Cortney Scott


2005 sonbaharı… İstanbul Erkek Lisesi’nin pansiyonundaki son birkaç ayım. İstanbulspor, UNO ile sağlam bir sponsorluk anlaşması imzalamış, hemen üzerine de Kemal Tunçeri, Faruk Beşok, Serdar Çağlan, Denktaş Güney, Burak Gacamer gibi isimleri takıma katmış… Üst lig hedefi için yapılması gereken doğru yabancıyı bulmak. İşte o noktada Cortney Scott devreye giriyor. 2005 yılında, okulu Oakland’ı bu sezon Cibona Zagreb ile Euroleague oynayan Rawle Marshall ile birlikte tarihinde ilk kez NCAA turnuvasına taşıyan PF ile anlaşıyor kulüp. 16 sayı, 10 rebound, 2 blok gibi gayet yıpratıcı bir performans sergilerken, sezon ortasında alışılagelmiş para sorunlarını yaşıyor ve geri dönüyor. Ardından Tunçeri de Tuborg Pilsener ile anlaşıp, üst lige çıkmanın kendince kolay bir yolunu bulunca takım Rashad Phillips takviyesine rağmen ilk turda Tofaş’a süpürülmekten kurtulamıyor… Basketbol takımı etrafında kenetlenmeye bu kadar yaklaşmış bir öğrenci grubu da bu acz sonrası takımdan soğuyor. Bir dönem okulun salonunda yapılan maçlar, şehrin varoşlarında alakasız bir salona taşınıyor… Aslında acıklı bir hikaye, iki büyük okuldan çıkan iki büyük kulüp Galatasaray ve İstanbulspor arasındaki makasın neden bu kadar büyük olduğu konusunda da çıkarımlar yapılabilir…


Neyse efendim Scott diyorduk. Oynadığı kısa süre içerisinde kelimenin tam anlamıyla taraftarın sevgilisi olmuştu. İstanbulspor zenci sever ama iyi bir skorer olmasına rağmen Phillips aynı etkiyi yaratamadı mesela. Scott 6-6 boyunda bir PF öncelikle. NBA olmadıysa bunun tek sebebi pozisyonu için oldukça undersized olmasıdır bana kalırsa. Biraz daha uzun olsa yeni bir Kenyon Martin, çok farklı değil. O boyla 2 blok ortalamasını nasıl tutturdu anlamış değilim, ikinci ligde posteroğlan yapamadığı pek de uzun kalmamıştı. Bir Mülkiye maçı smacı vardır mesela, Durrell Summers yanında halt etmiş… Video koyamıyoruz tabi.


Geçen gün NCAA ile de bu kadar içli dışlı olmuşken, nerelerde ne yapıyor onu merak ettim. Bilmediğim dillerde, bilmediğim alfabelerde sitelerle karşılaştım. Son çare olarak gittim, halini hatrını sordum Facebook üzerinden… Hepimizle muhabbeti vardı o sene yatılı tayfadan, hatırlamış, ekledi arkadaş olarak… Bir duygulandı falan, “Keşke o şekilde bitmemiş olsaydı” dedi. “Yüreğine sağlık babuş” dedim. Güldü. Güldüm… Yok tabi tam olarak böyle olmadı ama, bu şekilde özetlenebilir. Sağlam topçuydu da. Portekiz’de oynamış, şimdi de Romanya’da CSU Sibiu takımındaymış. “Sarı sana çok yakışıyor” dedim, orada bir cinsel tercihimi sorgulamış olabilir, sağlık olsun… Hatta Banvit ile eşleşmişler de, ilk maçta Dalron Johnson gibi savunma özürlü bir herifi bulunca karşısında vermiş coşkuyu: 23 sayı, 9 rebound, 4 asist. Romanya’nın küçük bir şehrindeymiş takım, biraz da şehrin tek sosyal aktivitesi görünümünde. Avrupa mücadelesine de büyük önem vermişler. Aslında Banvit ile paralel bir hikayesi var takımın, ama kaliteli kadrosuyla Banvit geçmiş turu tabi. Ben hiç ilgilenmiyordum açıkçası o kupayla bu sezon, kaçırmışım…


Şu anda da İstanbul Teknik Üniversitesi’nde okuyorum malum. Geçen gün arkadaş, Akçakoca Belediyesi maçındaydı. İbrahim Kutluay’ı hep Efes Pilsen günlerindeki haliyle hatırlamak isterim, sadece de o halini severim. Tadımızı kaçırmayalım dedim, eşlik etmedim arkadaşa… Bu sezon kurulan kadro güzel, Mahir Bayrak falan ilginç bir şekilde çılgın atıyormuş duyduğuma göre. Ama böyle yürekli, seyirciyle iletişim kurabilen adamlar lazım undersized da olsalar. Yetkililere sesleniyorum, bir olduruverin be… Komisyon mu, duymamış olayım.


Bu sezon NIT turnuvasına katıldığında bile büyük bir sevinç yaşayan bir okulu Rawle Marshall ile çok üst bir seviyeye çıkarmış bir oyuncu olarak bir kolej efsanesi olarak hatırlanacaktır zaten Oakland semalarında. Tabi Marvin Williams, Sean May, Rashad McCants, Raymond Felton ve Reyshawn Terry gibi oyunculardan oluşan bir North Carolina takımına ilk turda 96-68 yenilmekten kurtulamamışlar ama C-Scott cezası sebebiyle 3 yıl oynayabildiği takımıyla 1282 sayı atıp onur listesinde de yukarı sıralarda bir yer edinmiş. Portekiz’deki çocuklara basketbol öğretmek, Amerikan kültürüne çok uzak kültürlerle tanışmak da hoşuna gitmekte. Tek şikayeti, buradaki çocukların gördükleri her yuvarlak şeye ayaklarıyla vurma eğiliminde olması. Portekiz ve Romanya’da pek bir gelecek yok diyebiliriz basketbol için. İTÜ almasa da bir hayatı var yani adamın, helal olsun…

5 Kasım 1998 Beşiktaş-Valerenga Maçı: Ben Şimdi Çocuğuma Ne Derim Kaptan!

1998-99 sezonu… Avrupa Kupa Galipleri Kupası’nın düzenlendiği son sezondu. Türkiye’yi temsil eden Beşiktaş, çeyrek finalden önceki son turda rakibi Valerenga’ya ilk maçta deplasmanda 1-0 yenilmiş. İnönü’deki rövanşta tur için 2 farklı bir galibiyet gerekmekte…

Beşiktaş ilk yarıyı 3-0 önde kapayınca, artık herkes turdan emindi. Fakat ikinci yarıda Valerenga’nın 10 dakika içinde atacağı 3 gol hepimizin sevincini kursağımızda bırakacaktı. 3-3 biten maçın ardından Beşiktaş taraftarı bir babanın Kaptan Şifo Mehmet’e yürek dağlayan yakarışına tanık olacaktık.

