SLAM Yanlış Ata Oynamaz


Nisan 1998’de bu kapakla çıkmış SLAM. Türkiye’de SLAM’in pazardaki başarısında orijinal kadronun yazılarının da payı vardır bence, ben birçok yazarı severim SLAM bünyesindeki. Yalnız SLAM’in çok sevdiği oyuncular yanında nefret ettiği oyuncular da vardır. Allen Iverson’ın topluca hastası olan bu ekip Reggie Miller’ı hiç sevmez mesela. Aynı şekilde franchiselara karşı da tamamen objektif bir bakış açısı tutturamazlar çoğu zaman, böylesini tercih ederler belki de. Bu kapakta da bu tercihin payı vardır heralde. Gerçi fotoğraftaki Jayson Williams’ın kariyeri devam etseydi neler olurdu hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Zira All-Star seviyesine kadar yükselmişti kendisi, mahkemelerin yolunu tutmadan hemen önce. Yine de şu kadronun altına “CHAMPS BY 2001” yazmak desteksiz olmuş gibi. Tamam da bu takım 2002 ve 2003 yıllarında üst üste iki kez final oynamadı mı? Oynadı, evet. Yapılan onlarca hamleyi tahmin edip bu kapağa karar verdilerse sadece önlerinde saygıyla eğilebilirim zaten…


İşte kapağa konu olan 1997-98 rotasyonu:
Sam Cassell – Kerry Kittles – Kendall Gill – Keith Van Horn – Jayson Williams
Sherman Douglas – Kevin Edwards/Lucious Harris – David Benoit – Chris Gatling/Michael Cage – Rony Seikaly

2001-02 sezonunda takım ilk kez konferansında şampiyonluğa ulaşırken kullandıkları oyuncular ise şöyle:
Jason Kidd – Kerry Kittles – Richard Jefferson – Kenyon Martin – Todd MacCulloch
Anthony Johnson/Derrick Dial – Lucious HarrisKeith Van Horn/Brian Scalabrine – Aaron Williams – Jason Collins

Gerçi her türlü süpürdük, sorun olmadı…

Afro Style



Sporcular hangi branşta olursa olsun oynadıkları oyun haricinde oyuna renkli kişilikleriyle de katkıda bulunurlar. Bu renklerden biri de saçları. Renkli ve bir o kadar da ilginç saç stillerinden biri de afro. Resimlere bakanlar “Fatih Terim’in saçı afro değil ki yahu” diyebilir. Bence de tinerci ve şarapçı saçı karışımı bir şey. Neyse gider o…

Deutsches Retro #1


Panini’nin çıkartma albümleri benim jenerasyonumdan olanların çocukluğunun önemli bir parçasıdır. Okul döneminde tasolar, futbolcu kartları ön plana çıkardı. Taso konusunda da fena değildim, çok pis kökerdim gerçi ama benim zamanım yazın başlardı. Euro ’96 zamanını hatırlıyorum, o sıralar Muratlı’da otururduk, Tekirdağ’da bir kasaba. Babam da futbolu bıraktıktan sonra ticarete girdi, bir sürü şey sattı. Bunun bana getirisi esnaf dayanışmasını kullanıp, bakkaldan bedavaya aldığım çıkartmalardır. Ucuz şeyler de değillerdi hani. Hala da albümleri alırım, bitirme konusunda eski heyecan yok tabi.


Neyse Panini, Almanya pazarına daha seksenlerde girmiş. Ben de onların arşivine dadandım, seksenlere de imrenen bir adamımdır. Eski Beşiktaşlı Stefan Kuntz ile başlayalım. 1996’da Alman Milli Takımı kupaya uzanırken, ilk onbirin değişmez ismiydi Kuntz, 11 numarayı giyerdi. Beşiktaş’ta da o formayı sırtına geçirdi ve 1 sene boyunca hakkını vererek taşıdı. Bir Beşiktaş-Galatasaray maçı hatırlıyorum mükemmel oynadığı, başlıklar da “Galatasaray:3 Kuntz:2” gibi bir spor basını klişesi şeklindeydi. Yanlış hatırlamıyorsam 3-2, evet. 30 maçta 9 golle kapatmış sezonu. Almanya dışında oynadığı tek kulüp olmamız da onur verici bir durum.


