You’ve Got Robinho, You’re Going Down


Başlık benim çok da inandığım bir düşünceyi yansıtmıyor aslında. Sonuçta söz konusu genç bir adam ve henüz elimizde yeteri kadar veri yok. Ama Robinho’nun fena da başlamadığı Ada kariyerini çarçur etme eğilimi baş gösterdi bu hafta başında. Pazartesi günü Manchester City’nin Tenerife kampında olması beklenirken, aniden sırra kadem bastı genç Brezilyalı. Daha da ilginci, kişisel danışmanının dahi bu hareketin nedeninden bihaber olduğunu açıklaması. Robinho ise acil bir ailevi meseleden dem vuruyor, ancak bu teknoloji çağında Mark Hughes’un bundan haberdar edilmiş olması gerekmez miydi sorusuna cevabı yok… Robinho’ya yakın kaynaklar, çarşamba günkü Newcastle maçında oyuncunun sahada yerini alacağını ve İngiltere’ye döndüğünde her şeyi yoluna sokacağını yazmış olsalar da spekülasyonu seven Ada basını Robinho’nun bu davranışını Kaka’nın kararına yormuş durumda. Bir örneği de aşağıdaki karikatürde hayat bulmuş. Tıkla büyüsün… Hayır Robinho değil, o hiç yaşlanmayanlardan! Bu arada Mark Baba’ya da acıyorum, transfere henüz ilk aşamada şüpheyle yaklaşmıştı, bloga da taşımıştım o huzursuz ifadelerini hatta. İsteyen arşive geçebilir…


Manchester City hakkında bir blogda yazılabilecek en uzun yazıyı yazmıştım belki… Sonra Şeyh Mansour geldi, kağıtlar yeniden karıldı. Bu transfer döneminde insanları Kaka olayıyla oyaladılar, fakat gerekli yerlere takviyeler gecikti bana kalırsa. Christmas öncesindeki tepetaklak gidişten Felipe Caicedo ve Robinho’nun coşageldiği Hull City maçı ile birlikte biraz olsun sıyrılmışlardı ama lig tablosunda şu anda bulundukları konum kimseyi tatmin etmiyor. Sol beke yapılan Wayne Bridge takviyesi iyi bir hamle bana kalırsa, 10 milyon poundluk bedeliyle de güzel bir imza. Craig Bellamy’ye verilen 14 milyon pound ise biraz fazla gibi gözüküyor ilk bakışta, her ne kadar oyuncuyu çok sevsem de…


Sıradaki ismin ise Nigel De Jong olduğu konuşuluyor ki en dişe dokunur hareket de bu olur. Zira Gelson Fernandes bu ölçekte bir takımın orta sahasında yükü taşıyabilecek bir isim değil, Michael Johnson’ın sakatlığı da Citeh’ye çok yardımcı olmadı. Aslında şugar çocuk o… E takdir edersiniz ki, Temmuz ayında 2346. yaşını dolduracak Dietmar Hamann’la da zor. Vincent Kompany’ye iyi bir partner bulunması şarttı ve Hollandalı bu işi hakkıyla yerine getirebilir… Tabi Kaka olayı Şeyh’in motivasyonunu kırmıştır az da olsa. Hayatta paranın satın alamayacağı şeyler de var, MasterCard da yetmiyor… NBA blogu görünümünden biraz olsun sıyrılalım diye başladığımız bu hafiften zoraki yazıyı Levent Kırca usulü bitirelim: Bu Robinho’dan adam olmaz!

“It is important to underline that I did not return to Brazil because of the Kaka deal. He is one of my good friends and it would have been great to see him at Manchester City – but it had nothing to do with his decision to stay in Milan.”

I’ve Been Waiting So Long!


Dimitar Berbatov sonunda kırmızı formayı sırtına geçirdi, 4 yıl boyunca Old Trafford ahalisi için atacak gollerini… United hakkında uzun yazı yazma sıramı geçen haftaki Süper Kupa Finali sonrası savmıştım zaten. Durumun pek de iç açıcı olmadığı aşikar. Yine de bu transfer umut kapısını araladı bizler için. Zira Berbatov, White Hart Lane macerasının kimi dönemlerinde bu ligde kolay kolay rastlanmayan bir dominasyon koyuyordu sahaya. Fergie’nin onu geçen seneden beri istediği biliniyor, doğruya doğru takımda böyle bir oyuncunun eksikliği yıllardır hissediliyor. Tam olarak Ruud Van Nistelrooy Madrid yolcusu olduğu günden beri… Tevez-Rooney ikilisinden çok daha darbeli bir duo oluşturacak Dimi-Rooney ikilisi. Rakipler için… Bugün itibarıyla Carlitos’un sağ açığa kayması sürpriz olmaz, Monaco’da da benzer bir görevle sahadaydı zaten. Wayne Rooney biraz biraz eski günleri hatırlatabilirse mükemmele yakın bir forvet hattı bizleri bekliyor. Berbatov’un İngilizce’yi “The Godfather” izleyerek öğrendiği yönünde bir rivayet var. Yukarıdaki fotoğraftaki de o değil de Andy Garcia bence, hala ikna olamadım. Sahip olduğu karizmayla, tüm futbol dünyasında uyandırdığı saygınlıkla Manchester’daki ilk günlerinin çok zor geçmeyeceğini öngörebiliriz. Bir süre Nani yüzünden sigara seanslarını sıklaştırabilir belki ama uzun vadede ismini bu kulübün efsaneleri arasına yazdırması bile sürpriz olmaz benim için. Birçok kişiye göre Almanya’da çok fazla vakit kaybetti ama bugün bir futbolcunun genelde en verimli çağlarını geçirdiği bir yaş aralığında dünyanın en büyük kulüplerinden birinde olacağına dair imzayı attı. Bu takımı içine düşmek üzere olduğu çukurdan birisi çekip alacaksa, bu isim Dimitar Berbatov’dur. Güvenimizi boşa çıkarma aslanım!