O dönem bu olayı televizyonda görenler eminim dün gibi hatırlayacaktır. Taraftar her zamanki gibi kızgındır. Ama bu yakarış, futbolcunun jipinin önünü kesmeye, takım otobüsüne saldırmaya, ya da en masum haliyle yönetimi istifaya çağırmaya benzemiyordu. İçinde tüyleri diken diken eden bir çaresizlik vardı: “Ben şimdi çocuğuma ne derim Kaptan!”

Ben lafı fazla uzatmayayım, buyrun maçın özetini ve ardından yaşanan dramı izleyelim…

Zeki Müren – Ajda Pekkan – ALO Reklamı

Seksenli yıllara ait bir sürü tuhaf reklam bulup, “Vay be o dönemler ne biçimmiş bu işler” demek mümkün. Fakat bu sefer 80’ler nostaljisinin de ötesinde önemi olan bir reklam paylaşacağım sizlerle…

Zeki Müren’in her şeyden elini eteğini çekip, Bodrum’a yerleştiği yıllardır. Kendisine gelen sayısız sahneye ve televizyona çıkma teklifini “Sağlığım müsaade etmiyor” diyerek kibarca geri çeviriyor, evine gelen gazetecilerle görüşmek istemiyor, onunla ‘resim almamak şartıyla’ röportaj yapabilen gazeteci kendini şanslı görüyordu. Yine böyle bir dönemde, 1986 senesinde, Zeki Müren’den ALO deterjanlarının reklamında oynanması istendi. Nedendir bilinmez, Zeki Müren bu teklifi kabul etti. Tam da o dönem “devlet sanatçısı unvanı verilecek sanatçılar listesi” açıklanmıştı. Zeki Müren de bunların arasındaydı. Ancak ALO için yapılacak reklam filmi için Paşa’nın sadece sözüyle yetinilmemiş, kontrat imzalanmıştı. Bir ürün reklamında oynaması sebebiyle devlet sanatçısı olma hakkını kaybetmişti.

Doğal olarak Zeki Müren bu duruma içerledi, fakat yapılacak bir şey yoktu. Kalbi buruk bir şekilde Ajda Pekkan’la bu izlediğiniz neşeli düeti yaptı. Ve Bodrum’da gözlerden uzak yaşamına devam etti.

24 Eylül 1996’da, yani bundan tam 10 sene sonra, ilginçtir yine Ajda Pekkan’la birlikte katıldığı, TRT’de kendisi adına düzenlenen bir programda, devletin kanalındaki bir canlı yayın sırasında vefat edecekti. Belki de hiçbir devlet sanatçısına nasip olmayacak bir şekilde… Ve vefatından sonra kendisine devlet sanatçılığı unvanı verilecekti.

Çalıkuşu Dizisi – 1986

Hepimizin televizyon sayesinde eski Türk sineması hakkında engin bilgileri vardır. Fakat iş eskiden TRT başta olmak üzere çeşitli kanallarda yayınlanan kaliteli dizilere gelince, bizle yaşıt birçok yapımın ya varlığından haberdar değiliz, ya da televizyon göstermediği için haklarında bilgi edinme fırsatımız olmadı. “Çalıkuşu”, “Küçük Ağa” gibi eserlerin çok başarılı oyuncularla, TRT ciddiyetinde dizi haliyle ekrana getirilmesini çoğumuz görmedik ya da hatırlamıyoruz. Türk gencinin bu eserler hakkında mümkün olduğunca çok bilgi sahibi olması gerektiği aşikar. İnternette paylaşım olanaklarının yaptığı patlamayla birlikte, yabancı dizilere verdiğimiz vaktin bir kısmını eski TRT dizilerine vermek de artık mümkün. Ayrıca bu, ilkokul Türkçe kitabımıza boynumuzun borcudur diye düşünüyorum. Yazının sonunda, dizinin tamamını(7 bölüm) izleyebileceğiniz bir link paylaşacağım sizlerle. Aşağıda yazanları da o linke tıklamak için motivasyon olarak görebilirsiniz.

Rahmetli yönetmen Osman Fahir Seden tarafından Reşat Nuri Güntekin’in aynı adlı romanından uyarlanan Çalıkuşu dizisi, 1986 yılında TRT’de 7 bölüm olarak yayınlanmıştı.

Bu diziden tam 20 yıl önce yönetmen Osman F. Seden, Çalıkuşu romanını anlatan, Türkan Şoray ve Kartal Tibet’in oynadığı bir sinema filmi çekmişti. Seksenli yıllarda, yani renkli televizyonun hemen her eve girdiği dönemde, ünlü edebiyat eserlerinin televizyonda dizi film olarak uyarlanması fikri doğmuştu. 1983 yılında Tarık Buğra’nın Küçük Ağa adlı romanından uyarlama diziyi 1986 yılında Çalıkuşu takip etti.

Çalıkuşu’nun hikayesine çok kısa değinecek olursak…

— uyarı —


Erken yaşta annesini kaybeden Feride, asker babasının sürekli başka yerlere tayini nedeniyle teyzesinde kalmaktadır. Feride, zor ve inatçı bir çocuktur, evdeki herkesi peşinden sürükler. Bir gün izne gelen babası Feride’yi bir Fransız mektebine yatılı olarak verir. Yıllar geçip Feride büyüdükçe, Feride ile kendisini sıkça ziyaret eden, teyzesinin oğlu Kamuran arasında bir aşk başlar. Evlenme hazırlıkları sırasında, aldatıldığını öğrenen Feride kaçar ve Anadolu’ya öğretmen olarak gidip kendi ayakları üzerinde durmaya çalışır.