Futbolu ilk profesyonel kulübü olan VfL Bochum’da bitirdi Kuntz. 1999’da Regionalliga’da Borussia Neunkirchen’i çalıştırdı, sonrasında Joachim Löw’ün yerine Karlsruhe’nin başına geldi. Orada başarılı olamadı, Waldhof Mannheim’da denedi şansını. Werner Lorant’ın yerini aldığı bu takımda daha da kısa bir kariyer bekliyordu onu. Sonra Ahlen’de bir risk aldı, bu da tutmayınca teknik direktörlük kariyerine son verdi. Bunun sebebi onun için çok şey ifade eden bir takım olan Bochum’un onunla çalışmak istemesi, ama kulübe geçmişinin onları tatmin etmemesiydi. Kuntz, yenilen pehlivan olmakta ısrar etmedi ve sportif direktör olarak Bochum’da görev aldı. 2006-2008 yıllarında onunla birlikte iyi bir dönem geçirdi Bochum. Geçen Nisan ayında karşılıklı olarak anlaşıp ayrıldılar.


Neden mi? 170 maçta 75 gol attığı, kariyerinin en parlak yıllarını geçirdiği kırmızı forma onu göreve çağırıyordu. 1. FC Kaiserslautern’in başkanlık koltuğunda kendisi. Böylelikle saha içinden elini çekti Kuntz ve zor günler yaşayan Rote Teufel’e yardım etmek için kolları sıvadı. Geçen sezon düşme korkusu yaşadı Kaiserslautern, bu sezona ise Bundesliga hedefiyle başlıyorlar. Hem efsane bir takımı Bundesliga’ya geri dönerken görmek güzel olur, hem de Kuntz’un oyunculuk dönemi sonrası ilk büyük başarısına tanık olmak.

Werner Olk’tan Oliver Kahn’a

Oliver Kahn’ın futbolu bırakma kararı Jürgen Klinsmann’ı rahatlatmış olabilir. Olli, son dönemde kariyerine yakışmayan goller yiyordu zira. Bir de yükselen bir isim var arkasında: Michael Rensing. Bu kararın Klinsmann’ın başına açtığı en büyük dert ise boşalan kaptanlık görevi için yapılması gereken tercih oldu. Kulüpten sızan haberler genç Philipp Lahm’ı işaret ediyor. Willy Sagnol ve Mark Van Bommel isimleri de sıkça telaffuz ediliyor. Ben Lahm’a vermezdim, o kadarını söyleyeyim. Neyse bu bağlamda bir nostalji yapmak gerekirdi, çünkü o kaptanlık bandını çok büyük efsaneler taşıdı yıllarca. Bir de Beşiktaşlı var listede, kaptana da ihtiyaç duyuyoruz son günlerde!


Werner OLK (1965-1970)

Franz BECKENBAUER (1970-1977)
Sepp MAIER (1977-1979)


Gerd MÜLLER (1979)


Georg SCHWARZENBECK (1979-1980)

Paul BREITNER (1980-1983)


Karl-Heinz RUMMENIGGE (1983-1984)

Klaus AUGENTHALER (1984-1991)

Raimond AUMANN (1991-1994)


Lothar MATTHÄUS (1994-1997)


Thomas HELMER (1997-1999)

Stefan EFFENBERG (1999-2002)


Oliver KAHN (2002-2008)

TBL Nostalji

Bu yıl ligimiz gerçekten çok zevkli geçti. Son 3-4 yıldaki en iyi lig diyebiliriz belki de. Üç büyüklerin tekrar iddialı konuma gelmesi, Karşıyaka gibi renkli takımların varlığı özlenen lig görüntüsünü oluşturdu. Ama bazı yazılarda gördüğüm “Tarihin en iyi liglerinden, en zevkli yıllardan biri” yazılarına katılmak mümkün değil bana göre. Mesela 2002-2006 yıllarındaki takımları, kadroları pek hatırlamam, ama 1996-2002 yıllarını daha bugün gibi hatırlıyorum. Hem biraz nostalji yapalım hem de günümüzle biraz karşılaştıralım…


