British Knights

Son dönemde çok konuşulan bir mevzu şu vefasızlık hadisesi… Gerçekten Tugay Kerimoğlu’nun Kuzey İngiltere’de yaşadığı güzellikleri görüp altta kalmamaya çalışan, ama onu görürken yanıbaşındaki Hasan Şaş’ı bundan önceki onlarcası gibi göremeyen bir garip kulüp. Vefa artık İstanbul’da… Yok böyle demeyeceğim. Ama bugün Gareth Barry’nin mektubu düşünce ajanslara, bu da düşündürdü beni açıkçası. Oyuncu da biraz hak etmeli, sizce de öyle değil mi? Örneğin burada da çok sevilen güzel insan Daddy Cool’un sezon öncesi Leeds United taraftarına yazdığı bir açık mektup vardı. “Profesyonel futbolcuyum, kimseye hesap vermek zorunda değilim” diyebilirdi, fakat o erdemli olanı seçti ve Galatasaray konusunda doğal olarak bir hassasiyeti bulunan eski kulüp taraftarlarına seslendi. Biz de buraya yansıttık… Gerçi onu bu mektuba iten olaylara da değindik. Yine de buna benzer şeyleri ülkemizde ne yazık ki göremiyoruz pek fazla. Hala sakatlık geçiren rakip oyuncuyu görüp, gol pozisyonu kovalamaktansa topu taca atan amatör zihniyet haftalarca televizyonlarımızda gösteriliyor. Bu mu profesyonel futbolun içinde bulduğunuz en güzel detay? Bravo…


Bayrak adam mertebesine yükseldiği Aston Villa’dan, Manchester’ın mavi yakasına geçiş yaptı Barry. Ada’nın yetiştirdiği en sağlam orta sahalardandır, Frank Lampard ve Steven Gerrard’a git gide daha çok benzemiştir beklentilerin etkisiyle fakat çok daha all-around bir adamdır bu ikisine göre. Geçen sezon Rafa Benitez’in onu ne kadar çok istediği sır değil. Orada yıl boyunca kullanılan Riera-Benayoun ikilisinin hiçbir zaman tam olarak güven vermediğini de düşünecek olursak, istikrarla eş anlamlı bir Barry takviyesi her iki kulvarda da mutlu sona çok yaklaşmış Pool’da senaryonun çok farklı şekillenmesini sağlayabilirdi. Ucuz kurtulduk… Böyle açıklamış vedasını, içerik çok zengin değil ama mektubun varlığı bile yeterlidir benim için. Buraya da koyalım:


“After all the speculation over the last 12 months, I want the chance to explain my decision to the Aston Villa fans,

I want to thank them for the incredible support I have received over the last 12 years and this football club has been a huge part of my life.

I joined as a 16-year-old boy and 12 years later I am moving on as a 28-year-old man with a wife and two children. A lot of things have changed in that time – players, management and a chairman.

But every season bar none, whether we have been bottom half, mid-table or challenging for Europe, the support myself and the team have received has been fantastic.

My one huge regret is that during my time at this club we have not brought the fans the success they deserve and I obviously have to take my share of responsibility that we have not been good enough to win trophies.

I feel the club is in the best position it has been in during my time here. I think we have a group of very good young players, we have a fantastic chairman who is here for the good of the club, and one of the best managers in the game.

Obviously people will ask why I am leaving if I feel like that. I have honestly been very undecided what to do.


The manager and the whole club have bent over backwards to try and persuade me to stay and made me a fantastic offer which I am extremely grateful for.


But, after changing my mind lots of times, I came to the decision that the time was right for me and for the club to part company.


I need a new challenge, I have a massive fear of going stale and falling into a comfort zone.


I believe the deal is a good one for the club. I am sure the manager will use the money well to strengthen the team and the club will go from strength to strength. I am also excited now about my new challenge.


A lot of people will question my decision to join Manchester City. They were the club prepared to meet the valuation which, for a 28-year-old with a year left on his contract I think shows how much they wanted me.

Once I had spoke to Mark Hughes, there was nowhere else I wanted to go, I was also desperate to avoid any long drawn-out saga. I feel I am joining a club that will seriously challenge to win major honours.


People might doubt that, but I am convinced with the plans the club has short term and long term, and the backing the manager will receive from the owners, that we will be a major force.


Also the World Cup has always been a major part of my thinking and I feel at Man City I will get the chance to play regularly in my best position and play a big part in a successful side.


Time will tell if I am right or not, but those are my reasons.

I have grown bored of all the speculation surrounding me over the last 12 months and I am sure all the fans have as well. I am glad I never left last summer because I would have left under a huge cloud. This year I feel things are different.


I haven’t used an agent. I have discussed things with my best friend but ultimately made my own choices and I think the situation has been handled properly by everybody involved and once again I have to thank the manager and the club for that.


I genuinely wish the club all the best for the future, and want to thank everyone who has helped and supported me in my time here.


For the rest of my life, Aston Villa will be the first result I look for.”

Doğru Formül


Solskjaer’s homeland came calling as they looked to find a replacement for Age Hareide and they wanted the United reserve team boss.

