Nike Hoop Summit 2010 – Next!


Nike Hoop Summit, bize birkaç yıl içinde NBA’de görme ihtimalimiz olan oyuncuların birer ilk izlenimini veren güzel bir organizasyon. Aynı amaca haiz çok fazla prestijli organizasyon bulunmuyor zaten, uluslararası oyunculara da yer vermesi ve daha rekabetçi bir kimlik taşıması ile benzer nitelikte olan McDonald’s All-American Game’e ağır bastığını söyleyebiliriz. Oyuncuların kolej seçimlerini yapıp, profesyonel dünyaya bir adım daha yaklaştığı bir dönemde düzenlenen organizasyonda Amerikan liselerinin en elit 10 oyuncusu ile dünyanın dört bir yanından getirilmiş aynı kalitedeki 10 oyuncu bir araya getiriliyor. (En azından benim konsepti algılama biçimim bu.) Böylelikle civardaki seyirciyi ve medyanın ilgili gözlerini salona çekecek bir “Amerika Dünyaya Karşı” oyunu sergileniyor. Bir nevi ‘ben tek siz hepiniz’ muhabbeti ki bu oltaya düşen çok fazla kişi olduğunu gözlemliyoruz…

Bu seneki kadrolara baktığımda özellikle Dünya Karması benim için hayal kırıklığı yaratır nitelikteydi. Geçen seneki nispeten güçlü takımla karşılaştırıldığında bu hayal kırıklığı daha büyük boyutlara ulaşıyordu. Doğrusu Enes Kanter, Dejan Musli ve Mael Lebrun dışında daha önce izleyebildiğim herhangi bir oyuncu yoktu. Kadrodaki iki Kanadalı Cory Joseph ve Tristan Thompson’ın ve Real Madrid’in haklarını elinde bulundurduğu Karadağlı Nikola Mirotic’in de isimlerine aşinaydım. Jonas Valanciunas, Tomas Satoransky, Toni Prostran ve Branislav Dekic gibi oyuncular burada görmek istediğim isimlerden ilk aklıma gelenleriydi. Fakat bu oyuncuların bir kısmının ulusal liglerinde önemli görevler aldığı da hesaba katıldığında, organizasyon için belirlenen tarihin onlar için ideal olmaktan çok uzak olduğunu görmekte pek zorlanmıyoruz. Burada oyuncularına izin vermekten çekinen coachları suçlu bulmak da pek adil gelmiyor. ACB’de halen Unicaja Malaga, DKV Joventut, Gran Canaria ve Bizkaia Bilbao gibi takımların üzerinde bulunan ve play-off öncesi ritm bulmaya çalışan Cajasol’de kilit oyunculardan biri olan Earl Calloway’i dinlendirme görevini üstlenmiş ve bunu bugüne kadar hakkıyla yerine getirmiş Satoransky’den vazgeçmek çok kolay değil Joan Plaza için. Ya da yıllar sonra Final-Four başarısı gösteren Partizan’da, kader günü kapıdayken Dekic gibi rotasyon parçası olmuş bir uzunu Amerika’ya göndermek ister miydiniz, onu düşünün. Tarih Avrupalı oyuncular için de fena sayılmaz, fakat en azından bunu hafta içine çekerek daha fazla prospect getirilebilir deniz aşırı ülkelerden.

Bunu yapmayınca ortaya çıkan tablo, esasen Amerikan liselerinde yetişen oyuncuların eğitimini başka bir ekolden gelme oyuncularınkiyle karşılaştırma amacı taşıyan organizasyonun bahse konu amacına pek hizmet edemiyor. Ve amacını inkar etmeye başlayarak dünya karmasına kendi örgün eğitimlerinin bir parçası olan okullarda basketbolu öğrenen elemanları da davet etmeye başlıyorlar. Hırvatistan’da bir spor efsanesi olan ve kariyerinin bitiminde Amerika’ya yerleşen Ivica Dukan’ın oğlu Duje Dukan farklı bir ekolün ürünü değil aslında. Aynı şekilde adlarını andığım Kanadalı ikili için de benzer bir durum söz konusu. Bir başka liseli Enes’in kariyer başlangıcı daha istisnai bilindiği üzere. Okyanusya kıtasından gelen iki ismin yukarıda bahsettiğim öncelikli amaca ne ölçüde hizmet edeceği de tartışma konusudur…

Chicago Bulls organizasyonunda Avrupalı oyuncular için scouting görevini yürüten Dukan’ın oğlunun yetişmesi hakkındaki şu cümlelerini okuduktan sonra bu maçta dünya karması adına oynaması oldukça ironik geliyor…

Q: Are you comfortable working in the United States and in Europe?