Öncelikle Tofaş efsanesiyle başlamak istiyorum. Bursa gibi gerçekten güzel ve spor aşığı bir şehrin takımı olan Tofaş doksanlı yılların sonlarına doğru gayet güzel hamleler gerçekleştirerek inanılmaz bir takım kurdu, basketbol aşığı olan 20 yaş üzeri herkes o takımı rahatlıkla sayar heralde. Takım lideri Rivers önderliğindeki, Rashard Griffith, Slaven Rimac, Steven Rogers, Murat Konuk, şimdiki NBA süperyıldızı Mehmet Okur, Serkan Erdoğan, Şemsettin Baş, Hüseyin Demiral, Asım Pars, Alper Yılmaz kadrosunu Wiki’ye, Ekşi’ye vs. bakmadan yazabiliyorum mesela. Bu efsane takım Koraç Kupası Finali oynadı, ligde ve Türkiye Kupası’nda da şampiyonluklar yaşadı. Ama alınan şok kararla basketbol şubesi kapatıldı ve ligimizin en önemli renklerinden birini kaybetmiş olduk.

Ülker ise Pegasus Harun, Haluk Yıldırım, Kevin Rankin, Michael Anderson, Pete Wiliams gibi birçok unutulmaz oyuncuya sahip oldu o yıllarda. Gerçekten lige renk katan takımlardandı. Özellikle evindeki maçlarda unutulmaz Euroleague performansları sergilediler. Dominique Wilkinsli Teamsystem’i yendikleri inanılmaz maç daha dün gibi aklımda.

Galatasaraylı olmama rağmen sevdiğim ender Fenerbahçe takımlarından birine de tanıklık ettim o dönem. Zan Tabak, İbrahim Kutluay, Mahmoud Abdul-Rauf, Conrad McRae, Marko Milic gibi inanılmaz oyunculara sahiptiler. Atletik ve şutör oyuncuların çokluğu sayesinde oldukça zevkli maçlar izlettirdiler bize.

Darüşşafaka efsanesini de unutmamak lazım tabi. O Ayhan Şahenk’teki sert çemberler unutulur mu hiç? Şut girmeyince çıkan ses, çemberde mikrofon olmamasına rağmen evlerimize kadar ulaşırdı .Bir tek onlar şut sokardı o çembere zaten. Michael Ansley, Sean Green, Oleksandr Okunskyy, Orhan Güler, Kahyaoğlu Kardeşler’e sahip efsane takım sadece ligde değil Avrupa’da da etkileyici sonuçlar aldı. Ayhan Şahenk’teki Barca galibiyeti bunların en büyük örneği.

Efsane Efes Pilsen’e gelelim. Koraç Kupası zaferiyle tarihe damgasını vuran takım birçok efsane de yarattı doğal olarak. Petar Naumoski ,Conrad McRae, Murat Evliyaoğlu, Ufuk Sarıca, Volkan Aydın, Tamer Oyguç, Hidayet Türkoğlu, Hüseyin Beşok, Damir Mulaömeroviç bir çırpıda aklıma gelenler mesela. 2000 yılındaki Final-Four’a katılan takım ise tarihin en güçlü Türk takımı olarak gösterilebilir. Hüseyin Beşok, Damir Mulaömeroviç, İbrahim Kutluay, Hidayet Türkoğlu aynı takımdaydı, gerçekten rüya gibi bir yıl geçirerek üçüncü olmayı başardılar.

Galatasaray o yıllardaki sıradan takımlardan biri gözükmesine rağmen kadrosundaki renkli yabancılarla izlenmesi oldukça zevkli bir takımdı. Sıradan dediğim takımın guard ikilisi de Orhun Ene-Kerem Tunçeri bu arada… Beşiktaş da Bud Eley, Andre Woolridge gibi kaliteli yabancılar ve Faruk Beşok gibi tamamlayıcı Türk oyunculara sahipti. Öyle ki hiçbir deplasmana rahat gidemezdi Avrupa’da fırtınalar estiren takımlarımız. Rahat gittikleri takdirde Tuborg gibi ligden düşmemeye oynayan takıma bile yenilebiliyorlardı. Şu an Fenerbahçe’nin kaptanı olan o dönemki sayı kralı Damir Mrsic Tuborg’u bile izlenesi bir hale getiriyordu.