— uyarı sonu —

Yönetmen Osman F. Seden, Feride rolü için 1981’de güzellik kraliçesi seçilen ve ülkemizi aynı yıl Miss World’de temsil eden Aydan Şener’de karar kılar. Aydan Şener henüz 23 yaşında göstereceği başarılı performansıyla büyük beğeni toplayacaktır. Şahsen ben diziyi izlediğimde, Aydan Şener’in Feride rolünün gülümsemesi ardındaki hüznünü, acılarına rağmen tek başına ayakta durmaya çalışmaktaki asaletini, güzelliğini ve saflığını, ama bir o kadar da inatçılığını canlandırmak için bu dünyaya gelmiş olduğu hissine kapıldım. Aydan Şener bu rolüyle çok beğeni toplayacak, TRT’de Osman F. Seden’in bir sonraki projesi “Yeniden Doğmak” dizisinde de başrol oynayacaktı.

Hikaye Osmanlı Devleti’nin son yıllarında geçtiğinden, Aydan Şener’in canlandırdığı karakter rengarenk çarsafların içinde, peçesiyle, elinde şemsiyesiyle ve ağır başlılığıyla dönemin oturaklı, İstanbul Türkçesi konuşan, Fransız mektebinden çıkma bir kız. Ancak bir yandan da Anadolu’nun en ücra köylerinde fedakarca görevini yapan idealist bir öğretmen.

Çarşaf konusunda ufak bir de ayrıntı paylaşmak isterim:
Oyuncu, 2008 senesinde tiyatroda başrolünü oynadığı “Çılgın Yenge” adlı oyun için çarşaf giyecek ve gazetecilerin “Giymekten rahatsız oldunuz mu” sorusuyla karşılaşacaktır. Aydan Şener bu soruya cevaben, 22 sene önce Çalıkuşu dizisinde çarşaf giydiğini, o zamanlar kimsenin bu tip sorular sormadığını söyleyecektir.

Kamuran karakteri ise Kenan Kalav tarafından canlandırılıyor. Bunun dışında, o dönem bugünkü gibi TV kanalı ve dizi enflasyonu olmamasından olsa gerek, Yesilçam’ın birçok ünlü ismi 7 bölümlük dizinin bazı bölümlerinde rol alıyor. Bunların arasında Sadri Alışık, Ali Şen, Sümer Tilmaç, Hayati Hamzaoğlu ilk aklıma gelenler. Bugün hiçbir yerde oluşturulamayacak kadar zengin bir kadronun varlığından söz edebiliriz yani.

Kimimizin sadece ilkokul Türkçe kitabında okutulan kesitiyle tanıdığı, kimimizin bizzat okuduğu Çalıkuşu romanının dizi uyarlaması olan bu TRT yapımını izlemenizi şiddetle tavsiye ederim.
Önemli bir edebiyat eserimizi bir de ekrandan görme şansı bulacak, Osmanlı Devleti’nin son yıllarındaki yaşantı biçimini daha yakından tanıyacak, anlayacak, o dönemin dizileriyle günümüz dizilerini konu, biçim ve sunum açısından bir nebze de olsa karşılaştırma şansı bulacaksınız.
Ayrıca, doksanlı yıllarda çok da kalıcı bir işe imza atamayan Aydan Şener’in ve yine doksanlarda uyuşturucu dağıtımından hapis yatan Kenan Kalav’ın aslında zamanında TRT’ye ne kadar da yakışan genç sanatçılar olduklarını, Sadri Alışık’a yaşlılığın ne kadar çok yakıştığını ve daha nice oyunculuk harikalarını göreceksiniz.

Şayet ilgilenirseniz dizinin tamamını (7 bölüm) bu adresten izlemek mümkün…

Formula 1 Padok – Kim Ne Demiş – Vol.1


– “Umarım olur. Zaten Montreal’de de Fransızca konuşuluyor.”
(Mr. Thiessen, Fransa GPsinin takvimden çıkarılması halinde Kanada GPsinin tekrar takvime dönme ihtimali üzerine.)

– “Siz eşinizi basın toplantılarına çağırıyor musunuz?”
(Nico Rosberg, kendisine neden kız arkadaşını yarışlara getirmediğinin sorulması üzerine.)

– “Tabi ki evet, hele ki bugünkü pilotların çok daha az işle ne kadar para kazandıklarını görünce… Üstelik bu yeni arabalarla bizim ampulü de yakmamış olurduk.”
(Niki Lauda, “Bugün bir F1 pilotu olmak ister miydiniz” sorusu üzerine.)

– “Evet!”
(Christian Klien ve Vitantonio Liuzzi, “Formula 1’e girdiğinizden bu yana daha çok mu seks yapmaya başladınız” sorusuna ortak cevap veriyor.)

– “Kimi arada bir içiyor olabilir. Biz her yarıştan sonra kafaları çekerdik.”
(Niki Lauda, Kimi’nin alkol rezaletinde anormal görülecek bir durum olmadığını düşünüyor.)

– “Şişmanlar spor yapınca öyle olur.”
(David Coulthard, Juan Pablo Montoya’nın tenis oynarken sakatlanması üzerine.)

– “David bizde sakal uzatabilir.”
(Red Bull’dan Dietrich Mateschitz, yeni pilotunun McLaren’dayken PR çalışmaları için sakalını kesmek zorunda olması ve hatta bunun sözleşmeyle güvence altına alınmış olmasını hatırlatarak.)

– “3 yumurtalık.”
(David Coulthard, Red Bull’da yarış kazanmak için neye ihtiyacı olduğu sorusunu cevaplıyor.)

– “Güzel! İki kişi daha gitti.”
(Ralf, kardeşi Michael ile takım arkadaşı Juan Pablo’nun Malezya’da çarpışmasından sonra ne düşündüğünü açıklıyor.)

“Rubens will have two F2002 at his disposal for his homerace.”
(Ferrari’nin basın açıklamasında yazım hatası. Brezilya GPsinde F2002’yi sadece Michael Schumacher kullanıyor, Rubens Barrichello ise F2001 ile yarışıyordu.)

– “Daha bayık olamazdı.”
(Alex Wurz, Michael Schumacher’in İtalya’da, Ferrari’nin kendi taraftarı önünde kazanıp, rakibi Alonso’nun yarış dışı kalmasıyla şampiyonada liderliği ele geçirip, her şeyin mükemmel gittiği bir günde Formula 1’i birakacağını açıklamasını basit bir Hollywood senaryosuna benzetiyor.)

