Burası Survival Sunday, Burada Şaka Yok!


Resim: Stretford End iş başında. Yer Anfield Road, Tottenham maçı sırasında yakalanan bir kare. Açıklamaya ihtiyaç duymuyor.

Premier League’de şampiyon belli oldu (üstteki resmi kesiniz) ve tablonun üst kısmında savaşılacak çok az şey kaldı. Fair-Play tablosuna göre şekillenecek son Europa League bileti için Fulham uzun süredir pole-position koltuğunda oturmakta ve son hafta içlerindeki canavarı salıvermezlerse iki sene önce finalini oynadıkları lige bir kez daha katılacaklar. Sevdiğim menajerlerden Mark Hughes’un takımı oynadığı futbolla da bu ödülü fazlasıyla hak ediyor aslında. Bu hafta can derdindeki Birmingham’ı da deplasmanda yendiler ve Stoke City’yi altlarına aldılar. Futbolun selameti için böylesi daha güzel… Bir de çekiciliğini Şampiyonlar Ligi’ne direkt katılmaya imkan vermesinden alan lig üçüncülüğü için Manchester City salı akşamı aldığı galibiyetiyle büyük bir avantaj kazandı. Arsene Wenger ve öğrencileri lige bakışlarını seyircileri önünde aldıkları Aston Villa mağlubiyetiyle açık etmişlerdi zaten…

Yolculuğun son haftasına 2 puan dilimini doldurarak giren beş takımdan iki tanesi Championship futbolunda geçecek bir senenin kendileri için daha hayırlı olacağını 2-3 sezondur belli eden West Ham’e katılmak durumunda olacak. Paraşüt yardımları falan güzel gözüküyor ama biraz işsizlik maaşı gibi onlar da, çok fazla güvenirsen soluğu birkaç küme aşağıda bulabiliyorsun. Bunun yanında doğru yapıyı oluşturamadığın müddetçe, çok fazla para harcamanın doğrudan seni yukarıya taşımadığı bir lig Championship. Bu sezon Premier League’e çıkan Norwich’in kadrosu oyuncu değerlerini toplayacak olursak, ligin son çeyreğine ait gözüküyor mesela. Wembley’de son bilet için Reading karşısına çıkacak Galler temsilcisi Swansea için de bu durum böyle… Roberto Martinez zamanında oluşturulan yapının, yeni menajer Brendan Rodgers tarafından da işlemeye devam ettirilmesiyle Swansea Galler’i Premier League’de temsil edecek ilk takım olma onuruna çok yakın. Birkaç sene öncesine kadar bunu Cardiff’in önünde başaracaklarına dair bahis oynasaydınız, şimdi bu yazıyı okumayacak kadar meşgul olurdunuz. Yani düşenleri çok kolay bir yolculuk beklemiyor.


Resim: Afacan Millwall taraftarı iş başında. DW Stadium’da Wigan ikinci golü attığı gibi “Avram Grant – Millwall Legend” yazısını herkese okutuyorlar, hatta yayına bile çıkıyor bu uçak.

Her şeye rağmen Avram Grant’ten birkaç saat içinde kurtulan ve Akademi’den gelmeye devam eden her biri Championship’te patlamaya aday yetenekleriyle West Ham, geri dönüşe diğerlerine oranla daha yakın olacaktır. Steve McClaren’ın Hammers’ta boşalan pozisyonla ilgilenmediğini açıklamasının ardından güçlü adaylar Martin O’Neill ve Chris Hughton olarak ön plana çıkmış durumda. Elinde bulacağı genç oyuncu grubundan daha iyi faydalanacağını düşündüğüm Hughton, Championship’teki başarıyla biten tecrübesiyle de bence daha doğru isim. Aynı zamanda Big Four ile bile adı geçerken, bir anda İngiliz futbolunun ikinci kademesindeki hedefe adaptasyon göstermesi çok kolay olmayabilir O’Neill’ın. Ancak bunu yapabilirse de Premier League’i de sarsabilecek bir birlikteliğin başlangıcı olabilir bu düşüş. Korkuya mahal yok, “Fight Club” alıntısı yapmayacağım. Fakat Zavon Hines (88), Jack Collison (88), James Tomkins (89), Junior Stanislas (89), Freddie Sears (89), Jordan Spence (90), Frank Nouble (91) ve belki gelecek seneden itibaren adını duyurmaya başlayacak daha fazla altyapı kaynaklı isim büyük bir potansiyelin göstergesi. (Yukarıda sıraladıklarımdan Nouble dışında hepsi Akademi çıkışlı ve bazıları kiralık dönemleri boyunca Championship düzeyinde önemli etki gösterdiler.)

Şimdi tekrar yazının ana konusuna geçelim ve pazar günü nasıl bir heyecanla karşı karşıya olduğumuza göz atalım. Bir de aşırı subjektif değerlendirmeler katmayı planlıyorum, rahatsız olanlar okumasın.

Fikstür:
Manchester United – Blackpool
Tottenham Hotspur – Birmingham City
Stoke City – Wigan Athletic
Wolverhampton Wanderers – Blackburn Rovers


Blackburn (40 puan, -14 averaj)

Geçen haftasonu kendilerini emniyet altına almaya çok yaklaşmışlardı aslında. Hala kendi göbeklerini kesme şansına sahipler, fakat gidilecek Wolves deplasmanı puan durumunun gösterdiği kadar rahat olmadıkları anlamına geliyor. Ada futbolunda son haftalardaki hedefsizlik, doğrudan yatışa zemin hazırlamıyor. Özellikle kendi evinde sahaya çıkıyorsan, veda maçında taraftarının ağzında buruk bir tat bırakmak istemiyorsun. Buna paralel olarak Stoke veya Tottenham deplasmanları, takımların hedefsizliklerine rağmen zorlayıcı deplasmanlar. Fakat Blackburn, Wolves yerine bu takımlardan birini ziyaret etmeyi tercih eder miydi? Muhtemelen.

Kulübü satın alan Hindistan şirketinin apar topar kovduğu Sam Allardyce’ın ahı bir yana, geçen hafta da deplasman fakiri United’ın golü bulduktan sonra maçı Galatasaray-Sturm Graz haline getirmelerini sadece izlemeleriyle de tarafsız futbolseverlerin kanına dokunmuş olmalı Blackburn. Ben bu tavırlarından gayet hoşnuttum, fakat kendi evinde oynarken ve rakip golü bulmak için yaptığı değişiklikler sonrası gardını o denli indirmişken doğru tercihin bu olduğunu da pek düşünmüyorum. Tehlikeli sularda yüzüyorlar. Bu sene ’88 doğumlu Martin Olsson ve ’90 doğumlu Junior Hoilett gibi güzel çocukları seyrimize sunmamış olsalar, sempatimi de hayli kaybetmişlerdi. Ama pazar günü düşseler üzülürüm sanırım….


Wolves (40 puan, -19 averaj)

“Mick, you’re a liar… You’re a fucking wanker. I didn’t rate you as a player, I don’t rate you as a manager, and I don’t rate you as a person. You’re a fucking wanker and you can stick your World Cup up your arse. The only reason I have any dealings with you is that somehow you are the manager of my country! You can stick it up your bollocks.”

Mick McCarthy’yi pek sevmem, bu düzeyi hak edecek bir futbol adamı olarak da görmem. Fakat bu seneki görüntüde onu suçlamanın çok adil olduğunu düşünmüyorum. Son hafta evinde oynayacak olması, Steven Fletcher ve Jamie O’Hara gibi oyuncularının yüksek formları ile Wolves şu anda belki de en güvende gözüken takım. (Fletcher’a ödedikleri para kulüp rekoruydu ve O’Hara da Tottenham’dan mevsimlik işçi olarak alındı. Yani?) Blackburn’ün de kötü durumda olduğunu söyleyemeyiz ve işler bir anda tersine dönebilir ancak bu takımın kümede kalma savaşı vermesini yadırgayanları anlamak zor. Newcastle gibi büyük bütçeli bir kulübün geri dönmesi ve Wolves’un yerel rakibi West Brom’un da -ilki tartışmaya açık olsa da bence öyle- gerek Roberto Di Matteo, gerekse de Roy Hodgson dönemlerinde belli bir futbol anlayışını sahaya koyup bunu skora da yansıtmasıyla meşhur “ikinci sezon sendromu”nun bazı kurbanlar vereceğini öngörmek güç değildi. Bugün aynı sendromu yaşayan bir diğer ekip Birmingham’a baktığımızda Wolves hem finansal açıdan daha iyi bir durumda, hem de elinde Championship ihtimalinde de büyük oranda koruyabileceği potansiyelli bir oyuncu grubu var. Tarihi bunun aksini iddia ediyor olsa da bugün Wolves Ada futbolunun küçük balıklarından ve başlarında McCarthy yerine bir taktik deha da olsaydı tablonun ilk yarısına kapak atmaları falan söz konusu olmayacaktı.