Dukan: Yes, I am comfortable about it. I have no problems working here and over there, but down the road the problem could involve my family. My boy is pretty much an American boy now. He was six months old when he got here. It would be hard for me to leave here. Also for my wife and I, we have a lot of friends and people that we love are over there. It is kind of difficult. As a father, you are trying to do what is best for your children, so that is what are going to do.

Amerikan kadrosuna bakıldığında ise geçen hafta McDonald’s All-American Game’de boy gösteren ve ülkenin en parlak gençleri arasında yer alan oyuncular daha tarafsız bir eleme sonucunda burada oynama şansı buldular. Geçen haftaki maçta MVP ödülünü paylaşan iki oyuncu Harrison Barnes ve Jared Sullinger 2011 draftinde ilk beş sıradan gitmesi beklenen oyuncular. (Bu ikili arasına girebilecek belki tek uluslararası isim Valanciunas’ın burada olmaması büyük şanssızlık…) Kadrolara bakıldığında 6′ 10” ve üstü beş oyuncu bulunduran -bunlardan Yeni Zelandalı dışındakilerin hepsi çok önemli oyuncular- dünya karmasının pota altında bir hakimiyet kurabileceği düşünülüyordu. Fakat belli bölümlerde Musli-Mirotic-Enes-Thompson dörtlüsünden üçü aynı anda sahada tutulmasına rağmen bu durum, avantaja çevrilemedi. Her ne kadar Amerikalılar aynı dili bile konuşmayan uzak diyarlardan gelme bu oyuncuların, kendi takımlarına karşı bir birlikte oynama avantajı taşıdıklarına dair paranoyak bir inanç geliştirmiş olsalar da böyle bir durum mevzubahis değil. Yemedik… Alt yaş kategorilerinde Musli-Enes eşleşmeleri olmuştur birkaç kez, fakat kariyerini basketbol üzerine kuran Amerikalı çocukların NBA yolundaki olası rakipleri hakkında bilgi sahibi olmaması da düşünülemez. Bir Çinli’nin top getirdiği ve pota altında bir Türk’e top indirdiği, onun da köşedeki Avustralyalı’ya şut pozisyonu hazırladığı bir takımın birlikte oynama yetisinin beş Amerikalı’ya göre daha gelişmiş olduğunu söylemek de abesle iştigal olur.


Daha dinamik bir uzun rotasyonuyla başlayarak muhtemelen maçın hızlı tempoya girmesi halinde oluşacak erken hasarı azaltmaya çalışan Avustralyalı coachtan kesik yiyen Enes oldu maçın başında. Ancak 4 dakika sonra sahaya girdiğinde herkesten daha aç olan Enes, orta mesafeden gönderdiği şutla yumuşak bileğini ele güne gösterdikten sonra etkileyici post-up numaralarıyla birkaç kolay basket daha bularak çeyreği 6 sayıyla bitirdi. İkinci çeyrekte de ilk çeyrektekine yakın süreler aldı ve reboundlarda biraz sallansa da rakip pota altında kolayca sağladığı hakimiyet ile beğeni topladı. Savunma tarafındaysa -prestijli rivals.com sitesine göre- sınıfının üçüncü en iyi ismi olarak gösterilen Sullinger’ın etkili oyununa rağmen, faturayı ona çıkarmak kolaycılık olurdu. Zira rotasyon gereği yalnızca 3-4 dakika gibi bir süre aynı anda sahada olan ikili, dünya karmasının bu dakikalarda uyguladığı alan savunması nedeniyle pek de karşı karşıya gelemedi. Aynı rivals.com listesinde ikinci sırada yer alan fakat bana o listenin tepesindeki elemandan çok daha fazla ümit veren Barnes ilk yarıda Amerika lehine açılan 12 sayılık farkın diğer mimarıydı. Sullinger, Ohio State’te Evan “Villain” Turner’ın yokluğunu doldurmaya çalışacak. Barnes’ın yeni görevi ise bu sene NIT turnuvasında oynamak zorunda kalan North Carolina’yı tekrar başarıya götürmek. Bu maçtaki partnerleri Reggie Bullock ve Kendall Marshall ile Tar Heels’ı yine korkulan seviyeye getirecektir. Jenerasyonunun 10 numarası olarak gördüğümüz Bullock, özellikle kendi şutunu yaratabilme konusundaki yeteneği ve çıkardığı düzgün şutu, iyi savunması, atletizmiyle Roy Wiliams’ın altında 10 numara bir topçuya dönüşebilir. Marshall’ı bilemem…