“Joining Manchester United is a dream come true for me. I look forward to playing my part in helping this club win more honours in the years to come.”

Akşam Pazarı


Geçtiğimiz haftalarda blog aleminin Manchester City ile ilgili yazılmış en uzun sezon öncesi değerlendirmesini yazmıştım belki de. Demiştim ama kendi kendime de o zaman, gereksiz uzun diye. Bugün itibarı ile de resmen çöpe gidiyor o yazı. Biz Martin Petrov, Stephen Ireland, Elano falan derken aynı bölgede oynayabilecek Shaun Wright-Phillips ve Robinho gibi iki önemli marka geldi Manchester Şehir Stadyumu(!)’na… Wright-Phillips kulübe çok da yabancı sayılmaz, zaten yerini yadırgamadığını ilk haftadan gösterdi ve üretime başladı. Aslında City beklediğim kadar sancılı başlamadı sezona. Son yazımın üstüne Valeri Bojinov’un müzmin sakatlığının nüksettiği haberi gelmesine rağmen… Sözü gelmişken acıyorum bu adama. GOAL okuyanlar çok daha yakından tanır Bulgar oyuncuyu. Kristian Borell sağolsun, Lecce’deki tüm gençler gibi Bojinov da elimize doğdu. Borell fazlaca abartırdı tabi, sonuçta bu şahıs Cristian Ledesma’dan bahsederken de Diego Armando Maradona’yı dinliyor gibi hissedersiniz. Ama Fiorentina’ya transferiyle birlikte hayatımıza daha fazla girmiş ve günden güne Borell’in övgülerini hak etmiştir fazlasıyla. Yazık oldu gerçekten, bilmiyorum kariyeri toparlanabilir mi artık… Darius Vassell’in de sakatlanmasıyla bundan önceki yazıda çok da ümitle bahsetmediğim yeniyetmelerle çıktı birkaç maça Mark Hughes. Olmadı tabi, olması da beklenemezdi.


Takım UEFA Kupası’nda da güven vermedi, ancak penaltılarla geçebildi Midtjylland’ı. Ama asıl sıkıntı Thaksin Shinawatra merkezli belirsizlikte yatıyordu. Thaksin’in kulüpteki geleceği halen belirsiz sanıyorum, ama Arabistan’dan gelen yardımla transferin son demlerinde kulübün elinin çok güçlendiği ortadaydı. Hughes’un çok sevmeyeceği bir metodla piyasadaki her büyük isme saldırdılar. Dimitar Berbatov’a 30 milyon £ verileceği konuşuldu önce, bu teklif Dimi’den ret yedi anlaşılan. Zaten Berbatov sürekli değiniyordu daha büyük bir kulübe gitme vakti geldiğine. Manchester City’nin Tottenham Hotspur’den büyük olduğunu söylemek birçok kişiden tepki alır sanırım. Sözünün arkasında durdu ve Old Trafford semalarını tercih etti. Aslında Abu Dhabi şirketi daha önce devreye girse fiyatı çok sansasyonel boyutlara da ulaşabilirdi, işin içine United’dan yana kuyruk acısı olan Real Madrid’in de dahil olduğunu da düşünelim… Dimi 30.75 milyon pounda imza attı, alternatifi Robinho’ya City 32.5 milyon pounda imza attırırken. Robinho’nun imzası da Ada’nın yeni transfer rekoru oldu böylelikle.


Robinho biraz ‘futbol soytarısı’ dediğimiz sınıfa girer aslında. Ama böylelerine de ihtiyaç vardır kanımca. Evet, hala… Real Madrid’de, önyargı gözlüklerini kuşananlar çok fark etmemiş olsalar da, iyi dönemleri de oldu. Kanat bölgesine hapsedildiği dönemde yaşadığı sıkıntıları da düşünürsek daha efektif kullanılırsa Real performansını aşmasını beklemek çok da saçma olmaz sanırım. Tabi İngiltere’nin en pahalı oyuncusu olmayı hak ediyor mu diye sorarsanız güler geçerim ancak. Yine de o, Arap amcaların tasarrufudur. Ben Jo’yu destekleyici bir rol alacağını, bu misyonun da nispeten hakkını vereceğini düşünenlerdenim. Kanatlar da Petrov-Elano-Ireland-SWH gibi oha derecesinde bir dörtlüye emanet. O bölgede istediği kadar yapsın rotasyonu Mark Baba… Sağ beke gelen adamımız Pablo Zabaleta’dan da bahsetmemek olmaz, Hollanda’dan beri bekliyoruz. İşte o sonraki adımı atma zamanı onun için. Ben Nedum Onuoha’yı da tutuyordum gerçi ama Vedran Corluka’nın yerini alabilecek en doğru isimlerden biriyle imzaladı Man Citeh. Tıpkı Corluka gibi gidip dönmediği zamanlar da olacaktır gerçi, neyse hiç gidememekten iyidir. Öyle olmasa Tal Ben Haim’i koyarsın zaten…