But the legendary striker insists he has not yet finished his education at United and he decided against leaving Old Trafford.

“I did not think it was the right time for me to say yes to the offer. But of course it was nice to be asked. I work for Manchester United and my career is going in the right direction,” Solskjaer told the Daily Mail.

“It would have been exciting to take on a much bigger job than my current job, but I have a job at United.”

Sky Sports – 23 Şubat 2009


Hedeflediği şeylere her zaman ulaştığını ifade eden Tugay, “Bundan sonraki hedefim, profesyonel insanlarla İngiltere’de altyapıda çalışmak. Manchester City ile anlaşma yaptım ve burada antrenör olarak çalışacağım. Manchester City benim tecrübeme güvenerek benimle anlaşma yaptı. Ara vermeden başlamam gerekiyor, çünkü unutulabilirsiniz. Orada çalışacak olmak, benim için çok büyük bir adım oldu. Kendimi ne zaman güçlü hissedersem teknik direktörlüğe o zaman başlayacağım” dedi.

NTV Spor – 30 Mayıs 2009
Zekasına güvendiğim iki adamdan, bu güveni hak eden iki karar. Oğuz Çetin, Rıdvan Dilmen, Bülent Korkmaz, Ertuğrul Sağlam… Başarılı olan milli takım oyuncularını antrenörlük diplomasıyla ödüllendiren zihniyetin olağan yansımaları. Diğer tarafa baktığımızda gerek Ferguson-Solskjaer, gerekse de Hughes-Tugay modellerinde ön plana çıkan profesyonel bir tutum ve iyi bir menajerlik kariyeri öncesinde atılan sağlam ve yerinde adımlar. “Olacak O Kadar” parodisi gibi bitirmek istemiyorum ama vaziyet de açık…

More News from Nowhere #2


Günün Kazananları:

  • FC “Fucking” Barcelona
  • Iker CASILLAS
  • GRAFITE
  • Furkan ALDEMİR
  • Mark ALLEN
  • İbrahim ÜZÜLMEZ
  • Ryan GIGGS

Hepsi ayrı bir yazıyı hak ediyor ama fikstür çok yoğun. Celtics-Bulls Game 7 da varmış. Sporu seven bünyelere Allah kolaylık versin bu hafta sonu.

Furkan Aldemir ve Mark Allen isimlerini bir yere not edelim ama… Daha önce de takdir ediyordum bu çocuğu, büyük de bir beklenti içerisinde olduğumu resmi sitede de belirtmiştim şu yazıda, fakat bugünkü performansı bambaşkaydı… 16 sayı, 16 rebound, 2 blok. Daha önemli bir sayı var: 1992. Bugün onunla birlikte oyunuyla ekrana ekmek banma isteği uyandıran bir diğer isim de Gökper Gen idi aslında, onu atlamışım listede. Özür mektubu falan mı yazsam, ne yapsam…


Grafite-Dzeko ortaklığı Hoffenheim’ı dörtlemeye yetti. Edin Dzeko 13 dakikada hat-trick yaptı, ikilinin toplam gol sayısı da 42 oluverdi bir anda. Maviler de dokuzuncu sıraya kadar indi, orada kalmalarını bekliyorum sezon sonuna kadar… Sezon başında bir ara lafımızı yutar gibi olduk, ama beklediğimiz noktaya indiler. Geriye sadece Kevin Love kehanetimiz kaldı, bakalım o ne olacak? Vedad Ibisevic’in talihsiz sakatlığıyla bozulan kusursuz Ibisevic-Ba ortaklığının götürdüklerini kabul etmeliyiz tabi takımdan. Bundesliga da bu sezon bambaşka, Dortmund ciddi ciddi konuşulmadı sanıyorum ama geri kalan sekiz takım da şampiyonluğun en büyük adayı olarak lanse edildiler farklı dönemlerde… Wolfsburg bu maceranın sonunu getirmek için her şeye sahip, ama son haftalarda stres faktörü devreye girince şampiyonluk için en uygun takım Bayern München olacaktır. Ben yine de çok beğeniyorum Wolfsburg’un bu kadrosunu. Çok seviyorum Felix Magath’ı ve Zvjezdan Misimovic’i. Bir şekilde ödüllendirilmeleri gerekir, bu da şampiyonluk olmalı. Tüm Stuttgart sempatimle kuruyorum bu cümleleri, not düşülsün…


1 Mayıs sabahı uyandım ve yaptığım ilk iş Beşiktaş Dergisi almak oldu, çok da takipçisi değilimdir. Noat Samisa yönlendirdi sağolsun… Her Beşiktaş taraftarının görevidir şu posteri odasına asmak.