— Sıkılma eşiği —

Bize kötü bir mağlubiyet yaşattılar, Kevin Doyle da o gün bayağı bir küfür yedi benden. (Gerçi yanımdaki Mancunian’ın George Elokobi’ye atfettiği hem ırkçılıkta, hem de homofobide sınırları zorlayan küfür kombinasyonundan sonra benden gelen prick, twat falan bayağı sıradan kalmıştı.) Mick the Prick’in kenarda Hikmet Karaman edasıyla gerinerek dolaşması can sıkıcı olabilir ama Wolves’un düşmesi de beni bayağı üzer galiba.


Birmingham (39 puan, -20 averaj)

Son yıllarda Premier League’de düşme korkusu yaşayan takımlar belirli karakteristikler gösteriyorlar. İkinci sezon sendromundan bahsettim. Birmingham vakası buna uyuyor. Fakat bununla birlikte, kupa peşinde koşarken ligi boşlayıp sene sonunda babayla tanışan birçok takım oldu. Carling Cup finalinde Obafemi Martins’in vuruşu Arsenal ağlarıyla buluştuğunda sevindik. Ucu bize dokunmadığı müddetçe underdog kazanınca aptal bir şekilde sevinen sıradan insanlarız en nihayetinde. Ama şu anda Wenger’in “Ya cepte en azından Lig Kupası olsaydı da taraftarlara gösterirdik” diye düşündüğünü sanmıyorum. Gerçi Birmingham çapındaki kulüpler için bu tip onurlar daha değerli. Küme düşmek istemeyen bir takım gibi gözükmedikleri ve seyircileri önünde 2-0 kaybettikleri Fulham maçı sonrası, taraftarın Alex McLeish’i alkışlamasının arkasındaki motivasyon da büyük ölçüde o onurla ilintili olmalı.

Martins’in sakatlığıyla o kiralamadan ligde yeteri kadar yararlanamadılar. Fulham maçına ileri uçta başlayan Kevin Phillips ve Matt Derbyshire da sezon boyunca hiçbir zaman birinci veya ikinci tercih olabilecek gibi görünmemişlerdi. Yani bir şanssızlık yok değil. Hayır, Lee Mason aynı anda hem ofsayt, hem faul, hem de elle oynama gerekçesiyle geçersiz sayılması gereken Nikola Zigic golünü verip beni üzdüğü için Brum’ın düşmesini istemeyeceğim. Ama yukarı çıkan oyunculara saygı göstermeyip, Bülent Uygun gibi 20 tane yeni transfer yapan hocaları oldum olası sevmemişimdir. Geçen sene 17.5 milyon, bu sene ise 22.5 milyon harcamışsın. Hala Phillips’in golleriyle kümede kalmanın peşindesin. David Bentley’yi kiralık alıyorsun, Aliaksandr Hleb’in oynamasını bekliyorsun falan… Düşseler yeridir. Birmingham’ın büyükleri sahip çıkmazsa hasarlı bir düşüş olur, Charlton tecrübesi yaşarlar gibime geliyor ama.


Blackpool (39 puan, -21 averaj)

Son hafta şampiyona konuk olacaklar ve Sir Alex Ferguson’ın başvurmayı çok sevdiği o zayıflatılmış onbirlerden birini karşılarında bulma ihtimalleri oldukça yüksek. Bunun yanında iç sahadaki namağlup unvanı dışında koruyacak bir şey olmadan girilen bu maçta, Paul Scholes ve Edwin van der Sar’ın Old Trafford zeminine son kez adım atma fırsatı bulacağına inanıyorum. Hem Şampiyonlar Ligi finaline -adı VDS de olsa- üç haftadır rekabetçi bir maçta kaleyi korumamış bir kaleciyle çıkmak pek akıl karı olmaz, hem de her iki oyuncuyu maç boyu ayakta alkışlatmak için güzel bir imkan ıskalanmamış olur. Scholes’un Barcelona onbirinde yer bulamayacağı varsayımıyla konuşuyorum, fakat güçlü bir varsayım bu…

Blackpool adına bence güzel bir şans oldu bu. Fikstürün herhangi başka bir bölümünde karşılaşıldığı takdirde -klişe tabirle- üstü çizilecek bir maç belki de takımın kurtarıcısı olacak. Daha önce 2007’de West Ham taraftarının “The Great Escape” olarak nitelediği, son dokuz maçta alınan yedi galibiyetle kazanılan kümede kalma savaşının son halkasına benzer bir şekilde zayıflatılmış bir United kadrosu…

Kişisel istek kısmına gelecek olursak, Ian Holloway’in yaptıklarını küçümseyecek değilim. Ancak bugün kümede kalacaklarsa, bunun kenardaki ismin taktik dehasının sonucu olduğunu söyleyen birisine de hayli şüpheyle bakıyorum. Oyunun bir yanını gerçekten çok iyi oynayan bir takım, ancak bunun her futbol romantiğini uyaracak bir yaklaşım olduğunu varsaymak da bence gülünç. Eğer takımdan kapasitesinin çok üstünde verim alma argümanı ortaya atılarak yılın en iyi menajeri titrine aday gösterilecekse, bunu kabul edebilirim. Ancak oraya aynı futbol romantiklerinin midesini bulandıran bir yöntemle daha büyük bir başarıya ulaşan Tony Pulis’in de adını eklemiyorsanız, doğrusu buna ikiyüzlülük denir. 2005 yılındaki Phoenix-Dallas konferans yarı finalini izlerken gerçekten acı çeken bir adam olarak Blackpool benim damak zevkime pek hitap etmiyor. Ancak Gareth Bale pozisyonunda gösterdiği zalim yüzüne rağmen gerçek bir kazanan olan Charlie Adam’ın bireysel savaşının mutlu sonla bitmesiyle de yaşayabilirim. Ki bana kalırsa fikstürden aldığı yardımla, son haftaya avantajlı giren takımlardan biri Mandalinalar.

“We’re going to try and outscore this lot in front of us. And when we have got a goal let’s go try get another one… Because we are no good at shutting up shop. Our shop is never closed. Like the Kwik-E-Mart.”


Wigan (39 puan, -22 averaj)

Düşmesinler.

Neden?

Yazının ilk bölümünde adını andığım Martinez’in yeteneklerinin Championship düzeyinin hayli üstünde olduğuna inanıyorum. Steve Kean, Mick McCarthy, Alex McLeish ya da Ian Holloway’in küme düşmediği bir ortamda, onun hak ettiği takdiri tam olarak göremediği bir sezonun sonunda bunu yaşamasını istemem. Olur da bugünkü başarısında kredilerin bir bölümünün sahibi olduğu Swansea’yi, Premier League’de başında başka biri varken aşağılardan bir yerden izlemek durumunda kalırsa bayağı acı verici olabilir. Ya da ben fazla dramatize ettim. “Kızımız olacaktı!”

Bir kötü transfer bazen her şeyi berbat edebilir. Küçük ölçekli bir kulübün imkanlarını zorlayarak, kulüp rekoru haline gelecek bir transferi yapıyorsan ve bir yetenek için bazı şeyleri riske ediyorsan yokuş aşağı gitmen çok alışılmadık bir senaryo olmaz. Martinez de Arjantin pazarının en parlak gençlerinden birine güvendi. Bir İngiliz takımının karar vericisi olarak başlangıçta çok sağlam bir hedef gibi gözükmüyordu. Ancak çoğunlukla o coğrafyadan gelen genç yetenekler için her şeyin kötüye gitmesi dil bariyeriyle başlar, oyuncu kendisini kültüre adapte etmekte güçlük çeker ve kayış kopar. Bir İspanyol olarak bu duruma engel olabileceğini düşünmek çok mu iyimser? Zamanın bu tarafından bakan bir gözün öyle olduğunu söylemesi çok zor değil, ama o gün gerçekten de fazla iyimsermiş gibi gözükmüyordu. Albert Serran ya da Angel Rangel gibi vatandaşlarını Ada futboluna başarılı bir şekilde entegre eden Martinez’in kendine güveninin altı çok boş sayılmazdı. Fakat Mauro Boselli’nin psikolojisi kenardayken bile çevresine hastalık yayabilen bir noktaya geldiğinde ipler koptu ve kendisini Genoa’da buldu. Oyuncuyla dört yıllık bir sözleşmeye imza atıldığı düşünülünce, bu kiralama da çok mantık dışı değil. Fakat Wigan küme düşerse Martinez 6.5 milyon pound değerindeki bu transferi üzerinden çok fazla darbe alacağa benziyor.