Enes’in libidosunun tavan yaptığı dönemse üçüncü çeyreğin ortalarına denk geliyor. Devre başında kısalarından sürpriz katkılar alan, hatta benim ileride adından çok sık bahsetmeyeceğimizden emin olduğum Çinli guard Sui Ran’ın sınırlı yeteneklerinden iyi yararlanan dünya karması iyi bir koşu yaparak rakibine yaklaşmayı bildi. John Hollinger’ın maç sırasında ‘çok hızlı bir oyuncu, tıpkı Jose Juan Barea gibi ama çok daha yeteneksizi’ şeklinde değerlendirdiği oyuncu için biz genelde Ender Arslan benzetmesini kullanıyoruz çekinmeden. Aslında daha iyi bir guardla Enes… Gerçi daha ne yapacak, susuyorum. Oyuna girdiği gibi içeriyi domine etmeye başladı Enes ve maça inanmaya başladığı her hareketinden belliydi. Takımda daha önce karşılaşmadığı bazı oyuncular vardı -hatta kısaların büyük kısmı bu kategoriye girer muhtemelen- ki bu dakikalarda onların da güvenini tamamen kazanıp daha fazla top almaya başladı. Bir ara Amerikan takımına karşı tek başına yakaladığı seriyle rakibe molayı da aldırdı ve çeyrek sonunda 10/14 isabetle 25 sayı ve 10 rebounda ulaştı. Bu dakikalarda yayın ekibi ekrana 1998 yılındaki maçtan Dirk Nowitzki’nin 33 sayılık performansını getirdi, potansiyelin farkına varmışlardı.

Son çeyrekte ise maç Amerikan kısalarının bir Türk deviyle düellosu haline geldi. Referans aldığım rivals.com listesinin tepesindeki oyun kurucu Brandon Knight’ın ‘maçın boku’ ödülünü hak etmek için yeterli olacak kadar sinmesi dünya karmasının işine geldi ve uzunca süre oyunu tuttular. Ancak maçın sonunda belirleyici hücumlar geldiğinde sahada Musli-Mirotic-Enes üçlüsünü aynı anda tutmayı tercih ettiler ve Amerikalılar’ın topa hükmedebilen kısaları oyunu da kontrolleri altına almayı bildi. Onlarla boy ölçüşebilecek tek kısaları olan Joseph yeterli olmayacak gibiydi. Nitekim Barnes’dan gelen bir NBA üçlüğünü, diğer pota altında Karadağlı’nın kötü tercihi takip edince hançeri saplayan yetenekli ve sempatik combo guard Kyrie Irving oldu. Neden sempatik olduğunu merak edenler şuradaki videoyu izlesin. Duke ile anlaşan Irving’in, çevresini sarmış UNC adaylarına karşı nasıl direndiğini görmek eğlenceli olabilir…


Uzun lafın kısası, Enes için çok güzel bir geceydi. Savunması dışında pek bir soru işareti bıraktığını sanmıyorum, fiziğiyle NBA seviyesinde bu denli fark yaratamayacağı gerçeği de illüzyonları ve anlamsız beklentileri engelleyecektir. Salt Nowitzki’nin rekorunu kırdığı için, bu adamın da NBA üzerinde aynı etkiyi yaratabileceğini iddia edecek birileri tabi ki olacaktır. Ama insanoğlu böyle örnekleri fazla kaale almamayı da öğrenmiştir, ümit ediyorum. Kentucky’de Knight’ın guard olduğu bir takımda oynayacağı için biraz mutsuzum -daha iyi bir eleman olduğunu umuyordum- ama en azından oynayabileceği için mutluyum. Washington’ın NCAA üzerindeki söz hakkının Kentucky lobisiyle kıyas kabul etmeyeceği ortada. John Calipari genelde iyi oyunculara şans vermesiyle tanınır, onun seçtiği bir oyuncu kariyeri boyunca ‘olağan şüpheli’ olarak beklentileri üzerine toplayacaktır. Bu iyi bir şey de olabilir, kötü bir şey de… Enes gibi mental kararlılığı ve özgüveni üst düzeyde olan isimler için genelde ilki gerçekleşir ve hikaye mutlu sonla biter.

(Yazmamışız, 34 sayı ve 13 rebound ile bitirdi maçı aslan parçası. Rekor artık onun.)

Samhanized!