Kaynak: f1total.de

Deutsches Retro #2


Seksenli yılların sonundan, Bundesliga’dan yansıyan bir kare… Söz konusu takım bugünlerde çok da popüler sayılmaz, ama o günlerde öyleydi. Doksanların gelmesiyle birlikte bu takımımız için 1. Bundesliga uzak bir hedef halini aldı. Ancak bugün Almanya’da herkes onları bu formayla ve göğüslerinde yer alan reklamla hatırlıyor. Onları uzun süre gündemde tutan, bir süre de DFB tarafından sansür yiyen London firmasının ne ürettiğini takım adı ile birlikte yorum ekranına iliştiren ilk kişiye blog olarak sevgilerimizi göndereceğiz. Bu sıralar nakit yönünden sıkışığız da az biraz… Bayram harçlıkları da eskisi gibi değil malum.

DR #1: Stefan Kuntz

Comeback Kings


Lance Armstrong’un sekizinci Tour De France şampiyonluğu için geri dönüş kararı spor gündemini uzun süre meşgul etti. Bunun üzerine geçen hafta da bir başka geri dönüş haberi geldi ajanslardan. Spor dünyası için ilki kadar büyük bir haber değildi tabi bu. Yine de gerek Tennessee’deki kolej kariyeriyle, gerekse de Madison Square Garden insanlarına yaşattıklarıyla herkesin takdirle andığı bir isim Allan Houston. Tennessee’deki üç sayı isabeti rekorunu gelecek sene Mersin semalarında izleyeceğimiz Chris Lofton’a kaptırdıktan sonra, en azından Knicks’teki rekorlarını koruyabilmek için geri dönme çabalarında anlaşılan. Bıraktığımız Houston’ın Mike D’Antoni’nin sisteminde ne kadar büyük bir parça olacağı ortada, tek soru işareti ise bu uzun ayrılık sonrası formunun ne düzeyde olduğu. D’Antoni de Quentin Richardson’ı kafa olarak basketbola geri döndürmekten daha kolay bulmuş olabilir bu formülü. Stephon Marbury ile birlikte yaz kampına katılması bekleniyor Houston’ın, ilk haberleri merakla bekliyoruz.


Üst üste gelen bu comebackler sonrası geçmişe gittik ister istemez, gidebildiğimiz kadar tabi. Bazıları da babalarımızdan duyduğumuz, orada burada okuduğumuz geri dönüşler. Liste konusunda biraz sabıkalı olsam da yeni bir Top 10 ile karşınızdayım, yalnız bu sefer tek oturumda halletme niyetindeyim… İçlerinde başarılı olanları kadar başarısız olanları da var, amacım spor dünyasına bomba gibi düşmüş olanları ayıklamaktı daha çok.


1. Michael Jordan (Basketbol): Birçok kişinin bildiği bir hikaye MJ’in Bulls ile yaptığı three-peat sonrası basketbolu bırakma kararı alması. “Space Jam” filmini izlemiş olmanız bile yeterli aslında o dönemden haberdar olmanız için. Babası öldürüldükten sonra oyuna duyduğu arzuyu kaybettiğini açıklayan Jordan ilk vedasını ediyordu. Bunun ardından babasının onu her zaman görmek istediği bir şekilde sahalara geri dönüyordu, ama farklı olarak beyzbol sahalarına… Bu deneme yeteri kadar başarılı olmadı, öte yandan basketbol dünyası da onun yerini doldurmayı başaramamıştı. 6 Ekim 1993’te bıraktığı basketbola 18 Mart 1995’te geri dönüyordu Air Jordan. Yukarıda gördüğümüz 45 numaralı formasıyla… Bu kararın geri dönüşü ise yeni bir three-peat idi Bulls ve Jordan adına. Efsanevi 1998 finallerini hatırlarsınız. Heralde Bryon Russell’ın üzerinden gönderilen o şuttan güzel bir veda olamazdı. Aynı dönemde Phil Jackson’ın kontratının bitmek üzere olması, Scottie Pippen’ın takasını istemesi ve Dennis Rodman’ın ayrılması His Airness’ın karar sürecini çabuklaştıran unsurlardı. Lokavt sezonunun hemen öncesinde bir kez daha veda konuşması yapıyordu Jordan, 13 Ocak 1999 idi tarih. 25 Eylül 2001’de geri dönmesi çok fazla kişiyi şaşırtmadı, basketbol operasyonlarını yürüttüğü Wizards için geri döneceği zaten uzun süredir konuşuluyordu, o bunu 9/11 olaylarına bağlamıştı gerçi. 2 güzel sezon daha ekledi Jordan mükemmel kariyerine, Jermaine O’Neal’ın saçmalamaları olmasa daha da güzel bir veda ile uğurlayacaktık belki onu. Şimdilik 16 Nisan 2003’te First Union Center’daki maç son maçı gözüküyor. Geçen sezonki Bobcats dedikodularına rağmen ben döneceğini sanmıyorum pek, 45 oldu zaten artık. 45? Lan?!


2. Muhammad Ali (Boks): Ali de zirvedeyken bırakmayı tercih edenlerdendi aslında. 1978 yılının eylül ayında Leon Spinks’ten sene başında kaybettiği unvanını geri aldıktan sonra ringlere veda kararını açıkladı. Ama böyle büyük bir kariyerden sonra emekli hayatına ayak uydurmak kolay değildi. Hala en iyi olduğunu düşünüyordu ve bunun böyle olup olmadığını görmesi gerekiyordu. 1980 yılında tekrar ringdeydi, karşısında da bir başka efsane Larry Holmes vardı. Bu maç öncesi sağlığı hakkında birçok söylenti vardı ve daha sonra bu söylentilerin asılsız olmadığı da ortaya çıkacaktı. Verdiği bir röportaj sırasında sürekli olarak duraksadığı, cümlelerin sonunu getiremediği görüldü. Beyninde bir hasar olduğu ortadaydı, ama doktorların tüm uyarılarına rağmen Holmes’ün karşısına çıkmaktan kendini alamadı. Fiziksel olarak bıraktığı günden de iyi durumdaydı ama beyni onu yüzüstü bırakmıştı bir kere. Angelo Dundee beyaz havluyu attığında onbirinci round idi. Ali pes etmedi, ancak eski günlerindeki başarılara erişmesi artık olanaklı görünmüyordu. 1981’in aralık ayında karşısında bu sefer Trevor Berbick vardı. Nassau’da tarihe ‘Drama in Bahama’ olarak geçen mücadele Ali için bir sonun habercisiydi. Artık 40 yaşına gelmişti ve hastalığı da çoktan teşhis edilmişti. Bir Parkinson hastası olarak ringlere veda ettiğinde çoğu kişi hiç dönmemiş olmasını yeğlerdi. Belki de spor tarihinin en dramatik vedasıydı Nassau’daki…