Resim: Persona non grata… (Here we go. Cannes style.)

Takım öyle göze çok hoş gelen bir futbol oynamıyor belki. Charles N’Zogbia’nın -ki en az Adam kadar kümede kalmayı hak eden bir tek kişilik gösteri sunuyor- ve pek istikrar taşımasa da Old Trafford’dan yardıma koşan kiralık yetenek Tom Cleverley’nin ferdi çabaları dışında çok fazla kanat varyasyonu izleyemiyoruz. Ağırlıklı olarak fizik güçleriyle ön plana çıkan merkez elemanları sahiden de “İyi ki Wigan var da gözlerimiz futbola doyuyor” demeyi imkansız kılıyor. Ancak aşağısı o kadar da kötü değil. Gelecek sene -hangi ligde oynarsa oynasın- patlama sezonunu yaşayabileceğini düşündüğüm Victor Moses var mesela. Geçen sene de Crystal Palace performansıyla bu blogda övgü almıştı. Ya da geçen hafta Wigan için ilk golünü, en çok ihtiyaç duyulduğu anda atan Conor Sammon… Kabul etmek gerekir ki, Wigan’ın mütevazı imkanlarıyla daha “güzel” bir takım kurulmuyor. En azından kazanmaya önem veriyorsanız.

Stoke’un son maçtaki onbiri Martinez’e bir soluk aldırmıştır muhtemelen. Ancak böylesine başarılı geçen bir sezonda Pulis’in as oyuncularından bazılarını, gün boyu stadyum ve çevresini şenlik yerine çevirecek taraftarının huzuruna çıkarması çok acayip olmaz. Yine de bence Wigan için umut var. Wayne Bridge sağolsun.

Gel Be Sarı…


İspanyol basketbolcular ağlak olur. Zaten altyapılarda tiyatro eğitimi de veriyorlarmış.

Amerikalı sprinterler doping kullanır. Belki biz yakalayamayız, ama onlar mutlaka kullanır.

Finlandiyalı cirit atıcılar kaslı ve… Neyse, ana fikri çözmüşsünüzdür. Bir ulusun gen haritasını şıp diye çizmekle yetinmeyip, bu basmakalıplar üzerinden birtakım yargılara varmak bizim yorumcularımıza özel bir hareket değil. Fakat son dönemde yolu Ada futboluyla kesişen Amerikalılar’a baktığımızda, belli bir prototipten çok fazla sapma göstermediklerini fark edebiliyoruz. Bunlar içerisinden bu sezon -en azından 19 Mart’a kadar- en çok konuşulanı ise Bolton ile geçirdiği ilk senede takımı baş altına taşıyan Owen Coyle stratejisinde temel taşlardan biri haline gelen Stuart Holden… Sky yorumcularının bir masanın etrafına toplanıp “ABD pasaportlu orta saha buluyorsan, düşünmeden alacaksın” gibi cümleler kurması için erken olabilir, fakat özellikle krallık coğrafyasında Clint Dempsey ve Maurice Edu’nun son yıllarda gösterdikleri formun ABD menşeli orta sahalara bakışı geliştirdiğini söyleyebiliriz. Rijit orta sahalar kurmak hala ligde yaşamınızı idame ettirebilmeniz için birincil hedef olmayı sürdürüyor, fakat bunu sağlayan oyuncularınızın uzun toplarla etkinlik gösterebilmesi, iyi duran top kullanabilmesi de sizi baş altına yaklaştıran yan getiriler olarak kesinlikle önemli. Aslında Fulham da yukarı çıkarken bir anlamda bu formülü kullandı, fakat Dempsey’nin orta saha içindeki işlevi biraz daha farklıydı. Rangers’da Edu’nun, Bolton’da Holden’ın yapmaya devam ettikleri ise meramımıza daha çok hizmet ediyor. Halen tam anlamıyla karşılığını alamamış olsalar da, Aston Villa’ya Michael Bradley zarını attıran da tam olarak bu. Amerika çıkışlı oyuncuları taraftar favorisi haline getiren ise, karakteristik olarak bulunan sıkı çalışma etiği ve sahada her an aynı yoğunluğu gösterebiliyor olması. Holden’a bu konu hakkındaki fikri sorulduğunda şöyle yaklaşıyor: “Bence de belli bir kalıp var. Amerikalı oyuncular günlerinin çoğunu spor salonunda geçiren, bunun sahaya yansımasında takımın en çalışkan oyuncusu gibi görünen tipler. Futbolda öğretemeyeceğiniz bazı şeyler vardır, fakat genç oyunculara iyi bir çalışma etiğini empoze edebilirsiniz.” Türkiye’deki beş Fulham taraftarından biri olan Mehmet “Zubi” Gürsoy‘un favori oyuncusunun Dempsey olmasının arkasında bu yatıyordur belki de. Yeteneklerinden bağımsız olarak sahada olan biteni her an umursayan topçular… Bunu ABD’de futbolun halen Hispanik azınlığın domine ettiği bir oyun olmasına bağlayabilir miyiz? Belki biraz fazla ileri gitmiş oluruz. Şimdi Holden’ın hayli ilham verici 25 senesine bakış atmayı tercih ediyorum.


Aslında bizim radarımıza yeni takılmış olmasına rağmen, diğer yurttaşlarının aksine İngiliz futboluyla münasebeti çok daha eskiye gidiyor. Aberdeen’de doğan Holden futbolu burada tanır ve sever. Manchester United taraftarı babasının içine tohumlarını serptiği bu tutku, ancak yine babasının petrol endüstrisinde bulduğu iş pozisyonu için aileyi taşıdığı Houston’da açığa çıkabilecektir. Pankreas kanseriyle olan altı yıllık savaşını 2009’da kaybederek hayata gözlerini yuman Brian Holden’ın aileyi ABD’ye taşırken, en azından futbol kültürü gelişmiş bir çevreyi seçmiş olmasının arkasında oğulları için yaptığı gelecek planlarının payı var mıdır bilinmez. Ancak hastalığının belki de en sıkıntılı dönemlerinde, eşiyle birlikte Houston’dan Pekin’e uçarak oğlunu olimpiyat oyunlarında Japonya’ya karşı izleme fırsatını kaçırmayı göze alamaması bir ipucu veriyor olabilir. Turnuvanın açılış maçında takımına galibiyet golünü getiren Holden, annesinden bu golün hikayesini ve babasının verdiği tepkileri ne zaman dinlese harap olduğundan bahsediyor. Her maça onun kanserle mücadele bilekliğiyle çıkıyor olması, anısını yaşatmak için bulduğu yollardan yalnızca biri. Fakat ailesine duyduğu hayranlığın tamamını görünür kılmasının mümkün olmadığını söylüyor. Tamamen yeni bir düzen içine girdikleri Houston’da, şehrin varoşlarındaki evlerinden 90 dakikalık mesafeyi haftada üç gece alarak çocuklarının içindeki futbol sevgisini canlı tutmaya çalışan ailesine bundan daha fazlasını borçlu. Ve belki bundan da önemlisi ona aşıladıkları sınırsız özgüven…

Özgüven kelimesini birçok başarılı sporcunun hikayesinde masaya getirebiliriz. Zaten bu yönden eksik olanların büyük çoğunluğunun, bu tip yazıların öznesi olamadan doğal seleksiyonun kurbanı olması da bir etken. Fakat bu sezon Bolton orta sahasında sağa sola koşuştururken dikkatinizi çekmiş bu sarı saçlı ufaklığın hikayesinden daha fazla detayı öğrendikçe, bu kelimeyi salt yazıyı süslemek için kullanmadığımı göreceksiniz. ABD’de oyuncu yetiştirme konusunda tescil sahibi fabrikaların varlığından bahsedemeyiz. Özellikle Holden’ın gelişim sürecine tekabül eden yıllarda bu sektör, göçmen ailelerin çocuklarının yoğunlukta olduğu futbol okulları tarafından sürükleniyordu. Holden da Texas’taki temel eğitimini böyle okullarda aldı ve ileri adımları atmak için mümkün olan her kapıyı zorlaması gerekiyordu. Elit bölgesel ya da ulusal takımlara hiçbir zaman davet edilmemiş olsa da, Stuart daha ortaokul sıralarındayken de yeteneğine tam güven duyuyordu. Bu dönemde West Ham ve Manchester United’ın bölgede yaptığı seçmelere katılıyor, hatta Man United yetkililerinden bir alt yaş turnuvası için de teklif alıyordu. Fakat fiziksel olarak çok ham olduğu için, kendisine ‘büyü de gel’ dediklerini söylüyor. Fakat bu hiçbir zaman gerçekleşmeyecekti. Holden nihayet bu sezon West Ham ve Man United gibi takımların başına iş açarken de 1.78 boyunda bir enerji topu olarak yapacaktı bunları…


