık kazanan olarak görseydik onu…


Q: How would you describe what you did today?

Andy Roddick: I lost.

Q: Does it hurt more though when you’re that close and it’s that long, 95 minutes the last set? How does this compare to the other ones?

Andy Roddick: Yeah, I think so. I think it’s worse.

Wimbledon’da Bir Sir


Sir, muhtemelen Glasgow doğumlu hemşehrisi Andy Murray’nin final şansını düşünerek almıştı bileti. Murray, yarı finalde A-Rod karşısında kaybedince Britanya’nın 71 yıllık bekleyişi bu sene de son bulmadı.

Alex Ferguson, buna rağmen tribündeki yerini aldı… Desteklediği biri var mıydı bilmiyorum ama yedek kulübesinde ne kadar stresliyse o kadar stresli görünüyordu. Bunda o sırada Antonio Valencia ile ne yapacağını, ya da ondan beklenenin ne yapması olduğunu düşünüyor olmasının da payı olabilir.


Roger Federer’in yancısı, Bush vokali Gavin Rossdale yine players’ box kısmından finale özel bir koltuk bulmuştu. Gwen Stefani yoktu bugün. Brooklyn Decker varken ona yer yoktu zaten… David Coulthard, Woody Allen, Russell Crowe ve Michael Ballack gibi ünlüler de objektiflerimize yakalandı. Ballack’ın Doğu Almanya doğumlu olduğunu biliyorum, ama ailesinde bir İsviçre orijini de vardı yanlış hatırlamıyorsam… Bir sürü de şampiyon vardı izleyen. Öyle…

Texas Strikes Back


Geçen sezonki eve hapseden, epik finalden sonra bu sene tenisçilerin seyirciyi tatmin etme konusunda işleri daha zordu şüphesiz. Final öncesi de, Pete Sampras bıraktıktan sonraki ilk aşkı Andy Roddick olan bir tenissever olarak ben bile Roddick’ten 1 setten fazlasını beklemiyordum. Ama bu sene kendisini bu maça kadar hiç izlememiş olduğumu da bir kenara iliştirelim… Geçtiğimiz 2-3 senelik periyotta böyle bir Roddick görmeyi hayal dahi edemiyordum açıkçası. Zaten edebilsem yeni arayışlara girmeye yeltenmezdim. Yarı finalde o arayışlarımın sonucundaki isim olan Britanyalı Andy Murray’yi geçmişti A-Rod. Bu bile takdire şayandı aslında. Eski parıltılı günlerini arayan bir 1 numara olarak, Wimbledon seyircisinin üzerine titrediği Murray’yi finalden etmek ve yerel seyirciye bir Tim Henman nostaljisi yaşatmak çok tarifsiz bir his olmalı. Aynı Murray henüz 19 yaşındayken, üçüncü turda 3 numaralı seribaşı olan Roddick’i yenmiş ve adını ilk kez büyük kitlelere duyurmayı başarmıştı. Belki onun da intikamıydı biraz bu yarı final zaferi. Sonuçta o yarı final maçını ve bu sezonki yeni Roddick sürümünü sadece yazılanlardan takip eden biri için Roger Federer’in mutlak zaferini öngörmek çok zor değildi. Hatta daha iyi bir alternatifim olsa kanalı açmayacaktım da, ama Tour de France Caner Eler’e rağmen baymayı başardı bir noktadan sonra…