Hafif bir nostalji yaptıktan sonra ”En kaliteli lig bu seneki lig” yorumuna değinelim. O zaman Euroleague’de şimdiye göre daha fazla takımla mücadele ediyorduk. İkinci kupada oynayan Darüşşafaka bile Barca’yı yenebiliyordu. Karşıyaka’nın Real Madrid’i yendiğini düşünsenize şimdi. Üstelik o yıllarda Avrupa basketbolu çok daha kaliteliydi. O zamanlar NBA Avrupalılar’a pek sıcak bakmıyordu ve bütün yıldızlar Avrupa’da oynuyordu. Şimdi neredeyse eli top tutan herkes soluğu NBA’de alıyor.

Seyirci olayına gelirsek de yine açık ara 1996-2002 dönemi önde. Neredeyse tüm maçlar kapalı gişe olurdu. Şimdi herhangi bir Efes maçını televizyonda izlerken seyircilerden birinin öksürük sesini duyabiliyoruz. Bu verilere bakılınca kesinlikle o dönemin çok daha iyi olduğunu görebiliyoruz. Basketbol dışına çıkarsak biraz da, Amerika’dan yeni gelmiş İngilizce aksanlı Türkçesi ile spikerlik yapan Murat Murathanoğlu ve maç heyecanlı bir hal aldığında çığlık çığlığa yorum yapan İsmet Badem ikilisinden Avrupa Ligi maçı dinlemenin tadı hala damağımda. Murat Abi’nin türkçesi keşke düzelmeseydi bile diyorum bazen. O değil de bu satırları yazarken Türkiye Ligi’ni Avni Küpeli’den bile dinlemeyi özlediğimi hissettim. Bayağı özlemişim ben galiba o yılları. Umarım tekrar ligimiz o kaliteye ulaşır ve basketbolu dolu dolu yaşarız.

Tarihte Kara Bir Leke: HEYSEL

Tarih: 29 Mayıs 1985. Yer: Heysel, Brüksel. Liverpool-Juventus Şampiyon Kulüpler Kupası Finali. Bu maç diğer hiçbir finale benzemeyen, tarihe damga vuran maçlardan biri oldu. Nasıl mı? Olayı anlatabilmemiz için olayın çok öncesine gitmemiz gerek.

Olayı takip eden kişi ve yazarlara göre 1984 finalinde Roma Olimpiyat Stadı’nda gerçekleşen olaylar bu olayın başlangıcı olarak görünüyor. Bu finalde Liverpool evsahibi Roma’yı penaltılarla geçip şampiyonluğa ulaşmıştı. Maçtan sonra Romalı holiganlar yenilginin de verdiği sinirle neredeyse gördüğü her Liverpoollu taraftara saldırıyor ve akıl almaz büyük olaylara sebebiyet veriyordu. 1 yıl sonrasında ise yine final başarısını tekrarlayan Liverpool bu sefer karşısında başka bir İtalyan takım olan Juventus’u buldu. Liverpoollu taraftarlar rakip Juventus olunca bu maçı geçen yıl kendilerine yapılan saldırıların intikamını almak için fırsat olarak gördü ve Heysel’e akın etti. Maç öncesi tahminlerin aksine küçük çaplı olaylar hariç kayda değer hiçbir olay olmamıştı. Ama maçtan 1 saat önce yetkililerin korktukları başına geldi, hatta daha da fazlası. İngiliz holiganlar İtalyan taraftarların olduğu bölüme aniden saldırmaya başlamıştı. İtalyanlar da paniğe kapılarak tribün duvarına doğru kaçmaya başladı. Ve tarihin en büyük facialarından biri gerçekleşti. Dayandıkları duvar yıkıldı ve bu olay sonucu çoğu İtalyan olmak üzere 39 kişi öldü.