Liseye geldiğinde gelişimi iyi programların radarına girecek kadar kuvvetliydi. North Carolina, Notre Dame ve Wake Forest gibi okulların yetkilileri okul maçlarına gidip geliyordu. Fakat üçüncü sınıfta yaşadığı diz sakatlığı sonucu, doktorlar menisküsüne bir kıkırdak nakli operasyonu gerektiği teşhisini koydular ve bu nedenle 8 ay futbol oynayamaması birçok gözlemciyi Holden’dan uzaklaştırmaya yetti. Gerçek dünyadaki hayalleri sekteye uğrayınca, tipik bir Y jenerasyonu erkeği olarak sanal dünyaya kanalize oldu. Bugün Wikipedia sayfasından o bilgileri kaldırmakla ilgili şakalar yapsa da, o dönemlerde sağlam bir Counter Strike oyuncusu oldu. Girdiği oyun takımıyla bir ulusal yarışmada ikinci oldular ve bu işten iyi bir para kazandı.

Her şeyi değiştirense Adeks’te geçirilen bir sakatlık döneminden sonra, son sınıfın sonlarına doğru katıldığı bir özel maç oldu. Holden’ın takım arkadaşlarından birini izlemek için orada olan Clemson yardımcı antrenörünün dikkatini çeken -belki saçlarının da yardımıyla- Holden oluyordu. Sahadaki her dakikasından keyif alıyordu ve boyuna rağmen çok güzel de bir kafa golü atmıştı o gün. Hiç beklemediği bir anda keşfedilen yeteneği sonrası yeniden futbola sarıldı. Clemson’daki ilk senesinin sonunda ilk onbire çıktı ve baş antrenör Trevor Adair’den burs teklifi aldı. Adair’in yaptığı bir başka şeyse ABD 20 yaş altı takımının hocasına Holden’ı tavsiye etmesiydi. Aldığı ilk davette Jamaika ile yaptıkları özel maçta verdiği spektaküler çapraz pasla tek golün asistini yapıyor ve o gün piyasasını neredeyse ikiye katlıyordu. Her zaman bir gözünün çevrili olduğu İngiltere’yi denemenin tam vaktiydi. En azından Stu böyle düşünüyordu. Sunderland’le idmanlara çıkmaya başlamışken, taksi kuyruğunda İngiliz gençlerin dayağını yedi. Nedenini hala bilmiyor… Fakat orbital kemiği kırıldı ve gözündeki hasar onu üç ay sahalardan uzak tuttu. Geri döndükten hemen sonra, bu kez de dizini sakatladı. Sunderland’in daha fazla beklemeye niyeti yoktu. Acı vatana geri dönüyordu.


Şans genç adama yüzünü sık sık gösteriyordu, ama belalı bir kız arkadaş gibiydi adeta. O ise geleceğe sürekli pozitif bakıyordu. “Önce Dynamo’dan kontrat alacağım, onların yıldızı olacağım. Sonra olimpiyat takımıyla Pekin’e gideceğim, 2010’da Güney Afrika’da parlayacağım. Ve bir İngiliz kulübüne transfer yapacağım.” ESPN Magazine’deki yazıya göre, Houston’daki yakın arkadaşı Josh Reagan İngiltere’de başarısız olup geri dönen Stu’ya moral vermek için onunla bir buluşma ayarladığında yukarıdaki bu cümleleri duyuyordu. Biraz o meşhur “Her Şey Çok Güzel Olacak” repliğini hatırlatan cümleler, ancak beş sene içerisinde tüm bu beklentilerin gerçeğe dönüştüğünü görüyoruz. Belki bir istisnayla. 2010’da milli takımın 23 kişilik kadrosunda yer bulan Holden, yalnızca İngiltere maçında beş dakika oynayabildi. Çünkü belalı kız arkadaş hayatına yeniden girmişti ve Mart ayındaki bir hazırlık maçında Nigel De Jong’un tekmesi fibula kemiğini kıracaktı. Gerçi bunu şansla açıklamak çok kolay değil, her genç futbolcu bir gün De Jong’un kramponunun çivisini tadacaktır… Yine de hayatının en güzel altı haftası olarak bakıyor Güney Afrika deneyimine Holden. “2014’te Brezilya’da ideal onbirin bir parçası olmak istiyorum. Sebat etmek çok önemli. Ve aynı zamanda o Amerikan kalıbının bir başka boyutu.”

Birçokları Güney Afrika’da Holden’ın kullanılması gerektiğini söylüyor ve bu tercihinden dolayı Bob Bradley’yi eleştiriyor. Holden’ı bir sağ kanat alternatifi olarak gören Bradley, orta sahanın ortasında oğlunu ve Edu’yu kullanıyordu. Bu ikiliden kalan süreleri, ara transfer döneminde Blackburn’e kiralanan Jermaine Jones alıyordu. (Jones diğerlerinin aksine Alman futbolunun ürünü bir orta saha olarak bu yazıda kendisine pek yer bulamadı.) Kanatlarda ise henüz bir yerel futbol yeteneğinin Donovan-Dempsey ikilisine tehdit olması pek mümkün değildi. Fakat bundan böyle durum bu değil ve Jozy Altidore’un yanındaki vasıfsız ikinci forvetlerdense, sistemi Holden’ı kullanacak şekilde modifiye etmek Bradley için bir zorunluluk. Bunun sahaya yansıyacağı ilk turnuvanın Gold Cup olacağı düşünülüyordu. Fakat 19 Mart’ta, belki de futbolu ona sevdiren stadyuma babasının anısını yaşatmak için çıktığında onu tatsız bir sürpriz bekliyordu. Maçın sonlarına doğru Jonny Evans, iyi niyetli ama biraz sakar bir hamle yaparken aynı niyetteki Stu’nun ayağından da bir parça aldı. Evans’ın burada kırmızı kartı hak edecek bir şey yaptığı tartışılır, ancak görüntü çok kötüydü. Korkulan oldu ve Holden sezonu kapattı, hatta gelecek sezonun başına yetişebilmesi de çok kolay gözükmüyor…


Böyle bir sakatlığa rağmen onu gözümde büyüten ve gelecekte bir gün Old Trafford’un düzenli bir ziyaretçisi olmasını ümit etmemi sağlayansa herkes Evans’ın hareketini olabildiğince abartırken, kötü günler geçiren meslektaşından gelen özrü kabul etme erdemini göstermesiydi. Ve bunu Twitter’daki yüzbinlerce takipçisiyle paylaşmayı da ihmal etmedi. (Landon Donovan’ın bu iletiye cevabını da bir kenara not ettik, akıllı olsun.)

“Just had a sincere phone call from Jonny Evans wishing me the best in my recovery, def wasn’t intentional, just unfortunate part of the game.”

Elbette bahse konu ümitlerim yalnızca Fevzi Tuncay’ı Manisa’ya getiren transferdeki gibi bir merhametle ilintili değil. Paul Scholes’un veliahtı olabileceğini falan söylemiyorum, zaten densizlik olur. Ancak bir toparlanma sürecine girse de hala eski günleri aratan Michael Carrick’in, bu seviyenin hakkını vereceği hala şüpheli Darron Gibson’ın iyi bir alternatifi olabilir. En azından Anderson’dan kötü olmaz.

Gel be sarı… (Aynı zamanda yazının son cümlesi olan başlık oley!)

Kaynakça:

Made in AmericaESPN Magazine
Stuart Holden’la Uzun Top OynuyoruzNoat Samisa
Hair Holden Twitter

1 Ocak


1880, Manchester City kuruldu.

1976, Lig Kupası’nı kazandılar.
1977
1978
1979
1980
1981
1982
1983
1984
1985
1986
1987
1988
1989
1990
1991
1992
1993
1994
1995
1996
1997
1998
1999
2000
2001
2002
2003
2004
2005
2006
2007
2008
2009
2010
1 Ocak 2011…

Köşe yazısı yazdım.