Şampiyonluğa sadece 7 puan kaldı United cephesinde. Cristiano Ronaldo’nun dinlendirildiği, Rio Ferdinand’ın sakat olduğu, onların yerine Federico Macheda ve Jonny Evans’ın kadroda yer bulduğu bir maç sıkıntılı olabilirdi. Ancak Middlesbrough bu sezon düşmeyi en çok hak eden takımlardan biri belki de, önlerindeki fikstür de tutunmalarını imkansız kılıyor bana kalırsa. Gareth Southgate deneyini abartmamak onlar için daha hayırlı olurdu, bakalım Tuncay Şanlı orada mı devam edecek? We’ve only got one player! Pek direnemedi yani Boro, düğümü açan da Galli oldu. Arsenal maçı kritik, Irish uğursuzluğumu kırmak için sabırsızlıkla bekliyorum. Bu sefer olacak…


Mark Allen aslında kaybetti John Higgins karşısında, dün de bahsetmiştik o maçtan. Geri dönüşünü bugünkü seansa da taşıdı aslında. Ancak Higgins’in 16. frameini almasını olabildiğince geciktirmesi lazımdı, yaptığı basit bir hata sonucu çok da kolaylaştırdığı bir masanın avantajını Higgins’e verdi. Higgins karısıyla kavga etmiş olabilir, bir apati hakimdi üstadın üzerinde yarı final süresince. Finalde bu havadan sıyrılacaktır. Sıyrılmalı da. Zira karşısında oldukça formda bir Shaun Murphy olacak. Başarısız evliliğiyle ilgili meseleleri bu turnuvaya aksettirmesi sonucu yuhalanmıştı Murphy The Crucible’da ilk turlarda. Snooker kültürüne ters bir olay, bayağı yankı buldu. Açıkçası daha fazla bilgi vermek isterdim olay hakkında ama kafam karıştı, pek anlamadım İngilizce kaynaktan okurken. Kayınvalidesinin maçını izlemesine izin mi vermemiş, salondan mı çıkarttırmış ne yapmış. Haylaz bir şampiyon! 2005’te kazanmıştı, yine bırakmayacak bence. Ama Higgins karşıdaki de… Şüphesiz çok güzel bir final olacak. Yarı finallerde ön plana çıkan net favoriler vardı, ama burada daha dengeli bir eşleşme söz konusu sanıyorum. İzlemek keyifli olacaktır. Ama turnuvadan en büyük kazanımlar Allen ve Higgins’in elediği Jamie Cope gibi isimler oldu. İkisini de ilk kez izledim ve iyi bir gelecek vaat ettiklerini söyleyebilirim. En azından bana öyle geldi…


Oha maç başlıyor! FC Fucking Barcelona hakkında ne söyleyebilirim ki. Lassana Diarra’nın mütevazı çabaları dışında herhangi bir orta saha direnciyle karşılaşmadıkları sıradan bir La Liga beşlemesi yaşadılar. Evet, arkadaşlarım kulaklık yoluyla uyarıyorlar, maç 6-2 bitmiş. Ben o sırada Murphy-Robertson maçındaydım sanırım. Yine de Real Madrid açısından utanç verici, Iker Casillas ve Raul Gonzalez için üzücü bir manzaraydı. Raul’ün takımını desteklerim El Clasico’da, ama bugün benim desteğimin yeterli olmayacağını bildiğimden pek de ısrarcı olmadım. İlk gol sonrasında bile bir umudum yoktu. Aman banane zaten… Juande Ramos da ilk maçında Camp Nou’daki doğru yaklaşımından uzaklaşmışa benziyordu. “Fark 1 puan” geyiğine fazla kaptırmış heralde kendini. Karşındaki takım Barcelona ve sen o orta sahana rağmen savunmayı o kadar ileri çıkarıyorsan, maç boyu kaleden top çıkarır kalecin de… Ayarlarda da ofsayt kutucuğunun işaretlenmediğinden emin olmak lazımdı maç başında, Juande onu da kontrol etmemiş. Bir kanatta Ramos-Robben, diğer kanatta Heinze-Marcelo ikilisiyle maça çıkmak da Barça’nın sağındaki zaafları düşünmeksizin yanlış duruyordu. Gabriel Heinze ismi baştan yanlış zaten. Real Madrid, Manchester United gibi takımlar değil bu adamın yeri ama hala üst düzey futbolun bir parçası olması hakikaten ilginç. Ancak bu kadar parçası olabiliyor işte sonuçta. Leo Messi, Andres Iniesta, Xavi Hernandez… Gözlerinizden öpüyorum. Thierry Henry… Topsun oğlum!

Güzel Günler Göreceğiz Güneşli Günler


İnönü’de Fenerbahçe’yi… Neyse, biz konudan sapmayalım… Bugün de bir tarihe tanıklık ettik, Genç Subay Douglas‘ın da ifade ettiği gibi İngilizler işi abarttı. İnsan içinden bu sene de yayın hakları NTV’nin elinde olsaydı da, Murat Kosova’nın ağzından bir kez daha duyabilseydik “İşte Premier League bu!” cümlesini diye geçiriyor. O cümlenin hakkını verecek çok sayıda maç oldu zira İngiliz takımları arasında.