Bu arada Espanyol’un da sağ bekteki boşluğu, son yıllarda Anfield’da yedek kulübesinden kombine almaktan ileri gidememiş Steve Finnan ile doldurma amacında olduğunu söyleyelim. Ters yönde bir transfer yapmış Albert Riera’nın halefi ise Sporting Lisbon’dan hatırlayabileceğiniz Nene. Riera ve Zabaleta’dan gelen paranın harcandığı asıl adam ise Anderlecht’te savunmanın göbeğini Roland Juhasz ile paylaşan, onu bile iyi gösterebilen Nicolas Pareja. Çiçeği burnunda olimpiyat şampiyonundan beklenti had safhada. Sanırım bu beklentilere de cevap verebilecek. Albert Riera’yı ise bekleyip görmek lazım, UEFA Kupası Finali’nde Sevilla’ya karşı oynadığı futbolun tadı hala damağımızda. Bu arada hastası olduğumuz Mark Hughes’un Robinho transferi sonrası açıklamalarıyla bitirelim. O parayı ona verseler şampiyonluğa oynayan bir takım kurardı belki ama nankörlük etmenin anlamı yok diye düşünmüş olsa gerek, Robinho’dan da umutlu…



“If you can add the quality of the likes of Robinho then immediately the whole team has a lift, a positive lift. He is an exceptional talent and opposition teams are going to fear him.”

If we’re going to get to the places we want to get to we are going to have to compete against outstanding teams. We have to attract world-class players and that is what we have done.”

“It’s a huge statement of intent. A lot of credit has got to go to Dr. Thaksin for being able to bring the Abu Dhabi company to the table and this huge investment that is going to go forward. They wanted to present something to the people of Manchester and they have been able to do that.”

Leningrad’dan Gelen Süper Güç


Staj nedeniyle yoğun geçen bir süreçte pek uğrayamadık buralara. Dün geceki Süper Kupa Finali’nden biraz bahsetmeden olmaz. İyi bir Manchester United taraftarı sayılırım, kendimi bildim bileli desteklerim ama bugünkü durumdan çok da memnun olduğumu söyleyemem… Paul Scholes, Ryan Giggs ve Gary Neville gibi efsaneler son demlerini yaşamaktalar. Bunlara Edwin Van Der Sar’ı eklemek de çok yanlış olmaz, konu geçkin yaş olacaksa. Neville üç senedir falan kurdun kocamışını oynuyor zaten, hızını tamamen kaybetti ve savunmada da çok fazla hata yapıyor hamlelerindeki gecikmelerden dolayı. Ben zaten çok da sevmezdim Neville’ı, uzun süre hak etmemesine rağmen milli takımda oynadığını da düşünmüşümdür. Becks’in en iyi arkadaşı olması da buna yardımcı olmuştu belki de. Giggs ve Scholes ise benim onayıma ihtiyaç duymayan, United taraftarının kesinlikle sırtını çeviremeyeceği isimlerdir. Ancak ikisinin de eski günlerinden çok uzakta olduğu ortada. Aslında Sir Alex Ferguson bu durumun farkındalığını en çok hisseden adam belki, ama Malcolm Glazer’ın maddi açıdan onun isteklerine karşılık vermediği bilinen bir gerçek uzun süredir. Zaten Glazer ismi gündeme ilk düştüğünde United taraftarı çekincesini göstermişti, sokağa çıkıp tepkilerini de koydular. Tabi büyük bir galeyan içerisinde cereyan etmedi bu tepki, İngiliz asaleti çerçevesinde tamamen. Bugün sıkıntılı bir süreç var sonuç olarak, Fergie de durumdan rahatsız. Blogun altına da iliştirdim United’ın sakatlar listesini, ama sıkıntı bundan ibaret değil. Başkanın da yoğun çabalarıyla kesintiye uğramış bir yeniden yapılanma var ortada. Bunların sonunda Ferguson da ceketini alır giderse, United efsanesi zirveyi gördükten çok kısa bir süre sonra bir çıkmaz içinde bulabilir kendisini…


Dün geceki maç bunun ilk habercisi değildi tabi. Kulübün benim tanık olabildiğim tarihinde böyle bir transfer sezonu geçmedi. Son 2-3 haftaya kadar dolaşan bir dedikodu bile yoktu ortada neredeyse. Dimitar Berbatov’a Old Trafford yolu gözükebilir ama bu takviyenin yeterli olduğunu düşünmüyorum, öncelikli olduğunu da. Gerçi Wayne Rooney de kendi içerisinde bir Fetret Dönemi yaşıyor, Dimi’nin gelişi işin ciddiyetini kavramasını sağlayabilir. Hiç değilse o hırsını tekrar sahada görebildik Monaco’da, ama hala formsuz. Formda olan tek isimse partneri Carlos Tevez idi. Aslında partneri de sayılmaz pek, sağ açık bölgesini kotaramayıp sürekli içeri kaçan son dönemin sürpriz golcüsü Darren Fletcher’ın boşluğunu doldurdu daha çok. Carlitos’un tek başına yenemeyeceği bir rakip vardı ama karşıda, kupa hak eden tarafa gitti dolayısıyla. Michael Carrick’in gelişi biraz nefes aldırabilir bugün en çok sırıtan bölge olan orta sahaya. Ferguson’ın Scholes inadından vazgeçip Anderson-Carrick ikilisine dönmesi gerekiyor tabi bunun için. Gerçi Anderson’u da beklediğim gibi bulmadığımı itiraf etmeliyim, Pekin pek yaramamış… Geçen sezon Scholes’e yapılan jest güzeldi, takım son final gördüğünde o başarıda büyük payı olan Scholes efsanevi finalde Bayern’e karşı sahaya çıkamamıştı. Bu yüzden de Fergie’nin planları sezon sonunda Şampiyonlar Ligi Kupası için sahaya çıkıldığında Scholes’ü sahaya sürebilmek için hazırlanmıştı en başından. Hoş da oldu bu jest, sezon rüya gibi bir sonla kapandı herkes adına. Ama Scholes başka bir gurur yaşıyordu. Barcelona’ya attığı golden sonra Scholes aleyhine söylediğim her şeyden sonra ufak bir vicdan azabı çekiyorum, itiraf etmeliyim. Yine de gerçekleri konuşmak lazım. Giggs’in durumu da çok farklı değil. Takımın tek güvencesi Van Der Sar-Vidic-Ferdinand üçgeni aslında, onlardan da Sırp olanı “I will never stay to live in England, that’s for sure” diye buyurmuş geçen hafta içerisinde, İsmail de söz bırakmamış bize. Tabi bir de Cristiano Ronaldo meselesi var, aslında durum pek öyle olmasa da herkes ilk kıvılcımı onun yarattığını düşünüyor. Bugün her United seveninin farkında olduğu kötü gidişatı Ronaldo’ya bağlamak çok doğru değil dediğim gibi ama yaptığı büyük bir eşeklikti. Ben Ferguson’a hayatı boyunca kölelik etse borcunu ödeyebileceğini düşünmezken, bu yaptığı üstadda soğuk duş etkisi yaratmıştır haliyle. Hatta bu yazın en büyük kurbanı da Nani olmuştur belki, bir başka çingeneye aynı yoğunlukta bir emek harcamadan önce bir kez daha düşünecektir çünkü Sir. Nani’nin dün geceki oyunundan sonra o bölgeye direkt Park Ji-Sung’u monte edip yoluna devam etmesini de çok fazla yadırgamazdım. Dün aldığı nefes zarardı kendisinin… Bu arada Nani’yi her gün daha çok benzetiyorum Michael Jackson’ın gençlik yıllarına, yalnız da değilim gördüğüm kadarıyla.