A Different Kind of Hero


Norwich City, Coventry City, Newcastle United, Celtic, Blackburn Rovers, Liverpool ve West Ham United ve Manchester City’yi dolaştıktan sonra dokuzuncu adresi her zaman oynamak istediği, doğduğu şehrin takımı Cardiff City oldu. En azından sezon sonuna kadar.

“I have to choose 25, the rest must find another team. Craig is out.”

Bazen sadakat olayını abartabilen menajerler oluyor ve hoşuma gitmiyor ama Roberto Mancini’ninki de en az onlar kadar nahoş. Bellamy’yi kadrodan kesmesi değil tabi, bunu yapış şekli…

O da Nenad Krstic gibi sandalyeseverdir, farklı materyal kullandığı da görülmüştür!

Irish Açılımı Vol. 7 – We Should Clone These Guys


Bu seriye en son çok da hatırlamak istemediğim ikinci Bayern München maçı sonrasında yazmıştım. O günden bu yana James Joyce Pub’da izlediğim maçlar oldu ama buraya aktarmaya ya fırsat bulamadım, ya da yazmaya değecek çok fazla şey yoktu. Bir de sezonun dönüm noktalarından birindeki Chelsea maçı var, o günün ardından yazmamamın sebebini tahmin edebiliyorsunuzdur. Totem gereğince soda limonla geçirilen maçın son dakikalarında beyin sarsıntısı geçiren yan hakem, günümü şenlendirmemişti elbette.

Doğum günümü kutlamak üzere Taksim yollarına düştüğüm cumartesi akşamı, staj çıkışında yakaladığım arkadaşımla laflamak için burayı seçmiştim. Mekanın nemrutluğu dillere destan kıdemli garsonunun beklenmedik tutumları, üzerine de gelen 20% indirimle “Galiba akıllanıyorlar” dedim ve sezon prömiyeri için rotayı Nevizade açıklarına kırdım yine. Mekanda yaşadığım Celtics, Liverpool, Bayern ve Chelsea hezimetlerinden sonra, arkadaşlarımdan sık sık “Belki de artık gitmesen senin için daha iyi olur” nasihatleri eşliğinde dışarıdaki yerimi aldım. Maç öncesinde RedCafe forumlarını okuyup içimi öfkeyle doldurduktan sonra, hemen önümde konuşlanan pis Geordie canımı biraz sıkmıştı. Dışarıda müşterilere stand dışında bir imkan sunmuyorlar ve orası da bir noktadan sonra kapalı gişe oldu. Pazartesi gecesi futbolunun Birmingham, Wigan ve belki Liverpool’a uygun olduğunu düşünüyorum ama ilgi yoğundu yani. Bunun sonucunda da çerezimi iki Uzakdoğulu ile paylaşmak durumunda kaldım. Bunların da Newcastle taraftarı olduğunu öğrenmem, mekandaki geçmişimi düşünürsek çok da şaşırtıcı değildi.


Biraz Newcastle takımından konuştuk sempatik çiftle. (Sergen Yalçın oley!) Takımdan galibiyet beklemeleri, artık rutinleşmiş ilk hafta sürprizlerine rağmen fazlaca naif gelmişti. Genel yapıları böyleymiş, bunu sonra anladım. Mesela maç öncesinde şöyle bir konuşma geçti aramızda:

– Your defensive line looks a little bit crappy.
– Yeah, but we have Sol Campbell on the squad. He is not fit.

– Maybe he will never be.
– They were saying the same last year.

Burada futboldan anlamayan yengemizden hafif bir bakışı da esirgemedim ama Ramazan ayında kafa karıştırmaya da gerek yok…


Newcastle’ın hakikaten de en sorunlu bölgesinin savunma hattı olduğu açıktı. Sağ bek James Perch’e Tyne yöresinde de kimsecikler güvenmiyordu ve göbekte de Campbell-Taylor ikilisinin yokluğunda çok fazla elle tutulur yetenek yoktu. Fabricio Coloccini, Championship’i domine eden bir takımda sırıtmamıştı ama burası farklı bir sahneydi ve Arjantinli’nin bu sahnedeki yetersizliği küme düşmeyle noktalanan sezonda da açığa çıkmıştı zaten. Fakat rakibin Newcastle olması da maça heyecan katan bir etkendi benim adıma. Gerçi bir Blackpool ya da Burnley değildi karşıdaki ve beklentilerim dışında çok az şey görebileceğimin farkındaydım. O çok az şey arasında geride bırakılan başarılı sezonun önemli aktörlerinden, 17 gollü Andy Carroll’ın United çapında bir takım için tehdit olup olamayacağıydı. Yeteneğini bu seviyeye taşıyabilecek miydi, yoksa EPL için silik bir anı olarak kalan Championship golcülerinden biri mi olacaktı? Fantezi takımımın kelepir parçalarından Jonas Gutierrez bana puanlar getirebilecek miydi? Crystal Palace günlerinden beri sevdiğim topçulardan olan Wayne Routledge ne alemdeydi?


Maç başladı ve ilk 30 dakika içerisinde bu sorularımızın neredeyse hiçbirine cevap bulamadık. 89 doğumlu Carroll savunmayı bitmek bilmeyen presiyle zorlamaya çalışıyordu, 8. dakikadaki bir köşe vuruşunda da Nemanja Vidic’ten kurtulup maçın ilk tehlikesini yaratıyordu. Fakat yıllar bazılarına acımasız davranmıştı ve Carroll, formasyonda hemen arkasında konuşlanmış Kaptan Kevin Nolan’dan herhangi bir destek alamıyordu. Eski Old Trafford kahramanlarından Alan Smith’in varlığında, coğrafyanın -ayık olduğu zamanlarda- elit savaşkan merkez elemanlarından Joey Barton’a rağmen orta saha Manchester deplasmanı için fazlasıyla yumuşaktı. Maç öncesinde kadroları gördüğümde bu maçın kanat oyuncularının performansıyla kazanılacağını düşünmüştüm, fakat Newcastle’ın solu bu testi alnının akıyla geçmeyi başardı. Bunda Jose Enrique-Gutierrez ikilisinin etkili Latin ortaklığı kadar, karşılarına hücum alanında faktör olmaktan uzak John O’Shea ve gününde olmayan Antonio Valencia ile çıkılmasının da payı vardı kuşkusuz. Sağ taraftaki Perch-Routledge ise savunma için öldürücü bir kombinasyon. Bu ligde Nani’den daha aklı başında onlarca sol açık var ve Chris Hughton için büyük bir baş ağrısı anlamına gelecektir burası.

28. dakikada ekrana seçilen karede Hughton, saatine bakıyordu. Görebildiğim kadarıyla yalnızca tek kolunda saat vardı. Muhtemelen kronometreli… Yüzündeki ifadeden sadece 28 dakika geçmiş olduğuna inanamadığını çıkarmak çok zor değildi. Bir duran top dışında rakibine pozisyon vermeyen ev sahibi, ilerideyse hafta içi Macaristan maçında sakatlığının nüksettiği söylenen Wayne Rooney’nin yanlış tercihleriyle bir dolu golden oldu. Nani de yaptığı her iyi işten sonra, iki tane “For Fuck’s Sake Nani Moment” sunuyordu izleyenlere. Buna rağmen Newcastle’ın sağ tarafı o kadar sorunluydu ki, savunma arkasına atılan topta ofsaytı bozan Perch ilk golün yaratıcısı oluyordu. Paul Scholes’un pasına haksızlık etmeyelim ama amatör bir savunma dizilişi gördüğümüzü de kabul edelim. Hemen arkasından gelen ikinci goldeyse, bu sefer sıradan bir Evra-Nani kombinesi hak etmediği kadar etkili olacaktı…


İkinci yarıdaysa gündem maddeleri Scholes-Giggs ikilisinin dehası eşliğinde “Ustalara Saygı Kuşağı”, çocukların Chicharito sevgisi ve “Joey Barton’s pornstache” olarak şekillendi. Masadakilerin orijinini sorup yanlış anlaşılmak istemedim ama söylediğine göre iki yıl Newcastle’da yaşamış erkek olanı. “Senin bu United sevgisi nereden geliyor” sorusu da beni biraz rahatsız etti gerçi, bunun sonunda aldığım cevapların en tatminkarı “OK then” olur çünkü. Anlayışla karşıladılar yine de. Manchester’ın suyunu içip, kadınını sikmemişsen -pardon my French- taraftarlığını sorgulayan insanlardan değillermiş… Başlık da muhabbetin “Ustalara Saygı Kuşağı” kısmından.