Tabi ki Federer’in günü bugün… Onun da maç sonu konuşmalarında belirttiği gibi, bu durum çok adil gözükmüyor. O yüzden ikinciye de aynı ilgiyi gösterebilmek lazım en azından bu yazı içinde… Hayır, Federer-Hater olmamın veya Sampras’ın rekorunun tarih olmasına üzülmemin bu durumla bir ilgisi yok. Sadece benim için bugünün esas olayı Roddick’in tenisini başka bir boyuta taşıdığını tüm dünyaya ilan etmesidir. Sağlıklı bir Rafael Nadal’ın olduğu bir tabloda finalde yer bulması bu turnuvadaki kadar kolay olmayacaktır kuşkusuz, fakat bugünden itibaren en azından 2-3 sene kadar bir süre için her zaman arkada fırsat kollayanlardan biri olacaktır Roddick. Del Potro-Murray ikilisinin hemen yanına onun da ismini iliştirmek yanlış olmaz. Burada Larry Stefanski’nin bir canavar yarattığını da söyleyebiliriz, ancak Roddick’in de kariyerinin olgunluk sürecine geçiş yapmış olduğu artık çok net. Aslında Jimmy Connors’ın antrenörlüğünde de oyununa yeni silahlar eklemişti ve bir süreden beri lanse edildiği gibi “sadece servis atan ve tekniği sıkıntılı” oyuncu değildi artık. Servis vole oyununu geliştirmişti, genel olarak da forehandiyle daha başarılı vuruşlar yapmaya başlamıştı Connors ile. Ancak Roddick deyince benim aklıma ilk olarak, destekleyeni için de işkenceye dönüşen backhandi gelir. Bugüne kadar Roddick’in buna verebildiği cevap en fazla backhand slicelar ile rakibinin ilgisini tekrar forehandine çekme çabası olarak hayat bulabiliyordu. Yani görebileceğiniz en edilgen oyun stili… Tabi ki turda böyle sorunlu backhand sahibi başka oyuncular da vardı, ama Roddick öldürücü servisleriyle adını genç yaşta o kadar yukarılara yazdırmıştı ki böyle bir oyuncu olarak oyununuzun bir kısmı çok iyiyse, diğer kısımları da çok fazla yerin dibine sokulacaktır. Burada yapmanız gereken Nadal’ın çim üzerindeki gelişimi gibi herkesçe görülüp takdir edilecek somut adımlar atmaktı. Roddick, hayatına Stefanski girene kadar bunu yapamamıştı. O yüzden alkışların büyük bir kısmını Stefanski’nin alması da normal karşılanabilir. Eğer nisan ayında evlendiği Brooklyn Decker ile evde backhand çalışmıyorlarsa… İçimdeki Erman Toroğlu, çık aradan!


“She didn’t know much about tennis – she thought I was playing really great. Anyway, she thought I looked cute in shorts.

Brook has been a calming influence and someone that I can confide in and not have to put on a super-brave front to. And you know, she makes the players’ box better-looking.”

Neyse ne diyorduk, bugün öyle backhand winnerlar yaptı ki Roddick. Final maçı öncesi yaptığı tüm özgüven dolu açıklamaları nötrleyen bir soğuk duş etkisi yarattı rakibinin üzerinde bu yeni oyun… Tanıdığını sandığı bir adamı kortta çok farklı bir şekilde buldu Federer bugün. Tıpkı geçen sezon Nadal karşısında yaşadıklarını yaşadı. İkinci seti bitiren tie-breakte 6-2 geriden gelemese, her ne kadar son yıllarda mental olarak güçlendiğini kabul etsem de Fedex için son yıllarda eşi benzeri pek görülmemiş 3-0’lık bir yenilgi anlamına gelecekti bence bu. Tabi hiçbir zaman bilemeyiz bunu… Roddick’in ilk kez bir rüyaya bu kadar yaklaştığını hissettiği andı skoru 6-2 yapan sayısı. Artık sadık bir Federer seyircisine rastlayabildiğimiz Wimbledon’da bile kimseden o yüreklendirici “Roger!” nidası gelmedi. Ama Federer karşındaysa bir anlık bir rahatlamaya bile yer yok. Roddick bunu ilk kez tecrübe etti sanıyorum, zira daha önceki buluşmalarının hiçbirinde bu denli rakip olamadı Federer’e… Öyle bir kırılma anıydı o tie-break, büyük ihtimalle Roddick’in bugünkü rüyasına da konu olabilir. Ben konuyu Brooklyn’e bağlamadan yeni paragrafa geçelim.


Geçen sene, kupanın karanlıkta verildiği acayip bir Wimbledon finali izlemiştik. Oyun kalitesinin bunun üstünde olduğunu da kolaylıkla söyleyebiliriz. Her iki raket de limitlerinin üzerine çıkmıştı net biçimde, tenisçiler de buna ayak uydurdu. O gün iki adam tenis oynamadı, başka bir şeydi sanki… Bugünkünde biraz daha fazla rölanti vardı. Roddick maçın uzayacağını fark etti ve Fedex’ten gelen servislerden tutunamayacağını düşündüklerine raket bile uzatmadı. 30 oyunluk final seti de bu rölantinin sonucuydu biraz. Tabi geçen seneki finalde bir taraf olmadığım için, bu seneki benim için daha yoğundu. Ama “epik” kelimesini bu sene için de kullanırsak, geçen senekine ayıp olabilir. Bugün seyirciler arasındaki Russell Crowe’u asıl geçen sene görmek lazımdı, gerçek gladyatörleri izlerken…