Tottenham ile oynadığımız maçlar genelde zevkli geçer, ondan mı bilmiyorum ama bugün her zamankinden farklı bir heyecanla bekledim maçı… Yurtta Digiturk de yok, link avına çıktım yarım saat öncesinden, iyi kötü linkimizi de bulduk ama karşılığında maçın bize verdikleri, yıllar öncesine, Beşiktaş-Ankara Şekerspor maçına götürdü beni. Çorlu’dan yola çıkmışız maçın başlamasına saatler varken, öğle saatlerinde Dolmabahçe’de sosislimizi yerken bilet konusunda da hiçbir çekincemiz yok. Fakat Kabataş iskelesine iki vapur dolusu siyah-beyazlı taraftar geliyor, bir anda Dolmabahçe’ye hayat geliyor. Biz de stadyum çevresinde mevzilenen karaborsacıları ararken buluyoruz kendimizi. Maçın olağandan fazla ilgi görmesinin sebebi, ligin ilk karşılaşması olması ve o sezon TeleOn davası yüzünden yayın haklarında bir problem yaşanmasıydı. Daniel Amokachi’nin John Benjamin Toshack’ı tribünlere götürdüğü aktiviteler iyi hoş da, henüz 7. dakikada Marijan Mrmic’in kalesinde golü görüyoruz. Bilet bulmaya çalışırken çekilen çilenin karşılığını alamamak çok koyuyor o an… Arşive daldım şimdi, soyadını da öğrenmiş olduk golü atan adamın: Çetin İmamoğlu. Hatta 9. dakika diyor federasyon. Geçiniz efendim, bendeki Rain Man hafızası. 70. dakikaya kadar büyük bir sıkıntı hakim maçta, ancak oyuna sonradan giren Yusuf Tokaç skoru dengeliyor, 85. dakikada galibiyeti getirecek golü atan 11 numaralı adam önümüzde dans ederek yaşıyor sevincini. Tabi tribünlerde malum tezahürat: Dan-yel A-mo-kaçi… Kaçi.


Old Trafford, tekrar sendeyiz. Maça hızlı başlıyoruz, Dimitar Berbatov eski takımına karşı da son haftalardaki etkisiz görüntüsünden tam olarak sıyrılamamışa benziyor. Darren Fletcher ile Wayne Rooney birkaç kez pozisyonla burun buruna geliyor, Cristiano Ronaldo’nun serbest vuruşları tehlike yaratıyor. Fakat oluşum açısından birbirine çok benzeyen iki golle birdenbire öne fırlıyor Kuzey Londra temsilcisi. Tam da ben “Bu orta ikili varken Tottenham bize biraz zor gol atar” diye ahkam keserken. Aksayan isim kesinlikle Nani… Patrice Evra, sol bekte Vedran Corluka ve Aaron Lennon gibi üst düzey iki hücumcuyu tek başına durdurmaya çalışıyor. Başarılı da olamıyor haliyle. Bir nevi ilk İspanya maçında yaşanan Arda Turan kaynaklı sıkıntının yeniden yorumlanması Nani tarafından. Ancak Arda’nın aksine Nani hücumda da olabildiğince etkisiz. Kenara bakıyoruz, Ryan Giggs’i göremeyince aklımıza Carlos Tevez geliyor.


İkinci yarıda beklediğimiz değişiklik oluyor, Rooney yerini bulmuşa benziyor sol tarafta. Teknik yetersizliklerden dolayı emin olamıyorum ama penaltı öncesi o mükemmel ara pasını atan da Rooney oldu yanılmıyorsam. Maçı uğurlu(!) hakemimiz Howard Webb yönettiğinden insanlar şüpheli yaklaşıyor penaltıya haliyle, Heurelho Gomes topa doğru hamle yapıyor ama o hamle ne kadar temiz orası tartışılır… Ama o penaltı çalınmasa da çok fazla şey değişmeyecekti muhtemelen, infaz biraz daha gecikecekti belki. Zira Rooney-Berbatov-Tevez-Ronaldo dörtlüsünün hücum gücüne yanıt verecek bir futbolcu grubu yoktu sahada Tottenham cephesinde. Taktik anlamında cesur bir değişikliğe gitmeden, iyice tek kaleye dönen futbolu yalnızca izleyen Harry Redknapp, hakeme itiraz için harcadığı enerjiyi daha mantıklı kullanabilirdi belki de… Sezon başında oldukça kötü gözüken Rooney’nin bu halini görmek çok sevindirici, son haftalarda inanılmaz form tuttu. Arsenal maçı öncesinde son bir kez “Come on Rooney” çekerek yazıyı nihayetlendirmeye koyuluyorum.


Hafta içi zorlu bir mücadele olacak. Arsenal savunmada yaşanan sakatlıklar sonrası kan kaybetmiş olsa da, buna hücum hattında statüye takılan Andrei Arshavin ve sakatlar kervanına son katılan isim olan Robin van Persie’nin eksiklikleri tuz biber olmuşsa da her zaman ciddiye alınması gereken bir ekip. Orta sahadaki seçimler yine belirleyici olacaktır, Michael Carrick bu aralar iyi gidiyor. Lennon’ın bugün ilk yarıda yaptıklarını görünce Theo Walcott’tan korkmamak elde değil… Sağ bekte de Rafael da Silva henüz böyle maçları kaldırabilecek düzeyde olmadığını ikinci golde yaptığı kademe hatasıyla gösterdi. İrlandalı’dan bir süre daha yararlanmak gerekecek. Çok acayip şeyler olmazsa turu geçeriz gibi gelse de, takım en iyi günlerini geçirmiyor ve iki kulvarda yarışmak oyuncuların bir kısmını fazlasıyla yıpratmışa benziyor. Alex Ferguson’ın vedaya hazırlanıyor oluşu, Liverpool ile aradaki farkı lig bazında kapatma arzusu diğer tarafı daha öncelikli kılsa da şampiyonların liginde de yukarılarda olması gereken bir takım Manchester United. Bir duble daha mı içsek?