3. Alain Prost (Formula 1): Alain Prost’un geri dönüşü çok tartışılsa da kağıt üzerinde en başarılı comebacklerden biridir. Aslında Prost’un vedası bu listedeki isimlerin çok da alışık olmadığı bir şekilde gerçekleşti. Prost 1991 sezonunun sonu gelmeden Scuderia’dan kovuldu. Ferrari çok da haksız sayılmazdı aslında. Sene başında bir başka efsane Nigel Mansell, Prost ile olan ilişkisinden bıktığını söyleyip geldiği yere, Williams’a gidiyordu. Ferrari’den kimse de çıkıp dur demedi, kesin olarak Prost’un arkasındaydı takım. Peki o Prost ne yaptı? Yeni şasisini bir türlü oturtamayan ve bu nedenle rakipleri Williams ve McLaren’ın çok çok gerisinde kalan Ferrari’ye aynı vefayı göstermeyi düşünmedi bile. Aracın tutuşunun bir kamyonunkinden farksız olduğunu söyleyip takımı eleştirdi. Aracı çok daha kötü olan takım arkadaşı Jean Alesi ağzını bile açmazken… Tek bir yarış kazanamayıp, yalnızca beş kez podyuma çıkabildiği sezon bitmeden kovulduğunu öğrendi. Bir Australian GP öncesi… Yerini ise özkaynaklardan Gianni Morbidelli alacaktı. Prost 1992’yi dinlenerek geçireceğini açıkladı. Daha çok bir pusu yılıydı aslında 1992 onun için. Zira gözünü bu sefer de Mansell’ın Williams’taki koltuğuna dikmişti. Bunu da başardı. Yaptığı her şeye rağmen hiçbir zaman Prost’un saygınlığına yaklaşamayan Mansell dedikodular ortaya çıkar çıkmaz bir CART takımıyla anlaştı. Prost bununla da yetinmiyordu, sözleşmesindeki bir maddeyle Ayrton Senna’ya Williams kapılarını sezon sonuna kadar kapadı. Başarılı bir kariyeri zirvede bitirmek için her şeye sahipti, ama bu sefer de takım arkadaşı Damon Hill onu zorluyordu. O sezonki berbat McLaren’a rağmen Senna da şampiyonluk yarışının içindeydi. Fakat Prost dördüncü ve son şampiyonluğuna ulaşmayı başarıyordu. Kariyeri boyunca her türlü sürtüşmeye girdiği Senna vedasında onu ilk kucaklayanlardan biriydi… Hepimizin tanıdığı bir Alman sahneye çıkıp da kırılmadık rekor bırakmayana kadar birçok unvanı elinde tuttu Prost. En iyi geri dönüşler dendiğinde de ismini hatırlamamak imkansız.


4. Naim Süleymanoğlu (Halter): Bizden biri ile devam edeceğim. Çok geriye değil 2000 yılına gidiyoruz. Artık halter ile ilgilenenlerin yüzü tamamıyla Halil Mutlu’ya dönmeye başlamış. Ama bir efsane son kez denemek istiyor. Kim, ne şekilde ikna etmiş bilmiyorum. Belki de kendi kararıdır. Ama 2001 yılında Olimpiyat Nişanı ile de ödüllendirilecek, üç altın madalyalı bir sporcu bu geri dönüşe neden gerek duydu merak ediyorum. Kariyerinde 46 dünya rekoru bulunuyordu, 47. rekor gelmedi ve Sydney’den eli boş ayrıldı efsane. En kötü geri dönüş müdür bilinmez ama belki de en gereksiz olanıydı.


5. Pelé (Futbol): Pelé’ninki biraz daha farklı bir geri dönüştü. 1972’de bıraktığı Santos için arada sırada sahaya çıkmaktan kendini alamıyordu. Onu bu yarı emeklilik döneminden çıkaransa kıtanın kuzeyinden gelen teklif oldu. New York Cosmos’un ondan beklentisi saha içi performansından ziyade futbol elçiliğiydi. 1975 sezonuyla başlayan ve üç sezon süren bu macera çoğu kişiye göre ABD’de futbol için atılan ilk tohumdu. Sonrasında 1994 Dünya Kupası’nın organize edilmesine kadar gitti bu süreç. Bugün Pelé Amerikan toplumunu gördükçe yüreği cız ediyordur tahminimce. Katedildiği düşünülen onca mesafeden sonra bugün Amerikan halkının büyük çoğunluğu ‘soccer’ denince kadın sporu diyerek kestirip atıyor. Biz CM oynayanlar Freddy Adu’nun yeni bir rüzgar yaratabileceğini düşünüyorduk ama o da yalan oldu sanki. Sanırım en büyük gücün domine etmeye en uzak olduğu şey futbol dünyası halen. Yine de Pelé’nin bu macerasının başarılı bir geri dönüş olduğunu söyleyebiliriz. Sanırım futbolu prime-timea sokmak, ABC’nin spor haberlerinde açılış jeneriğine girmek ABD’de yapılacak en büyük işlerdi bir futbol efsanesi için. Pelé de bunu yaptı…


6. Katarina Witt (Buz Pateni): 2 Olimpiyat Altını, 4 Dünya Şampiyonluğu, 6 Avrupa Şampiyonluğu. Bunlar Katarina Witt’in somut başarıları. Aynı zamanda bu zarif kız kariyeri boyunca ‘sosyalizmin güzel yüzü’ olmayı da başardı. Savaş zamanında Karl-Marx-Stadt adını alan Chemnitz’de doğdu ve Doğu Almanya’nın çıkardığı en büyük sporcu oldu. Ülkesini yıllarca en güzel şekilde temsil ettikten sonra 1988’de kariyerine nokta koydu. Stasi ile yakın ilişkiler içerisinde olduğu biliniyordu ama biz onu Debi Thomas ile olan müthiş rekabetiyle tanıyoruz. O dönem TRT’nin bu spora gösterdiği ilgi de sıkça adını duymamızı sağlıyor babalarımızdan. Böyle bir kariyerden sonra geri dönüş yapmak kolay değildir, ama Witt bu comebackin sportif bir hırsın sonucu olmadığını henüz başlangıçta dile getirip beklentileri aşağıya çekmişti. 1994’te Lillehammer’deki Kış Olimpiyatları’nda boy gösterdi ilk olarak. Sporu bıraktıktan sonra ülkesinde birçok şey değişmişti, bunun sonucunda artık Batı Alman sporcularla aynı bayrak için mücadele ediyordu. BRD bayrağının göndere çekilmesini sağlayamadı belki, sadece yedinci olmuştu, ancak birçok güzel mesaj verdi bu organizasyon sırasında Witt. İlk altınını kazandığı Saraybosna savaşın ortasındaydı. Norveç’te “Where Have All the Flowers Gone” şarkısının Almanca versiyonu yankılanıyordu. Witt’in ağzından ve Saraybosna konulu barış mesajları içeren haliyle. Norveç’te bulunma sebebi ülkesine yıllar sonra gelen özgürlüğü kutlamaktı ve tüm insanların özgür olabilmesiydi dileği. Belki en başarılı geri dönüş değildi onunkisi ama hiç şüphesiz en anlamlı olanıydı…