Federer’den hiç bahsetmedik. Belki de çok daha kusursuz maçlarını izlediğim için, burada uzun uzun Federer’in kazanmak için, maça tutunmak için neler yaptığını anlatacak motivasyonum yok. Ama ilk set sonrası yaşadığı şaşkınlığı üzerinden bir şekilde atabildi ve o kritik tie-breake sırtını duvarda hissetmesine rağmen ortak olmayı başardı. Bir şampiyondan bahsediyoruz, spor dünyasının son 10 yıllık süreçte gördüğü en dominant şampiyonlardan birinden… Federer’i sevmeyebilirim ama ismini Michael Schumacher, Lance Armstrong, Valentino Rossi gibi ikonlarla birlikte anmak lazım… 15. Grand Slam şampiyonluğunu aldı ve böyle bir maç sonunda almak onun için de güzel olmuştur. En sağlam performanslarından birini gösterememiş olabilir, ama en büyük sinir savaşlarından birini yaşadı. Bunu yaşarken, onu izleyenler arasında rekoruna meydan okuduğu idolü Sampras’ın bulunduğunu bilmek konsantrasyonunu kötü etkileyebilirdi. Buna da izin vermedi… Tabi rakamlara fazla güvenmemek, en azından bir kıyasa giderken mutlak belirleyici addetmemek lazım. Sampras’ın döneminde kazanılan başarılarla, bu dönemde kazanılanları bire bir karşılaştırmak pek doğru olmasa gerek. Özellikle gençlik dönemindeki başarıları sırasında bir rakipsizlikten bahsetmek çok yanlış olmaz… Gerçekten de Roddick’in o ham halinin bile zirveye tırmanması için yeterli olduğu yıllardı. Lleyton Hewitt’in Wimbledon kazanmayı hak edecek bir tenisçi olup olmadığını da sorgulamak lazım. Zaman zaman piyasaya sürülen balon challengerlardan da hiçbiri Federer ile aşık atabilecek düzeyde değildi. Ta ki bir İspanyol’un adını duyurmaya başladığı o günlere kadar. Nadal-Federer rekabeti gerçekten izlemeye değer spor olaylarından biri ve bir noktada Agassi-Sampras seviyesine de ulaşacaktır. Bu yıl da tüm tenisseverler için bir kayıp gibi görünüyordu aslında bu bağlamda. Roland Garros’da Nadal’ın erken elenmesinde de formsuzluktan çok sakatlık faktörünün etkin olduğu biliniyordu. Ama bu sezonu Nadal’ın sakatlığıyla tatsızlaşan bir sezon olarak hafızalarımızdan silmek yerine, bu maçı ve hikayesini hatırlamak güzel olacak. Bunun için önce Roddick’e, sonra da Federer’e teşekkür etmek gerek… Yüreklerine sağlık!


Rakamlarla Final:
Bunu da hep istemişimdir…

0: Grand Slam karşılaşmalarında Roddick’in Federer karşısında aldığı galibiyet sayısı
9: Final öncesinde Roddick’e yatırılan 1 para karşılığında bahis sitelerinin vereceği para
107: Federer’in maç boyu yaptığı winner (Cahit Yavuz bu rakamı güzel yorumladı. Çoğu maçta bu kadar sayı alamıyorsun.)
50: Ivo Karlovic’in Wimbledon rekorundan 1 ace uzaklıkta olsa da, bir Grand Slam finali için çok etkileyici olan İsviçreli’nin ace adedi
762: Sampras’ın kariyeri boyunca elde ettiği galibiyet sayısı
31: Sampras’ın 14. Grand Slam şampiyonluğunu yakaladığındaki yaşı

6 Temmuz 2008 – Destansı Bir Şey

Bu arada ilginç biçimde ESPN’in anketinde bu senenin finali 2008’in önünde gidiyor ankette. Hatta yüzde 61 gibi bir kısmını almış oyların. Hemen blog olarak misilleme yapıyoruz. Anket sağ tarafta…