İşin garibi bu kadar büyük çapta bir olay gerçekleşmesine rağmen maçın oynatılmasına karar verildi ve maçı tartışmalı bir penaltıyı Platini ile gole çeviren Juventus 1-0 kazandı. Maçtan sonra da İngiliz takımları 5 yıl, Liverpool ise 6 yıl Avrupa kupalarına katılamadı. Belki de şu an tarihin en başarılı takımı Real Madrid değil Liverpool olacaktı. Umarım bir daha böyle bir olayı yaşamayız. Futbol sadece bir oyun, hem de tüm dünya insanlarını birleştiren zevkli bir oyun.

Geçmiş Zaman Olur Ki – 1

Türkiye olarak 3. kez Avrupa Futbol Şampiyonası’na katılıyoruz. Bu üç turnuvada edindiğimiz bir de ritüel var: Portekiz karşılaşmaları. Maça saatler kala bize en çok moral verecek şeyin geçmişteki bu karşılaşmalar olmayacağını biliyorum, evet. Zira her iki karşılaşmada da sahadan boynu bükük ayrılan taraf olmuştuk. Ancak yine de Faruk Yiğit’in, Şanver Göymen’in bulunduğu bir kadronun nostaljisini yapmak, Arif Erdem’in kaçırdığı penaltıyı tekrar hatırlayıp, belleklerimizi tazelemek hoş olacaktır. En azından, benim adıma zevkli olacağı kesin.


EURO ’96 England
– Group Stage

14 Haziran 1996
– City Ground, Nottingham
Hakem: Sandor Puhl (Macaristan)

PORTEKİZ: 1 Vitor Baia – 3 Paulinho Santos – 5 Fernando Couto – 8 Joao Pinto – 9 Sa Pinto – 10 Rui Costa – 13 Dimas – 16 Helder – 18 Antonio Folha (6 Jose Fernando Tavares) – 19 Paulo Sousa – 20 Luis Figo

TÜRKİYE: 22 Rüştü Reçber – 2 Recep Çetin – 3 Alpay Özalan – 4 Vedat İnceefe – 5 Tugay Kerimoğlu – 8 Ogün Temizkanoğlu (13 Rahim Zafer) – 9 Hakan Şükür – 10 Oğuz Çetin (18 Arif Erdem) – 14 Saffet Sancaklı (19 Tolunay Kafkas) – 16 Sergen Yalçın – 17 Abdullah Ercan

SKOR: 1 – 0
GOL: 66′ Fernando Couto


8 yaşındaydım, bu turnuva ile ilgili en şiddetli anılarım Panini’nin piyasaya sürdüğü çıkartma albümüdür. Babamın mahalle bakkalıyla olan yakın ilişkilerini kullanıp albümü tamamlama uğraşlarım, akabinde. Bir de İngiltere’nin kalecisi Seaman’ı beğenip, Beşiktaş’a önermem kendimce… Süleyman Seba’yı, Seaman’ı Türkiye’ye getirmediği için suçlayışımı bile hatırlarım. Yukarıda Dimas ve Hakan Şükür’de gördüğümüz kadarıyla burun bandının moda olduğu yıllarmış, onu çıkarabiliyorum. Sözün özü, bu maç hafızamda yer edinmemiş nedense. Ancak Hırvatistan maçını hatırlıyorum, sonrasında Alpay’ın hareketine gelen tepkileri falan. Puan almaya en çok yaklaştığımız maç olarak o gösterilir yıllardır. Alpay’ın bu umutları Fair-Play ödülü uğruna heba edişi konuşulur. Ancak bu maçta da en az o maç kadar dirençli bir milli takım varmış sahada. Portekiz’in ciddi atakları varmış, ancak başarılı bir Rüştü engel olmuş Paulo Sousa ve Sa Pinto’nun akınlarına. 66. dakikadaki yan topta Fernando Couto’nun seken topu voleyle tamamlaması, Türkiye’yi bitirmiş tam anlamıyla. 2. yarının hemen başındaki Ogün-Rahim değişikliğinin etkilerini de yabana atmayın derim ben, maçı izlememiş olsam da.