Güney bölgesinin 10 numaralı seribaşı St. Mary’s yoluna devam ediyor ve ikinci turda Villanova’ya karşı aldıkları galibiyet turnuvanın bugüne kadarki en büyük sürprizlerinden. İlk turda Richmond’ı yenerek, 1959 yılındaki Idaho State galibiyetinden beri beklenen bir zaferi öğrencilerine ve mezunlarına hediye eden Gaels devamını da getirmeyi bildi. Özellikle bugüne kadar mock draftlerde pek ismi anılmayan son sınıf öğrencisi Omar Samhan, Nova maçındaki 32 sayısı ve pota altındaki dominant oyunuyla bir anda tüm gözlerin üzerine çevrilmesini sağladı. Bu performanstan sonra bir GMin ikinci turda Samhan kartına başvurmaması sürpriz olur…

J.E. Skeets’in ayrılmasından sonra kan kaybetmiş Ball Don’t Lie blogunun küçük kardeşi The Dagger, eğlenceli bir yazıyla bu kabına sığmaz gencin geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamalardan bir derleme yapmış. Genelde çeviri sırasında komik yanını kaybediyor bu tarz demeçler, orijinal haline dokunmuyorum bu yüzden… Oyunu da elbette NBA geleceğine göz kırpıyor, fakat ben biraz daha bekleme taraftarıydım. Bu açıklamalarından sonra onayı veriyorum, başımızın üstünde yeri var.



5. “We’re so old school, our point guard is named Mickey.”

Takımın eski usul tarzını vurgularken.

4. “That and a bunch of bad-tasting food. Vegemite.”

Kadrodaki Avustralyalı oyuncuların takıma yeni bir hava getirip getirmediğinin sorulması üzerine.

3. “Bed time. I’m trying to win a Sweet 16 game and still have to be up till 2 am finishing a paper for class! Gotta love the mid majors.”

Salı sabahı Twitter aracılığıyla “St. Mary’s beni neden yoruyorsun” buyururken.

2. “That’s not saying much, but thank you.”

Bir muhabirin kendisini -San Francisco’yu da içine alan- East Bay bölgesindeki en iyi center olarak nitelemesi üzerine.

Ladies and gentlemen, please welcome your Golden State Warriors!

1. “I think the paint’s sexy.”

Pota altından oynama eğiliminin nedeni sorulduğunda.

Anket Durumları #7 – Bracket 2010


Şuradaki benim hazırladığım, değerlendirmeler daha sonra gelir kendimi yeterli görürsem… Komite de Duke için öyle bir yol haritası çizdi ki, gece en rahat uyuyan Coach K olmuştur.

Ortabatı (St. Louis)

Biraz dengesiz bir dağılım olduğunu kabul etmek gerekiyor. Duke’un olası rakiplerinden ilerleyen kısımlarda bahsedeceğiz, fakat bu dengesizliği sağlayan bölgelerden biri de Ortabatı bölgesi. Kansas şu andaki tüm anketlerde ağır favori olarak ön plana çıkıyor. Geçen sene şimdiki gibi büyük bir ağırlıkları olmasa da birçoklarının kafasında Final-Four oynayabilecek bir takım gibi gözüküyorlardı. Bu sene ise ülkenin en yetenekli oyuncu grubundan oluşan dengeli ve derin bir rotasyona sahip oldukları hemen herkes tarafından kabul ediliyor. Bunu garantilemeleri için sezon boyunca istikrarlı bir grafik çizmeleri gerekti ve iyi yönetilen bu takım sezon boyunca sadece Oklahoma State ve Tennessee deplasmanlarından mağlup ayrılarak bunu başardı. Big 12 turnuvasında da Texas A&M ve Kansas State gibi NCAA turnuvasında sürprize imza atabilecek takımlar karşısında zorlanmadan şampiyonluğa koştular. Bill Self yönetiminde çok sınırlı kadrolarla dahi başarıya koşabildiler. Takımın başında bulunduğu dönemde 201-42 gibi muazzam bir dereceye sahip olan Self, bu sezon ikinci NCAA şampiyonluğunu kazanırsa okul tarihinde Roy Williams düzeyinde bir efsane olma yolunda büyük bir adım atacak. Raef LaFrentz ve sınıfındaki diğer elemanları iç saha maçı kaybetmeden mezun eden bir coachun mirasından bahsediyoruz, Self’e saygı duymamak imkansız.