7. Martina Navratilova (Tenis): Teklerde 167, çiftlerde 177 turnuva kazandı Martina Navratilova. Tahmin ettiğiniz üzere rekor ona ait, hiçbir erkek ya da kadın bu rakamlara yaklaşamadı bile. Bunların arasında Grand Slam turnuvaları da mevcut çokça. Ona en ters gelen Fransa’da bile 2 tek, 7 çift olmak üzere 9 şampiyonluğu var. Böyle mükemmel kariyerlere kolay sahip olamıyorsunuz, içinizde sizi 50 yaşına kadar kort üzerinde tutan bir tenis sevgisi varsa başka tabi. 1956 doğumlu Navratilova, iki sene öncesine kadar hala kortlarda boy gösteriyordu. 1994’te emekliliğini açıklaması çok büyük bir sürpriz olmamıştı, ama bundan tam 6 yıl sonra çiftlerdeki mücadeleye ortak olma kararı herkesi şoke etmeye yetti. Arada sırada teklerde de mücadele ediyordu, aldığı wild card çok eleştirilse de Wimbledon 2004’te ilk turu geçmeyi başarıyordu. Bu onu profesyonel anlamda tekler maçı kazanan en yaşlı tenisçi yapıyordu. Navratilova’nın içindeki tenis aşkı başka bir şeydi, geri dönüşü ona çok büyük başarılar ya da büyük paralar getirmedi belki ama içindeki aşkı tatmin etmeyi başardı. Hala da nerede bir gösteri maçı varsa, Navratilova da orada.


8. George Foreman (Boks): Bir başka boksör var sırada. Muhammad Ali gibi bir efsane olmasa da geçmişteki en büyük şampiyonlardan biri George Foreman. 1974 yılında Türkiye için de profesyonel boksla tanışma niteliğindeki maçta Ali’den sağlam dayak yemiştir ve o maçla akılllarda kalmıştır burada. Oysa ki tarihe ‘Rumble in the Jungle’ diye geçen mücadele Foreman’in kariyerindeki tek knock-out olarak kalacaktır yıllarca. Zaire’deki bu maç sonrası 1975’te dövüşmez Foreman, ancak geri dönecektir. 1976’da Ring Magazine tarafından yılın dövüşü ilan edilen karşılaşmada Ron Lyle ile karşılaşır ve bu maçı kazanır. Ancak sene sonunda daha önce çok rahat bir şekilde knock-out ettiği bir başka efsane Joe Frazier’a net favori gösterildiği maçta yenilmesi kariyerini bir kez daha masaya yatırmasına neden olur. 43-2 mükemmel bir derecedir ama son mağlubiyet onu çok rahatsız etmiştir. 1977’de sağlığında olan bozulmalar da karar vermesini kolaylaştırır, 28 yaşında ilk kez veda eder ringlere. 1988’de geri dönüşü herkesi şaşırtır, zira Amerikan televizyonlarına son kez çıktığında bir yağ kütlesi halini almıştır Foreman. Ama ringlere döndüğünde son derece formdadır, buna rağmen 42 yaşında Evander Holyfield’ı 7. roundda knock-out etmesi bir başka şaşkınlık dalgasına sebep olacaktır. Eskisine göre çok daha rahat dövüştüğünü ve farkı yaratanın bu yeni kararlı stili olduğunu söyler Foreman. 45 yaşında Michael Moorer’ı yenip ağır siklet kemerini takan en yaşlı isim olur. 48 yaşında yeni hedefi Lennox Lewis’i alt etmektir, fakat eleme mücadelesinde Shannon Briggs’e kaybeder hakem kararıyla. Unvana bu kadar yaklaşıp da kaybetmek ona çok koyar ve 1996’da bu sefer tam anlamıyla asar eldivenlerini. Bu geri dönüş spor tarihinin en başarılı geri dönüşleri arasında gösterilir, belki de geri döndükten sonra eski kariyerini gölgede bırakmıştır Big George. O kilolu halinden nasıl kurtulduğu da çok merak edilir, kendisi işin sırrı olarak bu dönemde kullandığı ve etin yağını akıtan elektrikli ızgaraları işaret etmiştir. Muhtemelen büyük bir yalandır ama işe yaramıştır da. Boks kariyerinde kazanmadığı parayı ticaret hayatında kazandığını söylüyor Foreman. Yine de bu geri dönüşle hatırlanacaktır yıllarca, o işi sağlama alıp 5 erkek çocuğuna da George adını koymuştur ama…


9. Dara Torres (Yüzme): Los Angeles doğumlu milyoner kızı Dara Torres de spora sonuna kadar bağlı isimlerden. Los Angeles, Seul ve Barcelona’da aldığı ikisi altın dört madalya sonrası özel yaşamına geri dönmüştü Torres. Sydney’de ABD takımıyla aldığı 2 altın ve bireysel kategorilerde aldığı 3 bronzla geri döndü Dara. Atina’yı pas geçip de 2006 yılında kızı Tessa’yı dünyaya getirdikten sonra ise kimse geri dönmesini beklemiyordu. Fakat 41 yaşında beşinci olimpiyatı için Pekin’deydi. ABD için veya kendisi için değil dünya üzerindeki tüm yaşıtları için yüzdüğünü belirtti defalarca. Takım olarak aldıkları iki gümüş bir kenara da atletizmdeki 100 metre yarışına tekabül eden 50 metre kategorisinde gümüşe ulaşmasına ne denir bilmiyorum. Hem de 16 yaşındaki Cate Campbell’ın önünde. Asla bir annenin yüreğini hafife almayın!