Tüm bunlar sonunda kabul etmeyi hiç istemesem de, Chelsea’nin kolaylıkla şampiyonluğa ulaşacağı gerçeği önümde duruyor tüm soğukluğuyla… Roman Abramovich bugünse Gazprom sponsorluğundaki, yani gizli başkanlığını yürüttüğü Zenit için seviniyor muhtemelen. Tabi United’ın kötü durumundan, kurtarıcı olarak Wes Brown ve John O’Shea gibi isimleri sahaya süren bir takımdan bahsettik ama bu Zenit’in başarısını gölgelemesin. Zaten Rus futbolu ile ilgili yıllardır hep olumlu konuşuyorum. Hatta son şampiyona öncesi Andrei Arshavin’in yokluğunda hayatta kalabilirlerse Rusya’dan en az yarı final beklediğimi de yazmıştım grup analizlerinde, o da okuyan birkaç arkadaşa desteksiz gelmişti. Dün yedekten geldi Arshavin, bu yazın şanssız isimlerinden Pavel Pogrebnyak ise sahnedeydi. Turnuvada değerlerini katlayan ama takımda kalan birkaç Rus daha vardı Stade Louis II zemininde. Ama farkı asıl yaratan isim Anatoliy Tymoshchuk idi galiba. Gerçi ben Igor Denisov’u da çok beğendim, ama Tymoshchuk da orada Mircea Lucescu’nun yanlış ön libero seçmeyeceğinin canlı kanıtı olarak duruyordu basbayağı… Yeni transfer Sébastien Puygrenier de takımın geçen sezon nispeten zayıf görünen savunma bölgesine ilaç olacak gibi. Transfer rekortmeni Danny de iyi sinyaller verdi. Ama o paranın altında ezilmemesi lazım. Gerçi büyük bir baskı hissedeceğini de sanmıyorum, zira bu meblağlar Avrupa için çok uçuk gözükse de Rus pazarında paranın çok da bir önemi yok. Aslında Danny’nin durumu, bizim Carrick’inkine benziyor biraz. İnsanlar sıkılmadan Carrick’in kontratını konuşuyor hala, o kadar para etmeyeceğini söylüyor. Evet, belki Carrick o kadarlık bir adam değil ama piyasada daha iyi bir alternatifi yokken yapılmış çok yerinde bir transfer bana kalırsa. Geldiği günden beri de büyük bir iş disipliniyle yetenekleri ölçüsünde görevini yapıyor. Geçen seneki dublenin de bence baş aktörlerindendi, ama yine de çok fazla takdir görmedi. Neyse, Danny de iyi topçu olacak yani. Arshavin’in durumu da Rus futbolu için çok önemli… Arshavin gibi isimlerin ligde tutulabildiği gün, Rus liginin de artık elit ligler arasında olduğundan bahsedebiliriz kolaylıkla. Roman Pavlyuchenko’yu tutamadılar biliyorsunuz. Arshavin’in de Ada’nın yolunu tutması çok büyük bir sürpriz olmaz.


Manchester United yerel lig için endişe duyadursun, bir Rus kulübü gelip onlara diş gösterebiliyor. Fergie’nin en büyük önceliklerinden biri Süper Kupa değildi evet, geçen hafta kazandığı Community Shield’ın da çok bir önemi yoktu aynı paralelde. Ama, geleceğin çok parlak görünmediği ortada, ben buradan öyle görüyorum en azından. Öte yandan Zenit de Real Madrid ve Juventus gibi devlere selamı çaktı sanıyorum bu kupayla. İlk bakışta bir D Grubu kadar etkileyici gözükmese de, Zenit ve hatta BATE Borisov’un H Grubu’nu da fazlasıyla karıştıracağını düşünenlerdenim. Real Madrid’i bilmem de Juventus’a bu sefer ismi yetmeyebilir…

Manchester United XI vs. Zenit St. Petersburg:
1 Van Der Sar
2 Neville – 15 Vidic – 5 Ferdinand – 3 Evra
24 Fletcher – 18 Scholes – 8 Anderson
32 Tevez – 17 Nani
10 Rooney