Yıldız tablosuyla kapatalım. Hughton bu savunma hattıyla zorlanır, orta sahada da bazı radikal değişiklikler yapmalı. Kendisini Premiership’e çıkaran oyunculara sadakat eğilimi, yeni yükselen takımlardaki hocaların en büyük sıkıntılarından biridir. Ülkemizde bunu sık görmüyoruz ama burada yükselen teknik direktörün ödüllendirildiği de çok nadirdir. O yüzden daha İngiliz bir yaklaşım tutturmanız gerekiyor bu sıkıntıyı anlamak için. Smith’i ilk olarak Sir Alex Ferguson bu pozisyonda oynatmayı düşünmüştü ve bir ölçüde başarılı da olmuştu. Ancak geçirdikleri sakatlıkların ardından Smith, henüz 29 yaşında olmasına rağmen bu yükü taşıyabilecek gibi gözükmüyor. Belki iç saha maçlarında buna katlanılabilir ama böyle maçlar için başka bir formül bulmalılar. Nolan ise kötü bir hazırlık kampı geçirmişe benziyor ve onun sorunu zamanla aşılabilir. Bu maç özelinde çok doğru tercihler yapmayan Hughton, mutlaka takımının idealini bulacaktır. Fakat inatçılığı seçerse, Premier League kendisini çok hoş karşılamayabilir. İrlanda milli formasını giyen ilk siyahi futbolcu unvanlı ve zamanında apartheid karşıtı hareketin de neferlerinden olmuş Hughton umarım başlangıçta idareten aldığı bu görevi iade etmek zorunda kalmaz…

Manchester United XI vs. Newcastle United:
1 van der Sar 7
22 O’Shea 6.5 – 15 Vidic 7 – 23 Evans 7 – 3 Evra 7.5 (21 Rafael NE)
25 Valencia 6.5 – 18 SCHOLES 8.5 – 24 Fletcher 8 – 17 Nani 6.5 (11 Giggs 7)
10 Rooney 6 (14 Chicharito 6.5) – 9 Berbatov 7.5


Rooney’nin çok örnek bir sporcu hayatı yaşamadığı ve bu nedenle tatillerden formsuz döndüğü bilindik bir şey. Performansı yükselecektir… Sevindirici olansa Carling Cup’ta kötü görüntüsüne rağmen perdeyi kapatan golü atan Dimitar Berbatov’un ortalama üstü oyunuydu. Skor avantajı kazanılan maçlarda takındığı laubali tavırlarına da aşinayız, hele gol attığı maçlarda. Bu alışkanlığını sürdürmese daha fazlasını atabilirdi. Mental olarak hiçbir zaman olması gerektiği kadar güçlü olamayacak ama Michael Owen iyi sinyaller vermezken, böyle bir maç çıkarması beni sevindirdi. Haftaya Fulham önünde Scholes muhtemelen kenara gelir ve Park-Carrick ikilisi rotasyona girer…

Sende Öyle Bir Beyin Yok Zaten



1 Chelsea (1)
(Adam Olacak Çocuk: Daniel STURRIDGE-89)
(Lig: 13 maç, 1 gol – Total: 20 maç, 5 gol)

2 Manchester United (2)
(Adam Olacak Çocuk: Darron GIBSON-87)
(Lig: 15 maç, 2 gol – Total: 23 maç, 5 gol)

3 Liverpool (7)
(Adam Olacak Çocuk: David N’GOG-89)
(Lig: 24 maç, 5 gol – Total: 37 maç, 8 gol)

Tamam kabul ediyorum, burası talihsiz olmuş. Rakamları lehime kullanmaya çalıştım ama kimi kandırıyorum…

4 Manchester City (5)
(Adam Olacak Çocuk: Kelvin ETUHU-88)
(Lig: 19 maç – Total: 20 maç) Kiralık: Cardiff City (Championship)

5 Arsenal (3)
(Adam Olacak Çocuk: Jack WILSHERE-92)
(Lig: 1 maç – Total: 7 maç)
(Lig: 14 maç, 1 gol – Total: 14 maç, 1 gol) Kiralık: Bolton Wanderers (Premier League)

6 Everton (8)
(Adam Olacak Çocuk: Jack RODWELL-91)
(Lig: 26 maç, 2 gol – Total: 36 maç, 4 gol)


7 Aston Villa (6)
(Adam Olacak Çocuk: Fabian DELPH-89)
(Lig: 8 maç – Total: 15 maç, 1 gol)

8 Tottenham Hotspur (4)
(Adam Olacak Çocuk: Gareth BALE-89)
(Lig: 23 maç, 3 gol – Total: 34 maç, 3 gol)

9 West Ham United (17)
(Adam Olacak Çocuk: SAVIO-89)
Transfer: Fiorentina (Serie A)

10 Fulham (12)
(Adam Olacak Çocuk: Matthew BRIGGS-91)
(Lig: 1 maç – Total: 1 maç) Kiralık: Leyton Orient (League One)

11 Sunderland (13)
(Adam Olacak Çocuk: Lee CATTERMOLE-88)
(Lig: 22 maç – Total: 22 maç)

12 Wigan Athletic (16)
(Adam Olacak Çocuk: James McCARTHY-90)
(Lig: 20 maç, 1 gol – Total: 24 maç, 2 gol)

13 Bolton Wanderers (14)
(Adam Olacak Çocuk: Chris BASHAM-88)
(Lig: 8 maç – Total: 10 maç)

14 Blackburn Rovers (10)
(Adam Olacak Çocuk: Nikola KALINIC-88)
(Lig: 26 maç, 2 gol – Total: 34 maç, 9 gol)

15 Stoke City (11)
(Adam Olacak Çocuk: Ryan SHAWCROSS-87)
(Lig: 28 maç, 2 gol – Total: 31 maç, 3 gol)


16 Birmingham City (9)
(Adam Olacak Çocuk: Scott DANN-87)
(Lig: 30 maç – Total: 35 maç)

17 Wolverhampton Wanderers (15)
(Adam Olacak Çocuk: Sam VOKES-89)
(Lig: 8 maç, 1 gol – Total: 10 maç, 1 gol) Kiralık: Leeds (League One)

18 Portsmouth (20)
(Adam Olacak Çocuk: Joel WARD-89)
(Lig: 3 maç – Total: 4 maç)

19 Burnley (18)
(Adam Olacak Çocuk: Richard ECKERSLEY-89)
(Lig: 7 maç – Total: 7 maç) Kiralık: Plymouth (Championship)

20 Hull City (19)
(Adam Olacak Çocuk: Jozy ALTIDORE-89)
(Lig: 28 maç, 1 gol – Total: 30 maç, 2 gol)


Geçen sezon başlamadan önce şurada ve şurada yaptığım tahminler için bir anlamda fikri takip. Genel olarak memnunum. (Standart sapma 3.42 galiba. Şaka değil hesapladım, lakin istatistik hep zor bir ders olmuştur benim için.) İstisnalar her zaman vardır, burada da David N’Gog ve Gianfranco Zola olmuşlar.

Başlık için Fikret Engin’e saygılar…

Tell Me Bebe, What’s Your Story?


Hafta sonunda Premier League’in perdeleri açılıyor. Digiturk de EPL TV’nin yayın haklarını alarak aklımızı çelme uğraşında. Uzun zaman sonra Manchester United ligi bir pazartesi maçıyla açacak. Cümleye giriş şeklime bakmayın, bir önceki pazartesi maçını hatırladığımdan değil. Rakip Newcastle United olacak. İki sezon önce ligden düşmeleriyle noktalanan yolculuklarına da Old Trafford’da başlamış ve 1 puanı kurtarmayı başarmışlardı. O maçı düşününce şunu söylemek gerekir: Neyse ki artık kalelerinde Shay Given yok.

Taraftarın gündeminde ise uzun süre konuşulan Mesut Özil isminden sonra, bugüne kadar en üst düzey futbolunu Portekiz üçüncü liginde oynamış 20 yaşında bir genç forvetle anlaşmanın hayal kırıklığı var. Bebe -evet ismi bu- hakkında fikir belirtmek için hemen hemen kimsenin yeterli bilgisi yok, fakat bu transfere şüpheyle yaklaşmak için oyuncunun tecrübesizliğinden daha esaslı birkaç sebep var.


1- Adı kulüple birlikte anılan kariyerli oyuncuların hiçbiriyle anlaşılamadı ve bunun sebebinin kulübün içinde olduğu finansal darboğaz olduğu biliniyor. Böyle bir ortamda henüz hiçbir şey kanıtlamamış bir oyuncuya 7.4 milyon £ saymış olmak, en basitinden can sıkıcı.