THE JUSTICE BELL
(by Dave Kirby)

A schoolboy holds a leather ball
in a photograph on a bedroom wall
the bed is made, the curtains drawn
as silence greets the break of dawn.

The dusk gives way to morning light
revealing shades of red and white
which hang from posters locked in time
of the Liverpool team of 89.

Upon a pale white quilted sheet
a football kit is folded neat
with a yellow scarf, trimmed with red
and some football boots beside the bed.

In hope, the room awakes each day
to see the boy who used to play
but once again it wakes alone
for this young boy’s not coming home.

Outside, the springtime fills the air
the smell of life is everywhere
violas bloom and tulips grow
while daffodils dance heel to toe.

These should have been such special times
for a boy who’d now be in his prime
but spring forever turned to grey
in the Yorkshire sun, one April day.

The clock was locked on 3.06
as sun shone down upon the pitch
lighting up faces etched in pain
as death descended on Leppings Lane.

Between the bars an arm is raised
amidst a human tidal wave
a young hand yearning to be saved
grows weak inside this deathly cage.

A boy not barely in his teens
is lost amongst the dying screams
a body too frail to fight for breath
is drowned below a sea of death

His outstretched arm then disappears
to signal thirteen years of tears
as 96 souls of those who fell
await the toll of the justice bell.

Ever since that disastrous day
a vision often comes my way
I reach and grab his outstretched arm
then pull him up away from harm.

We both embrace with tear-filled eyes
I then awake to realise
it’s the same old dream I have each week
as I quietly cry myself to sleep.

On April the 15th every year
when all is calm and skies are clear
beneath a glowing Yorkshire moon
a lone scots piper plays a tune.

The tune rings out the justice cause
then blows due west across the moors
it passes by the eternal flame
then engulfs a young boys picture frame.

His room is as it was that day
for thirteen years it’s stayed that way
untouched and frozen forever in time
since that tragic day in 89.

And as it plays its haunting sound
tears are heard from miles around
they’re tears from families of those who fell
awaiting the toll of the justice bell.

Kiko

Rafael ve Fabio Biraderler, Darron Gibson, Zoran Tosic, Jonny Evans gibi isimleri izledikçe Sir gitse bile, eserinin bu gençler tarafından yaşatılacağına inancımız sonsuzdu. Bugün de Kiko ile tanıştık. 1991 doğumlu arkadaş, Lazio’nun altyapısından çıkmış ama 2007 yazında bir gece yarısı operasyonu ile kulübe dahil edilmiş. Profesyonel sözleşme de bu yaz imzalanmış. Doğduğu Roma’da da en iyi genç yeteneklerden biri olarak kabul edilmiş Federico Macheda. Ole Gunnar Solskjaer’in gözüne girmesiyle A takımı zorlaması bir olmuş… Sir Şampiyonlar Ligi için kendisine 41 numarayı vermiş ve bugün de belki de ileride şampiyonu belirleyecek maçta, belki de ileride şampiyonu belirleyecek golü atmasını sağlamış uzatma dakikalarında. Bu sezon için hala korkuyorum, fakat gelecek konusunda daha umutluyum.

Ole büyük adam, o kulübeye çok yakışır.

Irish Açılımı Vol. 1 – Nemanja Vidic Has A Brain Melt!


Evet, bu başlığı tahmin etmek gerçekten de çok zordu. Maçtan önce birisi Stretford End sakinlerinin takımlarının kalesinde 4 gole tanıklık edeceklerini söylese, ‘her şey olur’ mantığıyla yaklaşıp ağır tepki göstermezdim belki. Ama bunun son aylarda insan üstü bir istikrar yakalayan ve Rio Ferdinand’ı bile gölgede bırakan bu Sırp’ın hataları sonucunda geleceğini söylese, o birisi ile arkadaşlığımı gözden geçirirdim muhtemelen… Nemanja Vidic oldu sana bir İbrahim Toraman. Ama ne şekilde olursa olsun, Old Trafford tarihindeki en karanlık günlerden birisi olarak tarihe not düşüldü 14 Mart 2009…