Mark Hughes İmzası


Yeni sezonda Galatasaray Cafe Crown’ı bekleyen sıkıntılara değinirken, antrenörün takımına kendi oyun karakterini dikte etmesinin öneminden de dem vurmuştum. Oyunun adının futbol veya basketbol olmasının pek bir önemi yok aslında, bunu başarabilen bir adamdan ve takımından söz edeceğim bu yazıda: Mark Hughes. Kendisi bir Manchester United efsanesi olur, özellikle takımın müzesindeki FA Cup sayısına bayağı bir etkisi olmuştur. Futbola aşık bu adam, 39 yaşına kadar da yer buldu Premier League’de. Son durağı Blackburn Rovers’ta, ilk menajerlik deneyimini de yaşadı kulüp bazında. Başarılı da bir deneyim. Galler Milli Takımı ile olan macerası da başarılı bir maceradır aslında. Uzun yıllar adını duyamadığımız ülke onun yönetiminde Euro 2004 için baraj maçı oynama hakkı kazanmıştı, hiçbir iz bırakamayan Rusya’dansa onları Portekiz’de görmeyi tercih ederdim ben.


Son olarak da Manchester City’ye imza attı bu yaz Hughes. Beni de çok mutlu etmedi tabi bu imza, bir United taraftarı olarak. Hughes’un menajerliğine de çok saygı duyarım. Tugay Kerimoğlu, David Bentley, Brad Friedel. Hepsini sevmişimdir, ama geçen yıl Blackburn’ün başarılı olmasını bu kadar şiddetli biçimde arzu ettiysem bunun nedeni Mark Hughes’tur muhtemelen. Blackburn’de işler daha kolaydı tabi, şu anda sırtında daha büyük bir yük taşıyor. Taylandlı kulüp başkanı Thaksin Shinawatra’nın varlığında para, City için sorun olmaktan çok uzak. Ama o para doğru değerlendirilmediğinde pek bir anlam ifade etmiyor, bunu Sven-Göran Eriksson gösterdi bize geçen sezon. City taraftarı Luiz Felipe Scolari’yi takımın başında görmek istiyordu aslında. Fakat Big Phil bir başka maviyi seçti. Ancak Hughes ismi de genel olarak olumlu karşılandı, zira en çok saygı duyulan isimlerden biridir kendisi Ada’da. Ama kimse şüphe duymaktan kendini alamıyor, çünkü Hughes’un kariyerinde hiçbir zaman böylesine büyük bir sorumluluk olmadı. City’nin ve Başkan Shinawatra’nın ilk hedefleri tepedeki dörtlü arasına girebilmek ve Şampiyonlar Ligi oynamak. Bu sezon ise UEFA Kupası ile yetinecekler. Aslında ‘yetinmek’ doğru bir kelime değil gibi pek, zira bu kupaya bir sportif başarı sonucunda gitmiyorlar zaten. Premier League’de Fair-Play sıralamasında ilk sırayı alan ekip de UEFA Kupası yolunu tutuyor, City bu kontenjanı kullanacak, bu yolda ilk rakipleri perşembe günü Midtjylland olacak. Bu arada maç NTVSpor’da…


Manchester City XI vs. AC Milan:
1 Hart
4 Onuoha – 26 Ben Haim – 2 Richards – 3 Ball
11 Elano – 6 Johnson – 19 Gelson – 15 Garrido
12 Vassell – 9 Bojinov

Bu sınav öncesi en ciddi testi cumartesi akşamı yaptılar, karşılarında AC Milan vardı. City of Manchester Stadium’da 90 dakika boyunca futbolu düşünen tek ekip evsahibiydi. Yukarıdaki onbirle çıktılar sahaya. Tabi Milan’ın daha ciddi eksikleri vardı City’ye göre. Ronaldinho ve Pato’nun Pekin’de olması yeni sezonda hücum organizasyonlarının neye benzeyeceği konusunda bir fikir edinmemizi engelledi. Sadece 1990 doğumlu Alberto Paloschi’nin geleceği konusunda fazlasıyla ümitvar olduğumu söylemeliyim, bu çocuğu izleyin! 45 dakikada çok güzel bir tat bıraktı ağzımızda, aynı sürede benzer bir işi yapabilen bir diğer isim de City’den Kelvin Etuhu idi. Nijeryalı ise 1988 doğumlu, top hakimiyetini biraz geliştirebilirse yeni nesil orta saha oyuncularından biri olabilir. Tarzı itibarıyla Ryan Babel’i andırıyor, ama daha ziyade sağ kanatta oynuyor kendisi. Etuhu dışında şans bulan isimler ise pek ışık vermedi City adına, zaten muhtemelen antrenman oyuncusu olacaklar sadece. Sakat olan Benjani Mwaruwari ve Pekin’de altın için mücadele eden yeni transfer Jo dönünce ikinci yarıda oyuna giren genç forvetlere çok iş düşmeyecektir zira. İsimlerini analım yine de: Ched Evans ve Daniel Sturridge. Bir diğer eksik de Martin Petrov’du tabi. O bölgede çok daha savunmaya dönük bir oyuncu olan Javier Garrido oynadı, gerçi Mark Hughes böyle bir oyuncuyu tercih ederse de şaşırmam kanatların birinde. Bu arada yukarıda Valeri Bojinov’un vurduğu top gol oluyor, hem de çok güzel bir biçimde. İzlemeniz tavsiye olunur…