2- Geçen hafta içinde oyuncuyla bir araya gelene kadar Sir Alex Ferguson’ın Bebe’yi hiç canlı izlemediği biliniyor. Transferi yapmaktaki motivasyonu ise Carlos Queiroz’un bu yöndeki tavsiyesi olmuş. Peki bugüne kadar ikinci adamlığına methiyeler düzülse de hiçbir zaman çok tutmadığım Portekizli’nin referansıyla alınan son isim kimdi, biliyor musunuz? Bu sezon Bucaspor’un kiraladığı Manucho.


3- Şu ana kadar milli takım formasıyla çıktığı maçlarda da, hazırlık kampında da kalitesini ve bu takımda kısa sürede rol alabilecek olgunluğu gösteren Javier “Chicharito” Hernandez’in de Rooney-Berbatov-Owen üçlüsüne katılımıyla forvet rotasyonu önümüzdeki sezon için dolu gözüküyor. Ayrıca bu sezon kiralık giden Mame Biram Diouf ve Danny Welbeck, 25 kişilik kadroda muhtemelen bulunacak Federico Macheda, genç takımı takip edenlerin parmakla gösterdiği Joshua King gibi oyuncuların varlığında Bebe bunları geride bırakacak bir yeteneğe sahip mi? Bu da uzun olduğu kadar önemli bir soru.

Bir Pro-Con listesi çıkaracaksak, diğer tarafa yazılabilecek şeyler arasında geçen hafta içerisinde Real Madrid’in de aynı oyuncuya ilgi göstermesi var. İki büyük takımın aynı anda yanılamayacağı varsayımına dayanan bir teselli sebebi. Bebe’nin bonservisini beş hafta önce alan Vitoria Guimaraes’in 9 milyonluk serbest bırakma opsiyonunun altında bir paraya anlaşılmış olması bardağın dolu tarafına eklenebilir mi? Bunun için önce oyuncuyu görmemiz gerekecek. Çünkü halihazırda kulübe maliyetinin de tepeden bakılacak bir tarafı yok. Söylenene göre ikinci forvet pozisyonu dışında, her iki kanatta da kullanılabilecek Cristiano Ronaldo tipinde bir oyuncuymuş. Elbette sadece bir özelliği bakımından yapılıyor bu benzetme.

Cape Verde göçmeni bir ailenin çocuğu olarak sokaklarda büyüyen, daha sonra bir yetiştirme yurdu tarafından sahiplenilen ilginç hikayeli bir çocuk. Ama bu yaz kulübün kasasından çıkan 25 milyon karşılığında aldığımız oyunculardan sadece Chicharito’nun direkt katkı verebilecek durumda olması çok hoş değil. Sanırım SAF gerçekten, Wayne Rooney’nin sakatlığı olmasa geçen sezonu çifte şampiyonlukla tamamlayabileceğine kendini inandırmış.

Ronaldo, Rooney ve Newcastle United demişken şu iki video ile havaya girelim ve maç saatini beklemeye koyulalım:


SansürSensin: http://www.youtube.com/watch?v=GSpKk_8Ye3s


SansürSensin: http://www.youtube.com/watch?v=oXeXjL2StqM

In other news, Welbeck bu sezon da Sunderland formasıyla kiralık oynayacak. Bu sene Premier League tecrübesi de kazanacak olması olumlu. Kenwyne Jones da Stoke City ile anlaşmışken, Darren Bent’in arkasında süre bulabileceğine inanıyorum. Yine de beklentilerim çok çok yüksek değil…

Payback Is A Bitch


Maç başlamadan önce kazanacağımızı hissediyordum. Her ne kadar takım yine anlamsız bir ABD turundan ve dolayısıyla yüksek nem altında yıpratıcı bir sezon hazırlık sürecinden dönmüş olsa da… Bu hislerimin arkasında elbette ki çok büyük bir rasyonalite durmuyordu, ancak Carlo Ancelotti’nin hafta arasında yaptığına benzer açıklamaların, özellikle böyle prestijden öte pek bir anlamı olmayan maçlarda rakip takıma büyük bir motivasyon takviyesinden başka bir anlam ifade etmediğini düşünürüm. Ada tarihinde lig-kupa dublesini yapan ilk takım Chelsea değil, bir İtalyan’ın hala saygınlığını koruyan bir organizasyonu hor gören açıklamaları bana çok hoş gelmemişti. (Bu arada o sözleri bulamadım şimdi. Hayal görmediysem “Bu kupayı neden direkt bize vermiyorlar” gibi bir şeyler dediği söylenmişti NTV yayınlarının birinde.)

Her iki takımda da gözleri üzerine çevirebileceğimiz çok fazla yeni oyuncu olmaması, bu kupanın geçmiş yıllardaki seyrine bakıldığında alışılmadık bir durum olarak göze çarpıyordu. Orta sahada Joe Cole’un yerini Yossi Benayoun’la doldurmaya çalışacak Chelsea, Michael Ballack’ın yeri için de Michael Essien’in sağlığına duacı olacaklar. Orta sahadaki rotasyon biraz daraldı ama Mikel-Essien-Lampard üçlüsü sağlıklı kaldığı takdirde, Ramires’in de yakında sonuçlanacak transferiyle birlikte o konuda çok sıkıntı yaşayacaklarını zannetmiyorum. Öte yandan United cephesinde de orta sahanın sorunlu bölgelerden biri olduğunu söyleyemiyoruz, özellikle de bugün Scholes ve Carrick’in beklenenin çok üzerindeki oyunlarıyla. Bu takımın geçen sene işlemesini sağlayan iki motorundan Darren Fletcher kenarda otururken, üç akciğerli Park Ji-Sung da Dünya Kupası yorgunluğunu üzerinden atamamamış gözüküyordu. Bunlara rağmen ilk yarıda belki de ligin gördüğü en yaman savunma önü ikilisine karşı United oyun kontrolünü eline almakta pek zorlanmadı. İlk 30 dakikada Edwin van der Sar’ın hatalı hamlesinden doğan ve Salomon Kalou’nun yanlış tercihiyle yarım pozisyondan öteye gitmeyen tehlike dışında United savunması çok ciddi testlere tabi tutulmadı. Diğer yarı alanda ise Ginger Prince’in yarattığı mucizelerin finalinde topu öldüren geçen sezonun parlak isimlerinden Antonio Valencia oluyordu.


Devrenin sonlarında ise bu maç için kaybedilen doksan dakikayı tek başına karşılayan bir gol izledik. Maç boyunca sağ kanadı çok yerinde uzun paslarla besleyen ve Ashley Cole’a fazla mesai yaptıran Scholes, bu sefer kendi yarı sahasından çıkardığı ilk pası o kanada hareketlenen Rooney’ye oynadı. Belki Scholes’un umduğundan bile isabetli olan bu pas, diğer milli oyuncular gibi her topla buluşmasında ıslıklanan Roo’nun önüne düştüğünde karar vermek için fazla zamanı yoktu. Onun boşalttığı alana derslik bir koşu yapan Valencia’ya mükemmel pası atan Rooney, tek hareketiyle Terry-Hilario ikilisini öldürüyor ve golü yaptırıyordu. FA telif hakları konusunda çok hassas, buraya yükleyeceğim video en fazla 30 dakika sonra engellenecektir. O yüzden size bırakıyorum araştırmayı…

İkinci yarıyla birlikte ise özellikle kupanın ciddiyetini hayli azaltan 6 değişiklik hakkı sebebiyle maç zıvanadan çıktı. Her ne kadar kötü bir gününde olsa da Amerikan tıraşlı Park’ın yerine Nani’nin girmesiyle takım tertibi de idealden saptı. Orta sahayı kontrolü altına alma yolunda Chelsea’nin işini kolaylaştıran bu değişikliklere rağmen, golü bulan ikinci yarıda oyuna giren acar forveti Javier “Chicharito” Hernandez ile United oldu. Yine bir kontraatak golü ve yine maç boyu sıkıntı çeken Ashley Cole’un kanadından… Chicharito’nun goldeki son vuruşta şansı yaver gitti, fakat hemen öncesinde Nani’nin önünü keserek çok kötü bir şuta kalkıştı. Ben bunu heyecanına bağladım, oyuncuyu da milli takım forması altındaki performanslarından biraz tanıyoruz. Ancak Federico Macheda, Danny Welbeck, Mame Biram Diouf gibi gençlerin bir sonraki adımı atıp rotasyonda güvenilir bir elemana dönüşmesini engelleyen bu son vuruş yetersizlikleri oldu. Bunu unutmaması lazım.