More News from Nowhere #3



Yıldırım Demirören artık istediğin kadar ağlayabilirsin. Dün öğle saatlerinden geceye kadar Beşiktaş Meydanı’ndaydık. Devre arasında İsmail Ünal propaganda şarkılarının eşlik ettiği bir dev ekranda maç keyfi yaşadık önce… Beş büyük Beşiktaşlı’ya bir adet de Betsson’da arabasını Beşiktaş’a basan siyah-beyaz dostu eşlik etti. Yüreğine sağlık! Biralar da soğuk olsa kusursuz bir gece olarak noktalanacaktı, neyse ki Define Büfe’nin ve şampiyonluğun eşsiz tadı kaldı damağımızda eve dönerken. Oyuncular saha içinde sevinirken bir an 2003 senesine gidip, aradan geçen zamanın farkındalığına varıp duygu yaptım. Neyse ki Gürkan ekranla arama girip hayata döndürdü, Şaban ile birlikte sürekli bir hareket içerisindeydiler zaten. Onlara da helal olsun, lenslerin de etkisiyle ağlamadım… En tatlı uykularımdan birine daldım Orlando-Cleveland maçının devre arasında ama final haftasının hemen ardından gelen “o” haftayı yaşıyoruz, kafam fazlasıyla bulanık… O yüzden yazmak yerine fotoğraflara bırakıyorum sahneyi…



Roland Garros hakkında bir şeyler gelebilir, büyük sürprizler var. Güncel fotoğrafları koydum yukarıya, orada başrol Robin Soderling’de ama benim özel tebriklerim Phillip Kohlschreiber’e gitsin… Madrid’de bunun sinyallerini vermişti Rafael Nadal, fakat yine de beklediğimden erken bir veda.



Ivan Basso ve Carlos Sastre iddialarını kaybedip, özellikle bu sene sempatimi kazanmayı başarmış Danilo Di Luca da turun ortalarında işini zora sokunca Giro’ya yeterli ilgiyi gösteremedim. Ama Eurosport’un sadece bisiklet yayınlarında kumandanın dil tuşuna başvurmuyorum sanırım, ekrandakine çok güzel meze olan bir anlatım vardı Avellino-Mount Vesuvius etabında da… Aynı ikiliye denk gelirsem, Tour’a daha büyük bir sadakat gösterebilirim. Hadi bakalım…

Top Ten Ways To Make The U.S. Open More Exciting


10. Ten ball boys, nine uniforms
9. Extra point awarded for nailing opponent in the Adam’s apple
8. Ball replaced with ready-to-hatch ostrich egg
7. Uh, cookies?
6. Bring in some of them Olympic beach volleyball babes
5. Make Federer even more Federerer
4. Two words: ‘lectrified net
3. Players must begin match with blood alcohol levels of .10
2. Get Andy Dick to spice up the Gatorade
1. Even though she has no experience, put Sarah Palin in the finals

David Letterman – September 5, 2008


David Letterman’ın adı geçmişti sanırım önceki yazıların birinde… Aslında Comedy Central insanları Stephen Colbert ve Jon Stewart’ı daha ilgiyle izliyorum. Hakeza Conan O’Brien’ı da… Letterman’ın daha klasik bir tarzı var ve bazen sıkabiliyor beni. Jay Leno da böyle. Yine de yukarıdaki listeyi, spor ile ilişkisini de düşünerek koymak istedim buraya. Çoğu kişiye soğuk gelebilir, fakat güldürdü beni bir kısmı… 5 numara favorim. Bu arada Letterman’ın Maria Sharapova ile tenis oynamışlığı olsa da, motorsporları olayına daha çok bulaşmış. Hatta Indy Racing League’de başarıyla mücadele eden Rahal Letterman Racing takımının iki sahibinden biri. Böyle de gereksiz bilgi veririm…

Destansı Bir Şey


Başka bir şeydi bu seferki. Hayatımı alt üst etti mi? Etti, evet. Bir sürü işim varken dışarıda yapılacak, o 55 ekranın karşısına kenetlenip, bütün önemli işlerimi erteledim. Maçı izlemiş herkes bunun büyük bir fedakarlık olmadığını söyleyecektir. Haklısınız tabi de kilometreler ötesinde bile hayatın bu maç için nasıl durduğunu gösteren bir örnek olarak söylemek istedim. Net 5, brüt 7 saat. Zaten fotoğraflardan da anlaşılacağı üzere, bayağı gece çöktü Wimbledon’a tören sırasında. ‘Epic Battle’ olarak adlandırmış ESPN, az bile demiş açıkçası. Ben şu açıdan yaklaşayım. Tenise karşı her zaman soğuk olmuş birine bu maçı izletirsen, bu sporun müdavimi olacaktır.