Bojinov’un gerek bu golüyle, gerekse de oynadığı futbolla sakatlığın etkilerini tam anlamıyla üzerinden attığını göstermesi hoş bir gelişme City cephesinde. Bojinov-Benjani ikilisi bu ligin en kaliteli forvet hatlarından birini oluşturmaya namzet. Bu çerçeveden bakılırsa yeteneği tartışılabilir Jo’ya 19 milyon pound vermek çok akıllıca bir iş gibi gelmedi bana. Başkan Thaksin’in sağlam cukkasından çok bahsettik ama bu transfer döneminde toplam 25 milyon pound çıktı kasadan. Geri kalan 6 milyon pound da Tal Ben Haim için… Onun hakkında bir görüş edinmek için geçtiğimiz sezonki Liverpool-Chelsea maçına bakmak lazım. Yanından süratle geçen Fernando Torres’e el sallamakla yetinmişti kendisi, sever böyle şeyleri. Yine de ilk maçında beklediğimden sağlam gözüktü, belki de baskıyı sevmeyenlerden biriydi. Gerçi ben Bolton’dayken de beğenmezdim onu, nereden bakarsan bak kötü transfer. En azından Micah Richards ve Richard Dunne’ın oluşturduğu müthiş uyumu tehlikeye düşürecek bir isim değil. Sağ bekte Euro 2008 ile birlikte iyi de piyasa yapan Vedran Corluka’nın takımdaki akıbeti hala belirsiz. Juande Ramos’un hedeflerinden biri kendisi, Pascal Chimbonda’yı gönderirken de bunu düşündüğü söyleniyor. Yine de çok fazla endişeye gerek yok, zira Nedum Onuoha o bölgede çok iyi top oynuyor geçen seneden beri.


Peki orta sahada nasıl bir formül uygulayacak Hughes? Geçen sezon Bentley’e biçtiği rolün bir benzerini de Elano için düşünebilir Hughes. Anne karnından sakat doğan arkadaşlardan Elano, ABD’de böylelerine injury prone deniyor. Ama sağlıklı olduğunda neler yapacağını bu forma altında gösterdi henüz geçen yıl. Sol kanatta ise Martin Petrov’u aradı gözler cumartesi günü, takım onla oynamaya alışmış zira. Garrido daha çok sol bekte kullanılan bir isimdi. Cumartesi de Michael Ball ile arkalı önlü oynadılar, kim bek kim açık karar vermek zordu. Her ikisi de defansif yönleri ön plana çıkan isimler. Hughes Rovers’ta genel olarak Morten Gamst Pedersen’i oynatırdı orada, ama zaman zaman da savunması olan isimlerle takviye ederdi orta sahayı o bölgeden. Yine de Petrov’u kullanması olası, orta sahanın ortasında ise Gelson Fernandes’in abartıldığını düşünenlerdenim. Bu yaz benim gibi düşünenlerin sayısı artmış olsa gerek, İsviçre formasıyla kaybolanlardandı zira. Geçen sezon attığı sürpriz gollerle dikkat çeken Michael Johnson ise sağlam bir orta saha oyuncusu, TSL comparison olarak Serdar Kurtuluş’u verebilirim kendisi için. Bence yeri garanti olması gereken bir isim. Yine de Gelson’un yerine birinin bulunması lazımdı. Hem Ben Haim’den, hem de Jo’dan daha gerekli bir hamle olurdu bu. Şimdi yine Dietmar Hamann’a mecbur kalabilirler ki bunu istemeyiz.


Forvet bölgesinde kafamdaki ideal ikiliye değinmiştim. Milan maçındaki sakatlığı ciddi gözükse de Darius Vassell, Jo ile birlikte yedek kulübesinden katkı verebilir. Yıllardır oyuncular geliyor, gidiyor ama Vassell bir şekilde forma buluyor, birisi üzerine “Tehlike anında camı kırınız” yazsa isabet olur aslında. Hughes’un başını ağrıtan isimlerden bir diğeri de geçen sene renkli basının gündeminde zaman zaman David Beckham’ı bile sollayan Stephen “Problem Kid” Ireland. Kendisi İrlandalı olur, Matt Holland da İrlandalı ama karışmasın. Hughes kendisiyle uğraşmak istemiyor sanırım. Bir futbolcu yukarıdaki fotoğrafı verdiği an yedek kulübesinden bir başkası 4. hakemin yanına gider bir Mark Hughes takımında. İrlanda Milli Takımı’na da uzun zamandır çağrılmıyor, buna neden olan konu da eğlenceli aslında bir gün onu da yazarım tamamen ayrı bir yazıda. Ireland’in çok talibi de yok aslında ki bence Premier League’de oynayabilecek bir yetenek. Joey Barton’ı bile isteyen varken bu ligde, o işsiz kalmaz. Olmadı Roy Keane kucak açar kendisine, Sunderland Rehabilitasyon Merkezi’nin yolunu tutar. Vedran Corluka da değerini bulursa satmaya meyilli Hughes, belki o parayla bir ön libero almak yerinde olur, ama hala forvet oyuncularının adı geçiyor basında. Bilmiyorum neler olur ama bu takım Eriksson’un takımından fazlasını başaracak. Geçen sezon lige müthiş bir giriş yaptıklarında çok mutlu olmuşlardı, belki bu tekrarlanmaz ama sezonu çok daha sağlam bitirebilirler. Ireland gibi soytarılardansa, Bojinov gibi sağlam adamlarla iş yapmayı tercih eder zira Mark Hughes.