Fakat Ortabatı bölgesi açık ara en çok prospecti içinde barındıran ve gelenek sahibi okullarla dolu bir bölge oldu. Ülkenin dört bir yanından scoutların da şimdiden St. Louis’de kendilerine uygun otel arayışında olduğunu tahmin etmek güç değil. Bu noktada Chad Ford’un Twitter üzerinden açıkladığı teorisini hatırlatmak lazım:

“Did David Stern make the brackets? NBA GMs and scouts can camp out in two regions (East and Midwest). Committee did them big favor.”

Burası öyle bir oyuncu cenneti ki 13 numaralı seribaşı bile kadrosunda eyaletin sayı kralını barındırıyor. Houston, guardı Aubrey Coleman’ın önderliğinde Conference-USA’de Memphis ve UTEP’yi geride bırakarak şampiyonluğu kazandı. İlk turda buradaki en büyük yeteneklerden biri olan Greivis Vasquez’i zor bir görev bekliyor. Fakat bugüne kadar savunmada geri adım atmamasıyla dikkatimi çekmiş karakterli Venezuelalı’nın takımı Maryland’in ilk turu zorlanmadan geçeceğini ve hatta yarı finaldeki Kansas maçına kadar yoluna devam edeceğini düşünüyorum. İkinci turda büyük bir sürpriz olmazsa izleyeceğimiz Ohio State-Oklahoma State kapışmasında geçtiğimiz haftasonunda bolca bahsettiğim Evan Turner’ın karşısında 2010 draftinin bir diğer lotarya adayı James Anderson olacak mesela. Anderson büyük maçlarda sinebilen bir yapıya sahip -ya da haksızlık etmeyelim, bu yönden Turner kadar kuvvetli değil diyelim- fakat buradaki hiçbir sonuç da kimseyi şaşırtmamalı. Turner’ın takımı kısalarına fazlasıyla bağımlı ve ben Sweet Sixteen’i bile bu kadro için başarı olarak görürüm. Fakat bu sınıfta en beğendiğim elemanlardan olan Greg Monroe ve Georgetown -tıpkı Batı bölgesindeki Pittsburgh gibi- birçok 2 numaralı seribaşından daha iyi durumda gözüken bir 3 numaralı seribaşı anlamına geliyor. İkinci turdaki Northern Iowa maçı bile büyük bir test olacaktır Self’in öğrencileri için. Turnuvanın en büyük iki favorisi Kansas ve Kentucky’yi sezon içinde mağlup eden Tennessee’den, güç kaybetse ve kötü bir sezonu geride bırakmış olsa da Tom Izzo’nun yönetiminde her zaman potansiyel tehlike olan son finalist Michigan State’ten daha bahsetmedim bile… Bahsetmeyelim de zaten.

My Pick: Georgetown Hoyas
My Watch List: Evan TURNER (Ohio State), Greg MONROE (Georgetown), Xavier HENRY (Kansas)

Batı (Salt Lake City)

Buranın 1 numaralı seribaşı ise iyi götürdükleri sezonun sonunda önce Louisville’e, sonra da konferans turnuvasının ilk turunda Georgetown’a kaybettikten sonra birçoklarının güvenini kaybeden Syracuse. Bu takım iyi basketbol da oynayınca çok desteklenesi bir takım oluyor hakikaten, belki Gürkan Menteş’in sürüklediği turuncu sempatisinin de payı vardır bunda. 2003 şampiyonu olan Carmelo Anthony ve Hakim Warrick takımı böyle bir takımdı, bazılarına göre finalde Kansas’ı yenerek şampiyon olan o kadrodan bu yana yakalanan en iyi Orangemen kadrosu burada. Fakat otoriteler korkunun kokusunu aldı mı onları ikna etmek zordur, bu konferansın Amerikalılar’ın deyimiyle birçok ‘upset’ hadisesine sahne olacağı konuşuluyor. Henüz ilk turda özellikle yeni yüzyılda çıkışa geçmiş ve bu turnuvaya bir ayak alışkanlığı geliştirmiş Vermont’la eşleşmek de Orangemen camiasını çok mutlu etmedi. 1 numaralı seribaşı oldukları bir sezonda daha kolay bir ilk tur eşleşmesi bekliyor olmaları anlaşılabilir, özellikle de Vermont’ın okul tarihindeki tek NCAA galibiyetini Syracuse’a karşı yine bir ilk tur mücadelesinde aldığı gerçeği düşünülürse… Marqus Blakely diye ismini çok duyduğumuz bir eleman var mesela, savunmadaki bloğun üzerine tam saha koşup üzerinden vurur, ne olduğunu anlayamazsın. Takımın pota altında önemli bir role sahip olan senior Arinze Onuaku’nun son maçta dizinden bir sakatlık geçirip oyuna geri dönmediğini ve bu maç için ne derece hazır olduğunun bilinmediğini de ekleyelim. NBA basketbolunun aksine genellikle daha dar rotasyonlarla oynayan takımlar için bu ölçüdeki sakatlıklar gerçekten çok yıpratıcı oluyor.