Bu sezon Manchester United’ı biraz uzaktan takip etmek durumunda kalıyorum açıkçası. Malum Spormax etkisi… Aslında sene başında takım hakkında daha karamsar bir moddaydım, hatta şöyle bir yazı da çıktı klavyemden kaybedilen Süper Kupa sonrası. Tabi sezon başındaki eksik oyuncular sahaya çıktıkça görüntü daha pozitif bir hal aldı. Cristiano Ronaldo’nun sahada olması elbette önemli, o gün planlara dahil olmayan Dimitar Berbatov’un da geldikten sonra o formayı 40 yıldır giyiyormuş hissiyatı yaratması bu pozitif tabloda büyük bir etken. Ancak United’ın, Avrupa’daki zirve hedefi yolunda mücadele ettiği rakiplerine en büyük farkı attığı bölge Van Der Sar-Ferdinand-Vidic tandemi… Düşünün, bu sezon bir dönem insanların kendileri için ‘rüya takım’ tabiri üzerinde birleştiği Barcelona’nın kalesini bir bostan korkuluğu koruyor. Diğer tarafta ise her zaman sarı görmek istediğimiz Edwin Van Der Sar’ı görüyoruz. Bugünü bir unutun. Ya unutun işte, hep beraber unutalım… Neyse, Ferdinand-Vidic ikilisinin bir benzeriyle karşılaşmıyorum nereye baksam. Manchester United’ı dün itibarıyla en yakın rakibinden 1 maç eksiğiyle 7 puan öne fırlatan, Inter önünde turu hiçbir zaman gerçek anlamda tehlikeye atmadan infaz yapan o görüntüsüne de bu savunma kurgusu kavuşturmuştu. Bugüne istisnai bir gün olarak bakmak lazım, unutmama konusunda ısrarcıysanız. Hem Vidic, hem United, hem de Old Trafford açısından.


Peki bu suçu sadece ve sadece Vidic’in üzerine zimmet etmek ne derece doğrudur. Vidic dün geceyi nasıl geçirmiş, onu merak etmekteyim fakat pek adil olmaz söz konusu zimmet eylemi. Çünkü, futbolda tecrübeyle sabit bir kural vardır ki savunma oyuncularının verdiği verim direkt olarak orta sahanın ortasında oynayan ikiliyle ilintilidir. Orada bir ikilisi bile olmayıp, kanatlarda da forvetten bozma isimler kullanan takımların çöküşüne bu coğrafyada da rastladık yakın geçmişte. United’ın bir ikilisi vardı. Kağıt üzerinde… Michael Carrick, bu sezonki en iyi oyununu oynamadı. Kabul. Ama Anderson sen neden böylesin güzel kardeşim? O bölgede oynayan bir oyuncu olarak sahip olman gereken en önemli iki özellik doğru pası doğru yere vermek ve rakip ataklarda da direnç koymak. Direnç koyma işini zaman zaman iyi yapıyorsun, ama senin tekniğin bu şekilde ziyan edilmeyi hak etmiyor. Beynin tarafından. Verdiğin pasların hiçbiri doğru pas değil, dolayısıyla doğru adamla buluşması da çoğu zaman mümkün olmuyor. “BAKALIM BU İŞE ADA BASINI NE DİYOR” sorusuyla gittiğim sitelerde Carrick’e Anderson’dan daha az puan verildiğine tanıklık ettim an itibarıyla. Beklentiler ölçüsünde Carrick daha kötü bir öğleden sonra geçirdi benim için de, ama biz buna göre puan vermiyoruz. Yazık!


“Kısa zamanda Scholes-Giggs ikilisinin yerini alacak” dediğim Anderson-Nani ikilisinin bugünkü durumundan çıkarılacak ders şudur ki efsaneler kolay yetişmiyor. Bu iki adam, seleflerinden yetenek olarak çok mu geride? Bence değil. Ama o yeteneğin sahaya yansıması öyle kendiliğinden gerçekleşmiyor. Buna en büyük katkı koyabilecek isimlerden birinin yönetiminde o atılımı yapamıyor, Cristiano’nun ikinci sezonunda attığı o büyük adımı hala atamıyorsan kariyerinde bundan sonra görebileceğin en büyük kulüp Newcastle United olur, Sporting Lisbon olur. Ama bu kulüpte daha fazla barınamazsın. Yazık!

Aslında özellikle ilk yarı boyunca kafamda bir sürü muhakeme yaptım, düşünceler geliştirdim, yazıya başlarken de yazasım vardı. Ama şu aşağıdaki kareyi gördükçe… Çok yazık! Premier League tarihinde ilk kez bir takım Old Trafford’a geldi, 4 attı ve geri döndü. Buna tanıklık etmek hoş değil tabi. Ama United-Pool rekabetine de hep saygı duymuşumdur. Bir takım yapacaksa Liverpool yapsındı bunu. Onlar yaptı. Zaten nerede durmaları gerektiği konusunda pek bir fikirleri yok, onu bir Beşiktaş taraftarı olarak da gayet net anladık. Yine de birkaç not verelim hadi:


– Alex Ferguson ve Phil Jackson. Bu adamlar, bir taraftar olarak en büyük meşgalem olması beklenen teknik direktör eleştirilerine imkan tanımıyor. Öyle büyük bir kredileri var ki, salt isimleri dahi öyle bir saygınlık uyandırıyor ki… Ama bir anlığına kulübedekinin Sir olduğunu unutursak, çıkan onbirde belli marazlar olduğunu söyleyebiliriz. Carlos Tevez iyi adam, Wayne Rooney de iyi adam… Ama ikisi olmuyor, bir Berbatov’a ihtiyaç duyuyorlar. Zaten bu yüzden çoğunlukla kenarda olan Carlitos için üzülüyoruz hep beraber.