Keano Anfield’da


28 yaşında olduğuna inanması zor. CM’yi hayatımızın merkezine koyduğumuz, sevgiliden ayrılma sebebi yaptığımız yıllarda Wolverhampton formasıyla dikkatimizi çekmişti sanal mecrada. Coventry City, Inter, Leeds United derken 22 yaşında beşinci kulübü olan Tottenham ile imzaladı Robbie Keane. White Hart Lane onu sevdi, o da White Hart Lane’i. Ancak bu sezon Rafa Benitez’in bir numaralı hedefi olunca Londra’da kalması zorlaştı. Juande Ramos para konusunda çok derdi olmamasına rağmen oyuncularını tutmakta zorlanıyor. Dimitar Berbatov’un da Sir Alex Ferguson’ın gündeminde olduğu bilinmekte. 18 milyon pounda Liverpool’a kaptırdığı Keane ilk büyük fire oldu onun adına. Belki yeri Giovani Dos Santos’la doldurulabilir, ama eğer Dimi de yolcuysa yeni bir isim şart.


Keane’e dönecek olursak benim beğendiğim bir oyuncudur, Rafa’nın da bu tip oyunculardan hoşlandığını biliyoruz. Golü koklayan bir adamdır, doğru yerde doğru zamanda olmuştur hep. Bununla birlikte gençlik yıllarında sıkça eleştiri konusu olan son vuruşları da gelişti yıllar geçtikçe. Tek vuruşu en iyi yapan oyunculardan biri hatta bana kalırsa. Kariyerinde Liverpool gibi bir takım olduğunu söylemek zor, Inter’de çok kısıtlı şans bulmuştu zira. Ronaldo’nun sakatlığında Christian Vieri’ye partner arayışında Inter’in en güvendiği isimdi belki de Robbie Keane, ancak birkaç maç etkisiz kalınca medyadan büyük eleştiri aldı. Bobo’nun partneri de ne o, ne de Hakan Şükür olabildi o yıl. Emektar Ivan Zamorano’ya dönüldü yine. Tottenham son yıllarda orta sıra takımı görüntüsü çizse de Ada’nın en büyük kulüplerinden biridir şüphesiz. İşte bu kulüp Robbie’ye değer verdi, o da bir aidiyet duygusu hissetti kariyerinde ilk kez. Geçen sezon FA Cup’taki başarıda da başrollerden biri Robbie’ye aitti, sene sonunda ise Ramos’la yaşadığı sürtüşmeyle manşetleri süsledi daha çok. 28 yaşında ikinci büyük patlamasını yapabilmek için çok büyük bir fırsat geldi önüne. Her ne kadar önümüzdeki sezon Tottenham’ın parlak günlerine dönmesi yönünde büyük bir beklenti olsa da, Şampiyonlar Ligi’nin gediklisi Liverpool’dan gelen teklifi geri çevirmek kolay olmazdı.


Olmadı da, Rafa ilk hedefine ulaştı. Sırada Gareth Barry mi var, yoksa Xabi Alonso takımda mı kalacak? Bunu bekleyip görmek lazım. Ancak Ryan Babel ve Dirk Kuyt’un kanatta da kullanılabileceğini düşünürsek forvet bölgesinde hem zenginlik, hem de bir çeşitlilik sözkonusu Liverpool’da. Gerçekten 4 isim de farklı güçlü yanlara sahip. Yine de bence savunmada Premier League’de zirve yarışına ortak olabilecek bir görüntü çizmiyorlar. John Arne Riise’nin yerine Philipp Degen geldi falan da Martin Skrtel, Jamie Carragher ve Sami Hyypia ne kadar yeterlidir, zamanla göreceğiz…

West Brom Kalıcı Olmak İstiyor


Premier League yeni bir Cech daha kazandı: Marek Cech. Kendisi benim çok da parlak olmayan anılarımı tazeledi, o yüzden biraz kırgınım. Ekim ayında, kasvetli bir İnönü gecesinde Beşiktaş’ın baskısından iyice bunalan Porto’da Tarik Sektioui’nin yerine girmişti oyuna, orta sahayı da toparlamıştı biraz olsun. Gol umudun Federico Higuain olunca, bu amaca ulaşman çok da kolay olmuyor. Nitekim 90. dakika gelmiş çatmış, Beşiktaş gol kaydına muvaffak olamamıştı. Yeni Açık’taki koltuğumdan kalkıp çıkış kapısına doğru ilerliyordum, maç bitmeden bunu yapmaya koyulmam içimdeki kötü hislerin göstergesiydi. Golleri kaçıran taraf biz olmuştuk daha çok, ama hala gol yemekten korkuyor, maçın o şekilde bitmesini umuyordum. O anda İnönü semalarında dolaşan sahipsiz bir top gördüm. Avrupa Kupası’nda bir Türk takımı maç yapıyorsa bu iyiye işaret değildir. Nitekim bu öngörü yanılmadı ve Ricardo Quaresma hiç beklemediği bir anda golle buluştu. Bense aza kanaat etmenin de yetmediği bir an yaşıyordum. Neyse ki bağışıklık var, oturup ağlardı başka takım taraftarı olsa.


İşte o Marek Cech yok pahasına gitmiş West Bromwich Albion’a. WBA, son dönemde mekik dokur oldu iki lig arasında. 2002’den bu yana dördüncü Premier League sezonuna hazırlanıyorlar şu anda. Kulübün mali durumu pek iç açıcı sayılmaz, bu nedenle gözden düşmüş oyunculara rağbet ediyorlar daha çok. Aston Villa’da beklentileri karşılayamayan Luke Moore’la 3 milyon pounda anlaştılar bu doğrultuda ilk iş olarak, geçen sezonun sonunu WBA’de getirmişti zaten. Savunmaya Heerenveen’den yapılmış ilave Gianni Zuiverloon da önemli işlere imza atabilir. Heerenveen’den babam çıksa yerim, affedersiniz. Sevdiğimiz, saydığımız Vliegende Nederlander de güzel değinmiş konuya vesselam. Curtis Davies’in Aston Villa’da geçen sezonun sonunu çok iyi oynaması ve Martin O’Neill’ın bu oyuncunun bonservisi için 8 milyon poundu gözünü kırpmadan vermesi piyango gibiydi WBA için. Ancak o para da yavaş yavaş suyunu çekti. Moore’un yanına vasat bir forvet daha ekleyip kapamasını bekliyordum transferi Baggies’in. Konuşulan isimler de Marcus Bent ve Shola Ameobi idi. Tam West Brom’un adamları yani.