Chelsea’nin golünün gelmesi kaçınılmazdı, artık 40. yaşı için geri sayıma başlamış van der Sar’ın birkaç üst düzey kurtarışı olmasa maç tehlikeye de girebilirdi. Fabio-Smalling değişikliği sol beke geçen Jonny Evans ile birlikte savunma dengesini yok ederken, takiben gelen Scholes-Giggs hamlesi de orta saha direncini ortadan kaldırdı. Ryan Giggs bir efsane ve bunun farkında olan Sir Alex Ferguson onu onurlandırmak için böyle fırsatları kolluyor. Ama bugün Community Shield finalinin kaybedilmesiyle sonuçlanabilirdi. Bunun Fergie’nin umrunda olması için hiçbir sebep yok tabi.


Çok büyük bir zafer değil ve tek forvet olarak bence eğreti duran Nicolas Anelka’nın yerini alacak sağlıklı bir Didier Drogba çok fark yaratır. Ramires’in de doğru bir hamle olduğuna inanıyorum. Manchester yakasında ise takımın tavanı bugünkünden çok yukarıda değil ne yazık ki. Finansal durumun büyük transferlere imkan vermediğini biliyoruz, bunu kanıksadık ve kendi adıma Rooney merkezli kabuslardan sonra kendisinin takımda tutulmasına bile sevinebiliyorum. Takım hala yıllardır oynadığı kişilikli topu oynuyor ve bunun sonucunda hiç beklemediğin veteranlardan gelen katkılarla bir kupa daha götürebiliyor müzeye. Sevindirici bir başlangıç oldu…

The Good

Edwin van der Sar: Bu adamdan şüphe duyacağımız günler hiç gelmeyecek sanırım. O günlere izin vermeden de futbolu bırakacak heralde, o güne kadar da kudretini sorgulamamıza fırsat bırakmadan çalışmaya devam edecek. Bugün maça yanlış bir karar sonucu kalesinde bir tehlikeye yol açarak başlamıştı, gerçi orada savunmayla bir anlaşmazlık da söz konusuydu galiba. Ama ikinci yarıda önündeki savunma hattı bozulunca ve Chelsea dört koldan saldırmaya başlayınca yine sağlıklı olduğu müddetçe kalenin sahibi olduğunu gösterdi. Ama zaman onun lehine işlemiyor ve arkasına birilerini koymak gerekiyor. Altyapı önce Ben Foster ile çuvalladı, hazırlık maçlarında iyi gözükmeyen Ben Amos konusunda ise 1990 doğumlu olduğu için kesin yargılara varamıyoruz. Bakalım…


Michael Carrick: Son hazırlık maçında yaşadığı sakatlıktan sonra, kendisine iyileşme süreci olarak 3-4 haftalık bir zaman dilimi belirlendiği açıklanan bir oyuncu. Bunun üzerinden bir hafta geçmeden sahada yerini alıyor. Fergie, böyle bir maç için bile akıl oyunlarına başvuracak bir adam mı? Hala net bir cevap veremiyoruz… Fakat bugünkü Carrick, geçen sezon çok az maçta rastladığımız ve fazlasıyla özlediğimiz o oyuncuydu. Yanındaki Scholes’un ilk paslarda pek sık görmediğimiz kadar iyi olması, onu daha iyi göstermiş olabilir belki. Yine de geçen sezonun üzerine, bugünkü Carrick’ten memnun kalmayan bir United taraftarı bulamazsınız.

The Bad

Michael Owen: İlk yarıda aldığı her topu kötü kullanmayı başardı ve takımın ileride yeteri kadar top tutamamasının birincil sebebiydi. Ben geçen sezonki performansından da çok memnun değildim ama City maçında attığı o gol, taraftarı kazanmasının yanında bir anlamda onları kör de etti sanki. Uzun zamandır takıma katkı sağlamıyor ve işin kötüsü, bu listedeki sayıyı üçe çıkarsam gideceğim oyuncu Dimitar Berbatov olurdu. İkinci yarıda Owen-Chicharito ya da, Owen-Nani değişikliklerini bekliyordum. Üç değişiklik gelince, taşlar yeniden dizildi ve burada da Owen’ın rolüne soyunan Berbatov oldu. Chicharito’nun varlığı biraz daha soluklanmamızı sağlıyor ama görünen o ki bu sene de Berbowen, Rooney’nin yanında fazlaca sırıtacak. Geçen sene genelde yanlış kullanıldığı için savunduğum Berbatov’un bana bir borcu var ve bu sene ödemesini umuyorum.


Chris Smalling: Smalling de Kasım ’89 doğumlu bir oyuncu henüz. Sanırım bir Chelsea maçında sakatlıklardan dolayı Aaron Hughes’un yanında ilk onbir fırsatı bulmuş ve Drogba karşısındaki duruşuyla dikkatleri üzerine çekmişti. Fergie’nin onu izlemek için bizzat Craven Cottage yollarına düşmesi, United’ı müzakerelerde sıcak temasa gerek görmeyen Arsenal’a tercih etmesinde etkili olmuştu. Bugün bir başka Chelsea maçında o kadar da güven vermedi ve ABD’deki maçlarda da henüz rotasyon için çok hazır olmadığını gösterdi. Evans’ın stoperde aldığı dakikalardaki performansı güven vericiydi, bu sene Vidic-Evans ikilisine güveniyorum ama Rio Ferdinand’ın eski günlerine döneceği varsayımına göre hareket etmek akıl karı değil. Kimsenin de bunu yaptığını sanmıyorum zaten. Dar savunma kadrosu en büyük darboğaz konumunda, muhtemelen takımı şampiyonluktan edecek faktör de bu olacak. Beklerde de hala Wes Brown ve John O’Shea opsiyonlarından medet umuyoruz ki bu oyuncular ancak acil durum planı olurdu eskiden… Smalling’i bekleyelim, ama kısa sürede çok fazla sorumluluk vermek yıkıcı olabilir. Evans gibi yavaş yavaş dahil etmek lazım resme.


The Queen

Paul Scholes: Kabul etmeliyim, kendisine üç senedir belli periodlarda ‘bitti’ gözüyle bakıyorum. En kritik maçlarda suratıma suratıma vuruyor o endişeleri… İlk yarının başından sonuna kadar sağ tarafa müthiş çalıştı. Valencia’nın oradan üretiminin 1 gol ve 1 asistle sınırlı kalması, tamamen kötü bir gününde olmasıyla ilintiliydi. İlk goldeki pasa herhangi bir şey söylemeye gerek duymuyorum. yorucu maç temposuna girildiğinde düşüşler yaşayacaktır ama yine sazı eline alması gerektiği zamanlarda onu sahada göreceğimizden artık eminiz.

“Paul Scholes sakal gibidir, kestikçe daha gür çıkar.”

Yalnız ustanın hırçınlığı her zamanki gibi üzerindeydi, Andre Marriner farklı bir psikolojide olsa maçı tamamlayamayabilirdi belki.

Nemanja Vidic: Carling Cup’ı kaldırması için sezon boyu takımın en istikrarlı oyuncusu olan Evra’yı seçen SAF, bugün de yeni imzasıyla takıma bağlılığını gösteren Vidic’e küçük bir hediye sundu. Sahada bulunduğu her dakikada da savunmayı çok iyi yönetti ve başlangıçta ideale çok yakın gözükmeyen O’Shea-Evans-Vidic-Fabio dörtlüsü ondan güç alarak büyüdü. Ne Anelka, ne de Drogba etkinlik gösterebildi savunmanın göbeğinde. Daniel Sturridge’in sahne aldığı dakikalarda, karşısında sol beke geçmiş Evans biraz aksasa da United defansı ilk sınavı iyi verdi. Kaptana da çok şey borçlular…

Manchester United XI vs. Chelsea FC:
1 van der Sar
22 O’Shea – 23 Evans – 15 Vidic – 20 Fabio
25 Valencia – 18 Scholes – 16 Carrick – 13 Park
10 Rooney – 7 Owen

Forumlarda yazılan kadrolara benzedi böyle de… İlginç de bir bilgi verelim, son beş yılda sezona Community Shield kazanarak başlayan takımların bir istisna dışında hepsi sene sonunda lig şampiyonluğunu kucakladı. O istisna da Liverpool olduğu için çok dikkate almamak lazım. Sadece bir rakam bu da tabi, çok anlam yüklememek lazım ama gün itibarıyla United’ın sezon için daha hazır olduğunu söyleyebilirim. Bunun sinyallerini pek de alamamıştım açıkçası ABD turnesinde.