EURO ’00 Belgium&Netherlands – Quarter-Finals
24 Haziran 2000 – Amsterdam ArenA, Amsterdam

Hakem: Dick Jol (Hollanda)

TÜRKİYE: 1 Rüştü Reçber – 2 Tayfur Havutçu – 3 Ogün Temizkanoğlu (10 Sergen Yalçın) – 4 Fatih Akyel – 5 Alpay Özalan – 6 Arif Erdem (14 Suat Kaya) – 7 Okan Buruk (17 Oktay Derelioğlu) – 9 Hakan Şükür – 11 Tayfun Korkut – 16 Ergün Penbe – 20 Hakan Ünsal

PORTEKİZ: 1 Vitor Baia – 2 Jorge Costa – 5 Fernando Couto – 7 Luis Figo – 8 Joao Pinto – 10 Rui Costa (19 Capucho) – 11 Sergio Conceicao – 13 Dimas – 15 Costinha (6 Paulo Sousa) – 17 Paulo Bento – 21 Nuno Gomes (9 Sa Pinto)

SKOR: 0 – 2
GOL: 44′, 56′ Nuno Gomes
KIRMIZI KART: 30′ Alpay Özalan


Önceki maçın aksine bu maç dün oynanmış gibi hatrımda. Öncelikle 2000’deki milli takımımız, benim tanık olabildiğim tarihimizdeki en başarılı milli takımdır nazarımda. 2002’deki oyuna oranla çok daha pozitif bir oyun konmuştu ortaya. Daha üst düzey maçlar oynandı ve bu performansla final görmememiz talihsizlik addedilebilir. Bu talihsizliğin baş sorumluları da Alpay Özalan ve Arif Erdem oldular ne yazık ki. Tabi ki Türk milli takımı 96’daki görüntüsünü geliştirdiği gibi, bu
geçen zaman Portekiz’e de yaradı, bunu yadsımamak lazım. 96 takımının kilit oyuncularından bazıları takımın saha içi lideri olarak yerlerini korurken (Joao Pinto ve Fernando Couto gibi), bazıları yedek kulübesinden veteran katkısı yapmakla yetindiler (Sa Pinto ve Paulo Sousa gibi). Portekiz’de ‘altın jenerasyon’ tabirinin ilk kez kullanılmasına vesile olan Olimpiyat madalyalı takımın parçaları Luis Figo, Rui Costa, Vitor Baia ve Nuno Gomes gibi oyuncular ise geçen 4 yılda serpilmişlerdi kelimenin tam anlamıyla. Yine de 30. dakikada Alpay’ın gördüğü acemice karta rağmen, 45. dakikada penaltı kazanmak, ve bunu Arif ile harcamak. Cömertlikten de fazlası. 2. yarı ile birlikte Figo’nun Hakan Ünsal’ı, Nicolas Anelka karşısındaki Ali Güneş’e çevirmesi her şeyin başlangıcı oldu. O kadar etkili kullanılan sağ kanadın gol getirmemesi garip olurdu. Nitekim de, bugün de sahada olması beklenen Nuno Gomes attığı 2 golle kupa rüyalarımıza son verdi. O Portekiz’in macerası da çok uzun sürmedi, biliyorsunuz. 1-1 geçilen normal süre, Abel Xavier’yi elle oynamaya iten pozisyon ve Zizou’nun altın gol niteliğindeki penaltısı sonrası elini açarak yaptığı zafer koşusu. Türk spor tarihinin en şanssız günlerinden biridir 24 Haziran 2000. Dilerim 7 Haziran 2008’de şans bizimle olur.

Not: Yazı boyunca köstekleri için UEFA’nın resmi sitesine teşekkürü bir borç bilirim. Aynı sayfa içerisinde Suat Kaya’yı hem ilk onbirde gösterip, hem de 62.dakikada Arif Erdem’in yerine oyuna giren oyuncu olarak lanse edebiliyor kendileri. Hatta Hakan Ünsal’ın sahada görev almadığını yazıp, benim hafızamı sınayabiliyor. Neyse ki wikipedia.de var, efendime söyleyeyim bbc.co.uk var. Böylece bilgi çağında 8 yıl önce oynanan üst düzey bir uluslararası maç hakkında sağlıklı verilere ulaşabiliyoruz her şeye rağmen.