Derken, bir anda Cech ismi düştü gündeme ve sadece 1,4 milyon pounda imzayı attırmayı başardılar Slovak oyuncuya. Benim beğendiğim bir oyuncu, takip etme fırsatı bulabildiğim kadarıyla. Sol bekte de forma giydi zaman zaman ama savunma ağırlıklı bir takımda bekten ziyade açık olarak görmemiz daha olası onu. Hatta ön libero görevini başarıyla yürüttüğünü de gördük, duyduk Slovakya Milli Takımı’nda. WBA’in birkaç takviyeye daha ihtiyacı olabilir, özellikle de istikrarsız Moore’un yanına. Ancak özellikle Davies transferinden gelen para onları yeni gelenler arasında en aktif takım yaptı transfer piyasasında. Hull City’nin Geovanni transferi var elle tutulur, belki bir de George Boateng. Stoke City’de o da yok. Yani yeni gelenler arasında bir takım kalacaksa o takım Baggies olacakmış gibi. Tabi Premier League bu, üst sıralarda olmasa bile alt sıralarda her zaman sürpriz var.

Kapo ve Bruce Bir Kez Daha


Geçen sezon uzun bir süre ligden düşme korkusu yaşayan Wigan Athletic ikinci transferini de resmiyete kavuşturdu. Steve Bruce, Daniel De Ridder’ın ardından ikinci imzayı da bir Birmingham City oyuncusuna, Olivier Kapo’ya attırdı. Kapo, Bruce’un favori oyuncularından biri. Geçen sezon görevi bırakana kadar vazgeçemediği isimlerdendi Birmingham’da. Onun halefi Alex McLeish içinse Kapo, Mauro Zarate’nin de kulübe gelmesinden sonra 60. dakikadan sonra başvurulacak adamdı. Zaten takım küme düşünce Kapo’nun transfer olması bekleniyordu. Haber gecikmedi ve 3,5 milyon euroya Latics’e, eski hocasının yanına geçti Fransız. Auxerre’den Juventus’a geçtiğinde çok umut besliyordu İtalyanlar. Olmadı, kiralık sözleşmelerle geçen Monaco ve Levante yılları takip etti bu transferi. Ada’da Steve Bruce’un güvenini boşa çıkarmayarak iyi iş yaptı aslında. Oyununa ofansif açılımlar ekledi, kontraataklarda etkili oldu Birmingham ekibi adına. Benim beğendiğim bir oyuncudur Kapo, fantasy takımımda da yer vermişliğim vardır uzunca süre. Wigan için yararlı olacaktır Bruce’un yönetiminde. Ama bu performans çekirgenin bir kez daha sıçramasına yeter mi, emin değilim.

Sezon Öncesi Provalar

2008-2009 sezonuna yaklaşırken İngiltere’nin önde gelen kulüpleri hazırlık sürecinde yapacağı maçların bir kısmını açıkladılar. Eklemeler olacaktır tabi, örnekse Chelsea’nin 3 Ağustos’ta Moskova’da olacağı belli, ancak rakip belli değil. İlk bakışta Arsenal, en çok terleyecek ekip gibi gözükse de bu dönemdeki asıl yorgunlukların lokasyon temelli olduğu düşünülürse Chelsea’ninki daha sıkıntılı bir süreç olacak muhtemelen.


Manchester United FC

12 Temmuz: vs. Aberdeen
19 Temmuz: vs. Kaizer Chiefs
22 Temmuz: vs. Orlando Pirates
26 Temmuz: vs. Kaizer Chiefs or Orlando Pirates

Chelsea FC

23 Temmuz: vs. Guangzhou Pharmaceutical
26 Temmuz: vs. Chengdu Blades
29 Temmuz: vs. Malaysia XI
1 Ağustos: vs. AC Milan


Arsenal FC

19 Temmuz: vs. Barnet
22 Temmuz: vs. Szombathelyi Haladas
28 Temmuz: vs. Burgenland XI
30 Temmuz: vs. VfB Stuttgart
2 Ağustos: vs. FC Juventus
3 Ağustos: vs. Real Madrid CF
6 Ağustos: vs. Huddersfield
8 Ağustos: vs. Ajax Amsterdam
9 Ağustos: vs. Sevilla

Liverpool FC

12 Temmuz: vs. Tranmere Rovers
16 Temmuz: vs. FC Luzern
19 Temmuz: vs. Wisla Krakow
22 Temmuz: vs. Hertha BSC Berlin
30 Temmuz: vs. Villarreal CF
2 Ağustos: vs. Glasgow Rangers
5 Ağustos: vs. Valerenga IF

Rooney&LeBron


Adamım Wayne Rooney balayını geçirdiği Las Vegas’ta yeni bir wingman yapmaktan da geri durmamış: LeBron James. Geçen seneki Nike reklamlarında tanışmışlar, o günden sonra da irtibatı koparmamışlar. ABD Milli Takımı’ndan Jason Kidd, Chris Paul ve Carmelo Anthony de aynı mekandaymış bu arada. Jay-Z ile geçirmediği gecelerde yerini Rooney ile dolduracağa benzer Bron.