Açıkçası tenisi TRT 3 ile seven kuşağın bir parçasıyım. Hiçbir spor dalında yapmadığı kalitede yayıncılığı gösterirdi TRT bu alanda. Şimdi bakıyoruz da, özel bir kanal olmanın zorluklarının da farkında olarak CNN Türk’ün bu sporun hakkını veremediğini söylemek çok da yanlış olmaz. Silverstone GP biraz sarksa, bu maçın başında gecikme yaşanmasa bu tarihi düellonun ilk setini belki de yakalayamayacaktık. Neyse bu başka bir yazının konusu. Teknik analize girmek de zor. Roger Federer’in daha iyi performanslarını görmüştüm birkaç sene öncesinde, ama Rafael Nadal’ın farklı bir seviyeye çıktığı maç olmuştur bu maç. Ama, Federer’in en büyük taraftarı olmasam da bugünkü klasından çok keyif aldığımı söylemeliyim. Nadal’ı bu seviyeye çıkaran da yine Federer’dir sonuçta.


Benim tenisteki idolüm Pete Sampras’tır, oyunu sevmemi sağlayan isimdir bu adam. Onun Andre Agassi ile olan çekişmesini yakalayan bir çekişme var bugün kort üzerinde. Özellikle Rafa’nın çim üzerinde kendini geliştirmesi sağladı bu çekişmeyi. 3 yıl kadar önce Federer’in Wimbledon’da finalde Nadal’a yenileceğini söyleseniz kahkahadan öteye gitmezdi tepkim. Nadal’ın çim kortta bunu yapmasına ihtimal vermezdim. Ancak o kadar kattı ki çim korttaki oyununa Nadal, inanmak imkansız. Bu düelloya Federer açısından da bakmak lazım. Andy Roddick’le, çerçöple final oynarken her şey daha kolaydı. Ancak, o Grand Slam yapmak için tek engel olarak gördüğü toprak kort oyununu geliştirmeye çalışırken, Rafa da çim üzerinde bir tehlikeye dönüştü. Toprak üzerine olan yoğunlaşmasının Federer’in servislerine getirdiği sertlik bugün yaptığı acelerle de ortaya çıktı zaten. Her ikisinin oyunu da bu rekabetten güç aldı ve bu gelişimlerin sonucunda bugünkü gibi bir şey izledik. “Maç” kelimesini kullanmama izin verecek kadar alelade bir şey değildi bu, destansı bir şeydi.


Her ikisine de teşekkür etmek lazım. Spiker Barış Kuyucu’nun söylediği en güzel şey, belki de tek güzel şey, şuydu ki bu maçı bir yerlere kaydetmeliyiz. Tenisten ne anladığımızı, nasıl zevk alabildiğimizi soran herkese verebilmeliyiz bu kaseti. Ve “Neden?” sorularına, “İşte bu yüzden” diyebilmeliyiz. Rafa’nın maç sonunda yaşadığı duygu boşalmasını, gidip ailesiyle kucaklaşmasını, annesini alkışlamasını, normal şartlarda yadırganacak bir şey yapıp İspanya Kralı’nın yanına kortun her yerini kullanıp ulaşmasını… İşte bunları gösterebilmeliyiz. Rafa’yı başta sevmezdim, sonra Federer’i yenebilecek tek isim olduğundan onun saflarına geçtim belki de. Bugün Goran Ivanisevic’ten sonra ilk kez o kortta duygularına ortak olabildiğim bir şampiyonu izledim onun sayesinde. Federer’in klasına lafım yok tabi ama Rafa’nın içtenliği benim daha çok hoşuma gitti. Roland Garros-Wimbledon ikilemesini yapabilen ilk isim oldu, Björn Borg’dan beri. Çim, toprak fark etmeden oyunu domine eden bu adama bir kez daha sonsuz teşekkürler. Hak etti de be! Maçı izleyemeyenlere şiddetle tavsiyemdir, bir şekilde izlemeleri. En olmadı, 4. sette tie-break sırasında durumu 8-7 Rafa lehine çeviren passing-shotı izlemelisiniz. Gerçi maçta çok daha fazlası vardı, ama o sayı size güzel bir özet sunacaktır.

McEnroe’ya Sorun


Williams Kardeşler’in sahneye ilk çıkışları 2001 US Open Finali idi. Kuşkusuz, bu final önceden kestirilmiş bir final değildi, 2000’deki Wimbledon Yarı Finali bazı şeylerin habercisi olsa da. Yaşanan sürprizin yanısıra bir tarih de yazılıyordu o gün. İlk kez iki siyah bir Grand Slam finalinde karşı karşıya geliyordu. 100 yılı aşkın bir süredir iki kardeşin final oynadığı da görülmemişti kort üzerinde. Yaklaşık 3 yıllık bir dominasyondan sonra her ikisi de kariyerlerinde bir adım geri gittiler. Özellikle Serena’nın yaşadığı sakatlıklar, onun hiçbir zaman en üst seviyeye geri dönemeyeceğine işaret ediyordu. Ancak Serena geçen sene ile birlikte hayat belirtisi göstermeye başladı yeniden. Bugün de nihayet bu ‘All-Williams Final’ klasiği tekrarlanmış oldu.