Carling Cup finaline Danny Welbeck’le çıkman hiç umrumda değil. Ama bu maça esas oğlanı yanında tutarak başlama üstad! Vidic hiç gününde değildi de, onu o hatalara zorlayan da Torres&Gerrard ikilisiydi. Steven Gerrard kadar yeteneklisi bizde de var. Ama Fernando Torres’in kartvizitinde yazanlar, sahadaki kırmızı formalıların hiçbirisi tarafından karşılanmıyordu. Böyle bir ortamda Berbatov kenarda olmamalıydı.

– Ryan Giggs ve Paul Scholes. Şu yaşlarında zaman zaman çok doğal olarak gösterdikleri performans düşüklüklerine burun kıvırmak bile United taraftarlarınca aforoz edilmene yetecek bir sebep. Bunu geçen sezon şampiyonluğun kutlandığı Wigan Athletic maçında Scholes’ü eleştirme gafletine düşmüş Şansal Kulabaş, bu sezonki son Inter mücadelesinde de top Giggs’e geldiğinde kendini hafiften mırın kırın ederken bulmuş bendeniz yaşadık. Ki ikimiz de çok büyük United taraftarlarıyız. Valla öyleyiz… Bu maçta kenardaydılar. Mutlu muyduk? Açıkçası alternatifi şu Anderson olacaksa Paul Scholes futbolu hiç bırakmasın. Ama Darren Fletcher şugar çocuk, alttan da Darron Gibson geliyor. Fletcher denenebilirdi. Giggs-Park değişikliği ise daha bir makuldür, sonuçta bu adam çarşamba gecesi üst düzey bir maçtan çıktı ve biraz dinlenmeyi hak ediyor. Koreli’yi de severim açıkçası…


– Çocukluğu boyunca ateşli bir Everton taraftarı olmuş, en büyük hayallerini Everton formasıyla gerçekleştirmiş bir adam United’ın 10 numarası. Maç öncesi sarfettiği sözler bu bağlam içerisinde anlaşılabilir. Maçı birlikte izlediğim Genç Subay Gani, bu durumu biraz Michael Ballack’ın malum açıklamalarına benzetti. Ballack olayında olduğu gibi kapak geldi, hatta sağlamından bir kapak. Ama bence bu ligin kültüründen, geçmişinden bihaber bir Alman’ın yaptığı açıklama ile işte o ilk cümledeki Everton taraftarı çocuğun açıklamalarını aynı kefeye koymak biraz haksızlık olur. Bunda iflah olmaz bir Rooney apaçisi olmamın payı da vardır, inkar etmiyorum. Yalnız Gani demişken, Fergie oyunu 72 dakika müdahale etmeksizin izledikten sonra Giggs-Scholes-Berbatov üçlüsünü aynı anda kenara yolladığında gelen tepki mükemmeldi:

– Ferguson boşaldı!
– Haydaaa…

– Sözü gelmişken, maçı eski adıyla James Joyce Irish Bar, şimdilerdeki haliyle The Irish Centre’da izledik. Ben aynı mekanda daha önce NBA 2008 Finals Game 4 görmüş bir Laker olarak mekana olabildiğince antipatik yaklaşıyorum… Çok da güzel Editors coverlayan bir grup varmış mesela orada çıkan. Editors’ı çok seviyorum, sürekli yeni Taksim grupları keşfetmek istiyorum ama gitmedim. Bugün mekana ikinci bir şans verdim. Onlar her şeyi doğru yapmış olsa da, mekana sinmiş İrlanda kokusundan mıdır, çalınan yöresel türkülerden midir, yoksa dekordaki leprechaun motiflerinden midir bilmiyorum ama mekan bana bariz bir şekilde uğursuzluk getiriyor. Artık uğursuzluğun resmini çizmem istendiğinde, Irish Centre fotoğrafını çıkarıyorum cebimden. Çok somut… Yeni bir Irish Centre bozgununa da hiç meraklı değilim. O yüzdendir ki Davos moduma geçmek istiyorum. Benim için… Neyse bu espri de yapıldı.


İşte o mekanda farklı renklerden ama çok güzel beş insan olarak izledik maçı, Genç Subaylar ve Genç Subay Dostları olarak… Hepsinin yüreğine sağlık! Arsenal, Tottenham Hotspur, Liverpool, Manchester United… Hiç önemli değil. Aslında aynı mekanda bir Kuzey Londra derbisi iyi gider, tuzum kuru nasılsa…

Joseph Joseph. Come on Rooney!