Andy Rautins benim beğendiğim, fakat zayıf fiziği ve yavaş ayakları nedeniyle NBA için ne kadar uygunluk gösterdiğinden emin olmadığım güzel bir adam. Aynı zamanda 2 numara oynamak için boyu da sıkıntı yaratacaktır NBA’de. Fakat bunları bir kenara koyarsak bu takımda liderliğini -skor liderliğinden bahsetmiyorum- kabul ettirmiş durumda ve takımı iyi yönetiyor. Jim Boeheim’in kenardaki varlığı, önümüzdeki draftte ilk 5 sıradan gitmesi beklenen junior Wesley Johnson’ın yeteneği ve ilk turda kardeşine karşı mücadele edecek Kris Joseph, Scoop Jardine, Rick Jackson, Brandon Triche gibi rol oyuncularıyla ben bu takımın sonuna kadar gidip, bu bölgeyi kazanacağını düşünüyorum. Sağlıklı kalabildikleri takdirde pek tabi…

Vanderbilt’e 4 numaralı seribaşı koltuğunu yakıştırabilen pek fazla kimse yok. Aşağıdan gelen 3 numaralı seribaşı Pittsburgh’ün Syracuse’a göre daha başarıya yakın bir kadro olduğunu savunanların sayısı ise oldukça fazla… Kansas ile Big 12 finalinde başa baş mücadele eden Kansas State, Jimmer Fredette’i kadrosunda bulunduran Brigham Young, ‘kolej takımı hüviyetindeki’ Butler ve hatta Gonzaga buradan çıkacak takım olma noktasında birtakım otoritelerden geçer not almış. Dick Vitale Kansas State demiş mesela, bir köşeye not etmek lazım…

My Pick: Syracuse Orangemen
My Watch List: Wesley JOHNSON (Syracuse), Matt BOULDIN (Gonzaga), Jimmer FREDETTE (BYU)

Doğu (Syracuse)

Burayı kimin kazanacağını tahmin etmek çok kolay değil, özellikle Kentucky -benim de dahil olduğum bir çoğunluğa göre- ülkenin en yetenekli oyuncu grubuna sahip, fakat bu oyuncuların yeterli tecrübeye sahip olup olmadığı tartışmaya fazlasıyla açık. Fakat sizi temin ederim ki tüm bölgelerdeki en zevkli ilk tur maçlarından biri Temple ile Cornell arasında olacak. Geçmiş yıllardaki veriler incelendiğinde 5-12 eşleşmelerinin istatistik bilimini küçük düşürecek bir seyir gösterdiğini fark ediyoruz. Son yıllarda 5-12 eşleşmelerinden çıkan sürpriz sayısı, 8-9 eşleşmelerinden çıkanları geride bırakıyor ki biz onları sürpriz diye bile nitelendirmiyoruz aslında. Tam çözemiyorum bu 5-12 olayındaki gizemi, biraz efsane pokerci Sammy Farha’nın eline her 2-6 geldiğinde istisnasız olarak pota girmesine benzetiyorum. Bu seneki 12 numaralardan sadece UTEP’ye Butler önünde şans tanımışım kendi hazırladığım bracket için, fakat buradan gelecek bir sürpriz de aslında pek fazla kimse için sürpriz olmayacaktır. Pota altında Jeff Foote adında, çok sık rastlanmayan aktiflikte bir 7-footer bulunduruyorlar. Oyun kurucuları Louis Dale ve dışarıdan skor yaratırken hiç zorlanmayan Randy Wittman ile birlikte bir 12 numaradan beklenmeyecek kadar güvenilir silahla buraya geliyorlar. Fakat Jeff Van Gundy’nin Final-Four adayı olan bu takımın avantajlarından bahsederken söylememiz gereken ilk şeyi sona sakladık: Takım kimyası.