Klasik dedik ama hemen ilk finalin ertesinde kardeşler eleştiriye boğulmuştu. İkisinin de kazanma hırsını yeteri kadar ortaya koyamadığından yakınılıyordu. Gelmiş geçmiş en tatsız Wimbledon finallerinden biri ilan edildi 2002 Wimbledon Finali. 2003’ten bu güne özlettiler kendilerini yine de. Karşılığında aldığımız ise gelmiş geçmiş en keyifli finallerdendi bayan tenisindeki. Bayan tenisini pek de çekici bulmadığını defalarca belirtmiş John McEnroe maçın 3. sete gitmesini en çok isteyenlerden biri gibi davrandı. Ancak kazanan sırasıyla 7-5 ve 6-4 sonuçlanan iki setle Abla Williams oldu. Venus böylece üst üste ikinci, toplamda beşinci Wimbledon Şampiyonluğu’na ulaştı ki, önünde sadece iki efsane Martina Navratilova(9) ve Steffi Graf(7) var bugün itibarı ile.


Bugünkü maç özelinde ise Serena farklı bir psikoloji içerisinde göründü bana. İçten içe büyük bir arzu duyduğunu görmek mümkündü, ancak belki de önemli sayılarda oyununu tam anlamıyla sergileyememesinin etkenlerinden biri, serbest bırakamadığı bu duygulardı. Serena maç sonu basın toplantısında Venus’e karşı oynarken bir farklılık hissetmediğini, rakibinin o olduğunu unutabildiğini söylemiş. Bana hiç öyle gelmedi. Yıllar sonra ilk defa final seviyesine geri gelmiş bu kadının bu maçı istediğini daha çok göstermesini beklerdim ben kendi adıma. Bir de Serena’dan bahsediyorsak… Ama ace ve winnerlardan daha çok sayı kazanırken, daha az basit hata ve çift hata yapan taraf olmayı da başaran Serena, maçı kazanamadı. Gerilimin doruğa ulaştığı her anda doğru hareketi yapan Venus oldu.


Maç boyunca Venus’ün uyguladığı en alışılmadık taktik de muhtemelen Serena’nın servislerinde aldığı pozisyondu. Bayan tenisinin servis rekorlarını kırmış Serena’yla oynarken, bir adım kadar içeride servis beklemek pek akıl karı gibi gözükmeyebilir. Ancak bu taktik Serena’ya 9 ace kazandırmasına rağmen Venus’e büyük avantajlar sağladı. Servisi karşıladıktan sonra file önüne daha kolay gelebildi ve file önündeki başarısı kırdığı servislerdeki kilit noktaydı. Venus’ün bir diğer ilginç hareketi de, rüzgarı bahane ederek bir türlü kullanamadığı servislerdi. Rüzgarın serviste çok belirleyici bir etkiye sahip olduğu ortada, ancak Venus bunu çok sık tekrarladı. Bunu her yaptığında da Serena’nın konsantrasyonunu bir şekilde etkiledi bana kalırsa. Bu hareketi yaptığı sayılar ve takip edenlerinde Serena hiçbir varlık gösteremedi zira. Tabi ki Venus’ün başarısını gölgelemeyecek kadar küçük bir ayrıntı bu.


Venus’ün bu şampiyonlukla farklı bir seviyeye çıktığı ortada. Serena’nın kendini bulduğunu görmek de sevindirici. Ancak, her ne kadar aksini söylemiş olsa da ablasıyla oynamak onu kötü yönde etkiliyor gibi. Bunu bu günden sonra aşabilir mi bilinmez, ancak belki de en heyecanlı Williams vs. Williams finalini yaşattıkları için bu ikiliye minnettarım. Williams Kardeşler’in geri döndüğünü gören Maria Sharapova, Jelena Jankovic, Ana Ivanovic ve diğerlerinin kendilerine çekidüzen vermek için daha fazla sebebi var artık. Efsane McEnroe’nun finali özetleyen sözleri de son sözüm olsun o zaman…

“This is the most competitive match I’ve seen between them. For the first time, to me it looked like Venus wanted this match more.”