Bir de Gürkanello, bu gri forma resmen kötü, her şeyiyle kötü…

Manchester United XI vs. Liverpool FC:
1 Van Der Sar
22 O’Shea – 5 Ferdinand – 15 Vidic – 3 Evra
7 Ronaldo – 16 Carrick – 8 Anderson – 13 Park
10 Rooney – 32 Tevez

The Fergie Babes


Dün gece oturup Carling Cup gibi anlamsız bir kupanın yarı final rövanş maçını izlediysem, bununla yetinmeyip son dakikalarda “Bitir hoca artık” moduna girebildiysem bu bebeklere borçluyum. Dwight Yorke ve Andy Cole ikilisini de es geçmemek lazım… Bu topraklar üzerinde bile yalnız olmadığımı bilmek de güzel…

Maçtan çok fazla bahsetmenin de anlamı yok. Bu arada Kanal A’nın 16:9 formatındaki yayını 4:3 moduna bindirip yayınlamasından, spikerin Cristiano Ronaldo’nun adını dahi rahatsız edici bir biçimde telaffuz etmeyi başarmış olmasından da bahsetmiyorum. Ronaldo da penaltıdan da olsa Kasım ayından beri yerel müsabakalardaki ilk golünü attı, zinciri kırdı… Nani’nin golü muazzamdı, sakatlanıp çıkana dek de 1990 doğumlu Rafael’in oyunu… Zoran Tosic’i beklerken, kenarda C-Ron’ı görmek bir nebze hayal kırıklığı oluşturdu bünyede. Ama onun gibi bir adamın özgüveni bile zedelenebiliyorsa eğer, bu penaltı golü bir tazeleme işlevi görmüştür. Belki de hayırlı bir değişiklik olmuştur Sir Alex Ferguson’ın yaptığı yani. Diğer gençlerden Jonny Evans zaten bir süredir forma şansı buluyor. Danny Welbeck konusunda büyük beklentilerim yok, ama çocuk daha 18 yaşında… Bu arada ne olursa olsun, Roy Carroll’ı rakip takım kalecisi olarak görmek iç rahatlatıcı. Raimond Van Der Gouw, Mark Bosnich, Massimo Taibi, Fabien Barthez, Roy Carroll… Seni çok seviyoruz VDS!

Rafa Rafael, Rafa Rafael


Geçen hafta Rafael Benitez, kulübün önüne koyduğu ve mukavelesini 2013 yılına kadar uzatma yönündeki teklifi reddetti bildiğiniz gibi. Bu konuda daha sonra sarf ettiği sözlerde de en çok adı geçen isim Daniel Agger’di belki de… Danimarkalı savunma oyuncusu, geçtiğimiz sezon yaşadığı sakatlığın etkilerini tam olarak üzerinden atamadığından Liverpool’un ilk onbirindeki sağlam konumunu kaybetmişti aslında. Ancak özellikle 2006-07 sezonundaki performansı da birçok takımın ağzını sulandıracak cinstendi. Savunma bölgesinde son yıllarda büyük sıkıntı yaşayan ve artık çok yaşlı ve bir o kadar da sakatlığa meyilli bir savunma hattına sahip Milan da Agger’in taliplerinden… Sözleşmesinde son 18 aya giren Agger, şartlar gereği transferi konusunda tek söz sahibi. Bu opsiyon takımdaki diğer önemli isimlerden Dirk Kuyt ve Alvaro Arbeloa için de geçerli. Zaten Rafa’nın kızdığı nokta da tam olarak bu… Sözleşmeler sırasında izin verilen bu boşluktan şikayetçi ve muhtemelen daha fazla yetki istiyor. Sonuna kadar da hakkı…


Danimarkalı’nın menajeri ise İtalyan ekibinden gelen teklife şimdiden tav olmuş vaziyette, bu transferin an meselesi olduğu konuşuluyor kulislerde. Agger de bu sezon ligde sadece 9 maçta forma giyebildi ve İtalya seyahati onun için de oldukça makul gözükmekte… Bu durumda savunma bölgesinde Martin Skrtel ve Sami Hyypia ikilisine muhtaç olacak Benitez. Tabi Jamie Carragher’ın yerinin garanti olduğunu söylemeye gerek yok… Hyypia 35 yaşı buldu. Skrtel hakkında Slovakya’da belirli bir evi olmadığı, istediği eve girip geceyi orada geçirebildiğine dair bir şeyler okumuştum. Muhtemelen de şehir efsanesidir. Onu da iliştiresim geldi, yoksa yazı için herhangi bir önemi yok. Fakat o da çok sık sakatlanıyor…

Sezona son yıllardaki en iyi girişlerinden birini yapan Liverpool cephesinde Agger’in kaybı hiç de hoş karşılanmaz. Ama Benitez’in asıl sıkıntısı Kuyt ve Arbeloa’nın da bugün benzer bir opsiyonu kazanmış olması ve yöneticilik konsuundaki bu boşluğun ileride daha büyük sıkıntılara yol açma ihtimali. Milan için fena bir transfer olmaz, Alessandro Nesta otuzundan sonra ne zaman baksam sakat. Paolo Maldini hala oynuyor heralde, bir gün sahada düşüp kalacak diye korkuyorum… Öte yandan da Agger diyorsun, 7.5 milyon pounddan bahsediyorsun. Doğuş’un da dediği gibi sat Kaka’yı, kralını al… Neyse Milan büyük kulüptür, gider şu savunmayla çift kupa alır, lafı ağzımıza tıkar… Seni seçtim Skrtel!

Son cümle sadece Ertem Şener telaffuzuyla komik…