Ivy League’de Penn ve Princeton’ın dominasyonunu kırmayı başaran ve geçtiğimiz ocak ayında Kansas’ı yenerek sükse yapan Cornell’in kadrosunda sekiz adet son sınıf öğrencisi bulunuyor ve bu oyuncular dört yıldır kampüs yakınlarında “The Dog Pound” olarak anılan 14 yatak odalı bir evde birlikte yaşıyorlar. Yahoo! Sports yazarı Jeff Eisenberg’ün haberine göre 13 kişilik takım kadrosu ve head coach Steve Donahue böyle bir yaşam stilini benimsemişler. Düzenlenen LOST geceleriyle ve Nintendo turnuvalarıyla, koltuk üzerindeki boş pizza kutuları ve dolaptaki son kullanma tarihi geçmiş sütlerle İstanbul’daki herhangi bir öğrenci yurdundan çok farklılık göstermiyorlar. PES oynadıklarını sanmıyorum, fakat gündemin geri kalanı aşağı yukarı aynı… Bir deplasman turunda takım elemanlarının ‘doğruluk mu cesaret mi’ oynamış olmalarını ise pek tasvip etmiyorum, biz burada bile bu şebeklikleri lisede bıraktık ki kız bulundurmayan bir ortamda bu oyunun işlevsizliğine hiç girmiyorum.

“Geoff Reeves was picked on early and often: he was dared to simultaneously wear an article of clothing from each participating player until his next turn, then one turn later was required to give himself a toothpaste mustache. I was dared to let a blindfolded Ryan Wittman draw a highlighter mustache on my face. He didn’t do a terrible job either. (The color was green, if you were curious.)”

Forvet Jon Jaques’ın New York Times’daki bloguna yazdığı bu ibretlik satırların üzerine tekrar turnuva atmosferine giriyoruz ve bir gözünüzün hak ettiklerinin aşağısında sıralanarak bu eşleşmeye zorlanmış iki takımın maçında olmasını öneriyoruz… Kentucky’de John Calipari’nin ilk senesinde John Wall, DeMarcus Cousins ve Eric Bledsoe gibi ülkenin en önemli birkaç liselisinden üçüyle ihya edilmesi çıtayı da yukarı çekiyor ister istemez. Fakat ‘sekiz adet son sınıf öğrencisi’ dedik biraz yukarıda, genç uzun Cousins’ın da işler mental açıdan güçleştiği zaman takıma ne kadar zarar verebildiğini SEC turnuvasında tecrübe etmiş olduk. Bu noktada uzatmaya giden o finali kaybeden Mississippi State’i ve evladım Jarvis Varnado’yu dışarıda bırakan komiteye selamlarımı gönderiyorum. Kentucky’nin ikinci turda büyük bir hayal kırıklığı olmaktan öteye gitmeyen Wake Forest veya Doğuş Balbay’ın uzun süreli sakatlığıyla iyiden iyiye kaosa sürüklenen Texas ile eşleşecek olması bu genç takımın ritm bulması adına avantaj. Sweet Sixteen aşamasındaki olası Wisconsin maçını kazandıkları takdirde Final-Four’da olacaklarını düşünüyorum Wall ve çetesinin, açıkçası oradaki favorim de Kentucky olacak… Fakat Wisconsin ülkenin en iyi savunma yapan takımlarından biri ve bu genç oyuncuların karşısında görmeyi kesinlikle istemeyeceği bir oyun stiliyle başarıya gitmeyi biliyorlar. Aşağı tarafta Pac-10 şampiyonu Washington’ı ve Pondexter-Thomas ikilisini ayrı bir gözle izleyeceğiz. Bir başka gurbetçi topçunun takımı West Virginia da Big East turnuvasını kazanarak geçen haftanın en çok konuşulan takımlarından biri olmayı başarsa da o yolda son topların büyük bir katkısıyla ve biraz da ağır aksak ilerlemiş olduğunu söyleyebiliriz. Bu bölge de bir prospect cenneti bu arada, yukarıda kaçırmış olanlar için bir kez daha hatırlatayım.

My Pick: Kentucky Wildcats
My Watch List: John WALL (Kentucky), Damion JAMES (Texas), Quincy PONDEXTER (Washington)

Güney (Houston)

Şu bölge ile Ortabatı bölgesine arka arkaya bakıp da komitenin aslında ağır saçmalamadığını savunabilecek biri olduğunu düşünmüyorum. Burada dengesiz dağılımdan çok, bu dengesizlikten en büyük yararı görenin Mike Krzyzewski ve Duke olmasına takılıyor Amerikalılar. Ülke çapındaki en büyük rakibi UCLA’in ve bölgesel kanlısı North Carolina’nın olmadığı bir turnuvada seyirciyi ekran başına çekmek için eldeki reytingi en yüksek okula olabildiğince fazla maç oynatmak istemiş olmaları kulağa en makul gelen komplo teorisi durumunda… Aslında komplo teorisi demek bile haksızlık olabilir, biraz görünen köy durumu söz konusu. Lafı Coach K’in milli takımdaki statüsüne getirenler de var ki biz bu muhabbete ülkemizden de aşinayız, o biraz daha sığ bir eleştiri gibi sanki…

“But let’s deal with the reality of why Duke was given a favorable draw. The NCAA is desperate for television ratings. The $6 billion CBS paid over 11 years financed a lot of things the NCAA likes to do – stuff like propping up nonrevenue sports.