10. Martina Hingis (Tenis): Listedekiler arasından en sevdiğim sporcuyu sona bıraktım. Henüz 16 yaşında Monica Seles’i yenip hayatına girmişti tenisseverlerin Martina Hingis, “Kim bu kız?” soruları eşliğinde… Ancak çok genç yaşta parlayan bu yıldız, yine çok genç yaşta kariyerine nokta koyduğunu açıklayacaktı. 23 yaşındaydı ama ayağındaki kronik sakatlıklar peşini bırakmıyordu. Swiss Miss kariyerinin yalnızca yedi yıllık bu dönemine 40 tekler, 36 çiftler şampiyonluğu sığdıracaktı. 209 haftalık WTA liderliği de bu alanda ismini Navratilova ve Graf gibi efsanelerin hemen arkasına, dördüncü sıraya yerleştirmesini sağlıyordu. Şubat 2005’te tekrar korttaydı Hingis, kendini denemekti amacı. Ama vasat Alman tenisçi Marlene Weingartner’e yenilmekten hiç memnun kalmamıştı. Bu başarısız denemeden sonra herhangi bir geri dönüşün mümkün olmayacağını deklare etti. Temmuz ayında yapacağı birkaç maç fikrini değiştirmesine yetecekti. Kasım 2005’te WTA Tour 2006 için hazır olduğunu söyleyerek resmen geri döndü. Avustralya Açık’ta çeyrek finale kadar yürüdü, fakat ana tablonun alışık olmadığı yerlerindeydi. Bu nedenle de karşısında 2 numaralı seribaşı Kim Clijsters’ı bulacaktı. Onun için sonun geldiğini gösteriyordu bu eşleşme. Hemen ardından Tokyo’da Maria Sharapova, California’da Lindsay Davenport karşısında aldığı galibiyetlerle “Bende hayat var” mesajını verdi tüm tenisseverlere Hingis. Berlin’de Elena Dementieva’yı eleyip, dönemin 1 numarası Amelie Mauresmo’ya mağlup olacaktı. Fransa Açık’ta ise bir kez daha Clijsters engelini bulacaktı karşısında. Wimbledon geldi çattı. Beklentiler üzerinde yoğunlaşmıştı ama çok sevdiği ve üzerine çok yakıştığı Centre Court’u göremeden rüyadan uyanmak zorunda kaldı. Ai Sugiyama’ya üç sette verdiği üçüncü tur maçı herkesi hayal kırıklığına uğratmıştı. Bu şoka rağmen ayağa kalktı ve sene sonunda 7 numaraya kadar yükseldi. 2007’de Wimbledon’da tekrar başarıydı en büyük amacı. Sezona Avustralya Açık’ta bir kez daha Clijsters’a yenilerek başladı. Fransa Açık öncesi baş gösteren kalça sakatlığı nedeniyle bu Grand Slam turnuvasını pas geçmeye karar verdi, ama Wimbledon geldiğinde hala tam formunda değildi. Kendisinden çok daha düşük seviyede olduğunu düşündüğüm Laura Granville’e eleniyordu. Yine üçüncü turda, bu sefer sadece iki sette. Kariyerinin ilk döneminde hırçın tavırlar sergileyen, basın toplantılarında ona buna laf atan Hingis yoktu artık. Belki yıllar ve yaşadığı zorluklar olgunlaştırdı, belki de erken yaşta kazanılan başarıların getirdiği şımarıklıktı eski vukuatlarının nedeni sadece… 2007’nin sonunda bir kez daha emeklilik kararı aldı Hingis. Bunun en büyük sebebi olaraksa Wimbledon sırasında pozitif çıkan testleri gösteriliyordu. Hingis kokain kullanmadığını ve bırakma sebebinin bu olmadığını defalarca dile getirdi. Birçok kez de özel tahliller yaptırdı, ama pek fazla kişiyi de ikna edemedi. Camiada da pek seveni olduğunu söylemek güç. Onun sivri dilinden nasibini almayan pek az kişi var zira. Meşhur açıklamalarından biriyle bitirelim, altına hiç çekinmeden imzamı atarım. 1999 Avustralya Açık Finali öncesi çirkin lezbiyen rakibi Amelie Mauresmo hakkında söyledikleriyle maça 1-0 önde başlıyordu belki de…


“She’s here with her girlfriend. She’s half a man already.”

Lehmann Demişken…

Gelsenkirchen’de geçen on yıl, atılan iki gol, alınan UEFA Kupası. Üzerine fotoğraf bulunamayan beş maçlık bir Milan macerası. Yurda Dortmund formasıyla dönüş, Stefan Klos’dan alınan eldivenler, kazanılan lig şampiyonluğu, Pierre Van Hooijdonk’a kaybedilen bir UEFA Kupası, Giovane Elber’den gelen bir öpücük. İnişli çıkışlı Ada yılları, bir şampiyonluk, penaltı atışları ile United’dan çalınan bir Federasyon Kupası. Milli takımda birinci kaleci olarak gelen Dünya Üçüncülüğü ve Avrupa İkinciliği. Hakkını verir mi vermez mi tartışılır ama efsanevi bir kariyere sahip Jens “Tormann” Lehmann…












Biri Gider, Biri Gelir!


Groove insanı Isaac Hayes’i kaybetmiştik hafta başında. Ne derece eğlenceli bir amcadır tam bilemiyorum tabi, benim hayatımdaki yeri “South Park” dizisindeki Chef karakterinden ibaretti. Yine de cuk oturan bir sesti o karaktere… Hayatını seks üzerine kurmuş, sürekli ‘sweet love’ temelli şarkılar çığıran bir Saldıray türevidir sözkonusu karakter, bu toprak üzerinde yaşayanlar için bu benzetme yerinde olur herhalde. Bir süredir Isaac Amca kendisini Scientology denen illete fena kaptırmış, dizi ekibi ile olan anlaşmazlığı nedeniyle Chef karakteri de yok olup gitmişti. Anlaşmazlığın temel sebebi de dizinin dini öğelere fazla saldırması olarak açıklanmıştı tarafından. Jerome “Chef” McElroy veya İslam’ı seçtikten sonraki adıyla Abdul Mohammed Jabar Rauf Kareem Ali… Onu unutmayacağımız gibi, ona ses veren, hatta bir nevi can veren Isaac Hayes’i de unutmayacağız. Ama şunu da söylemek lazım ki: Scientology kills…


Peki buna karşılık hayatımıza geri dönen eğlence kim? Shawn Kemp! Kendisinin gençlik yıllarına saygım vardır, zaten yetişememişimdir tam olarak en iyi yıllarına. Ama biliyorum Gary Payton, Detlef Schrempf ve Hersey Hawkins ile ligin tozunu attığı sezonları… Reignman, Cleveland semalarında da hüküm sürdü bir dönem, ama yeni yüzyıl ile birlikte gözle görülür düşüşler yaşadı. Portland’daki misyonu daha çok Shaquille O’Neal’a faul yapacak bir kalabalık oluşturmaktı uzun rotasyonunda. Sadece 16 dakika süre alıyordu Oregon’da, 2002 sezonunda da durum değişmedi. Takıma yarardan çok zarar getirdiğinden Orlando yolunu tuttu. Florida’da iyiden iyiye bir kütleye dönüşmüştü, daha fazlası değildi. Uyuşturucu sorunları olduğu biliniyordu, kilolarının başlıca nedeni de buydu. Zaten 2005 ile birlikte marihuana, kokain ve tabancadan oluşan müthiş bir üçlüyle yakalanınca kaçınılmaz son da yaklaşmıştı. Kimse de geri dönmesini beklemiyordu. Ama döndü, hem de Avrupa’ya! Kemp’in en az yedi çocuğu olduğu biliniyor, bu konuda bayağı da bir espri yapıldı. Kendisi Batı dünyasındaki Cengiz Han’dır bir bakıma, her üç çocuktan birinin olağan babasıdır. O çocuklardan meşru olanların paraya ihtiyacı olmuş olabilir. Latrell Sprewell’in NBA kontratı çekirdek ailesini doyurmasına yetmezken, Reignman’in Premiata Montegranaro takımından alacağı ücret yeterli olur mu bilinmez, ama Kemp’i özlemiştik… Hayatımıza bir neşe katacağı kesin!

Açılışta Nord-Süd Klassik Var!


Bundesliga bu akşam başlıyor. NTV’nin bu lige sahip çıkıp, Bundesliga’yı TRT’nin elinden kurtarmasına çok sevinmiştim. Biraz üvey evlat muamelesi gördü uzunca bir süre ama, NTVSpor’un yayın hayatına başlamasıyla her hafta en az iki maçı izleyebiliyorduk. Bu sene ise NTV eskilerinden Serkan Korkmaz’ın yönetimindeki Kanal 24 spor ekibi almış sanıyorum yayın haklarını. Yayın akışında herhangi bir maçı göremedim ama eğer doğruysa teşekkür etmek lazım, Bundesliga’yı öksüz bırakmadıkları için. Saat 21:30’da Kanal 24’te olun bence… Son yıllarda büyük bir yükseliş içindeki Bundesliga bu sezon da yine bir klasikle açılıyor. Geçen sezon, 2007’de son haftaya kadar süren bir şampiyonluk yarışı içerisine giren Schalke 04 ve Stuttgart vardı gala gecesinde mesela. Bizde ise ilk 6 hafta içerisinde derbi oynanması yasak! Eşitlikçi federasyonumuza çok da yakışan bir uygulama, ne diyelim… Bu sezon ise kökleri daha da gerilere giden bir rekabetten güç alıyor Bundesliga’nın prömiyeri. Hamburg ile Bayern München karşı karşıya gelecek, “Nord-Süd Klassik” diyorlar buna… Kuzeyli Hamburg, Kevin Keegan ve Felix Magath gibi oyuncularla çok iyi dönemler geçirmiştir, yine de güneyin Bavyeralı temsilcisidir her zaman Alman futbolu denince ilk akla gelen. Birkaç Bayern efsanesinin yolu Hamburg’dan da geçmiştir, bu da rekabeti perçinleyen etkenlerdendir.


Yine de bu iki takım arasındaki en kritik maç yakın geçmişte, 2001 sezonunun son haftasında gerçekleşti. Schalke’nin yaklaşık 40 yıllık şampiyonluk özlemini bitirmesi için, kendi maçını kazanmasının yanında Hamburg’dan gelen güzel haberlere de ihtiyacı vardı. Zira son haftaya lider giren Bayern’in Hamburg’dan puansız ayrılması gerekiyordu. Geçen sezon futbolu Hamburg formasıyla bırakan Sergej Barbarez’in 90. dakikada gelen golü Gelsenkirchen’deki binlerce taraftarı sevinç gözyaşlarına boğdu. Ama Bayern’in olduğu yerde her zaman sürprizlere de yer vardır. Nitekim dördüncü uzatma dakikası içerisinde Tomas Ujfalusi’nin geri pasında maçın bittiğini sanan kaleci Mathias Schober topu eline aldı. Bu saçmasapan dalgınlık Bayern’e son bir umut ışığı oldu ve endirekt serbest vuruşu kullanan emektar savunmacı Patrik Andersson takımına bir şampiyonluk hediye etti. Aslında en az onun kadar o sezon sadece üç maçta forma giymiş Schober’in de hediyesiydi bu. Parkstadion’da ise gözyaşları sabitti ama buna sebebiyet veren duygular değişmişti. Schalke bu sezonun sonrası yeni stadına taşındı, yine de o hatıralar baki kaldı. Zaten yeni stadyum da merhem olmadı ve 2007’de benzer bir şoku Veltins-Arena’da yaşayanlar da yine aynı takımın taraftarlarıydı. Bu arada Manuel Neuer’in yokluğunda yarın muhtemelen Schober’i göreceğiz Schalke kalesinde, kaderin cilvesi mi desek ne desek… Bakalım Schalke, Fred Rutten ile şanssızlığını bu sezon kırabilecek mi? Hamburg taraftarlarınca adı Keegan ve Magath gibi isimlerle birlikte anılan Rafael Van Der Vaart’ın yokluğunda Hamburg nasıl bir sezon geçirecek? Yoksa tüm bu soruları anlamsız kılacak bir Bavyera dominasyonu mu izleyeceğiz yine zirvede? Bekleyip görelim… Maça dakikalar kala tarihten bu kareler de meze olsun…

Paul BREITNER (FCB) und Kevin KEEGAN (HSV), 1979

Franz BECKENBAUER (HSV), 1982

Felix MAGATH (HSV), 1983

Markus BABBEL (HSV) und Christian NERLINGER (FCB), 1993

Jürgen KLINSMANN (FCB), 1997

Thomas GRAVESEN (HSV) und Giovane ELBER (FCB), 1999

Patrik ANDERSSON (FCB), 2001

Michael BALLACK (FCB), 2006