Honestly, it wouldn’t surprise me if the NCAA mandated that Christian Laettner, Grant Hill and Shane Battier referee all of the Blue Devils’ tournament games.”

Fakat basında herkes söz birliğine varmışçasına Final-Four gelene kadar turnuvanın Duke için zorlayıcı olmaktan çok uzak olacağını ve Duke’un elini kolunu sallaya sallaya son dört içine kendisini atacağını yazıyor ki bunu biraz anlamsız buluyorum. 1 numaralı seribaşları arasında da birinci muamelesi gördükleri bir kuranın sonrasında dahi asıl mesele Duke’un 1 numarayı gerçekten hak edip hak etmediğiydi. Bu düşünceye sahip adamlar, yazının sonunda da bu konferansta Blue Devils için tehdit unsuru olabilecek tek takım bile olmadığını iddia ediyorlar. Garip… Duke’un ihtimaller dahilinde en rahat rakiplerle çevrelendiği açık, fakat Duke için hiçbir grubun walk-over anlamına gelmesi de mümkün değil. Benim tahminlerimde bir ‘early upset’ söz konusu hatta Coach K için, burada o tahminlerin henüz kuranın dumanı üzerindeyken yapılmış olmasının da payı büyüktür. Tim Montgomery ve Rick Pitino gibi NBA seviyesinde de çok başarısız olmamış, fakat kolej basketbolunda çok daha değerli iki coachu karşı karşıya getirecek California-Louisville eşleşmesinden gelen takım, Blue Devils’ın ikinci turdaki rakibi olacak ve kamuoyunun takım hakkındaki şüpheleri oyuncular üzerinde bir güvensizlik yaratacaktır. Aslında ilk tur bu güvensizliği ortadan kaldırmak için var, fakat play-in galibiyle oynanacak ilk tur maçı kaç farkla kazanılırsa kazanılsın o soru işaretlerini dağıtmaya yetmeyecektir.


Son yıllardaki en zayıf Pac-10 oynandı bu sezon, orada parlayan tek takımdı belki de California. NBA’de Jerome Randle tarzında birçok oyuncu kontrat buluyor. Jannero Pargo’yu örnek gösterebilirim mesela dün geceden anıları tazeyken… Fakat Pargo’nun türünün şanslı bir örneği olduğunu kabul etmek gerek, daha ziyade Avrupa için spesifikasyon gösteren bir guard. Yalnız yanında yıllardır birlikte oynadığı Patrick Christopher ve takımın mental lideri Theo Robertson ile çok tehlikeli bir dış üçlü oluşturuyorlar. Randle tam bir catch-and-shoot adamı, buna karşın Robertson ise pozisyonu hazırladığınızda setin bitiminde cezayı kesen adam konumunda. Christopher’ın ise bu üçlü arasında yapıştırıcı görevini layıkıyla yerine getirdiğini söyleyebiliriz. Fakat pota altında ilk maçta Samardo Samuels bile büyük sıkıntı yaratacaktır, bu yetersizliğin bedelini çapsız UCLA kadrosuna karşı bile ödediler ilk yarıda. Purdue’da Robbie Hummel’ın sakatlığı çok büyük bir sıkıntı yaratacaktır ki ilk turda Siena’yı daha şanslı gördüğümü söylemeliyim. Daha önce de bahsettiğim gibi dar rotasyonlarla oynamaya alışık takımlarda bu ölçüde sakatlıklara sağlıklı reaksiyonlar verilemiyor. Geçen sene drafte katılacağı söylenen fakat istediği garantileri alamayınca geri çekilen Luke Harangody’nin takımı Notre Dame da burada konuşulmaya değer takımlardan biri olacaktır. Geçen sene Lakers için de adı geçen 2008 Big East Player of the Year, sezon sonuna doğru beş maç kaçırmasına yol açan bir sakatlık geçirmişti ve bu sakatlık sırasında takımın rol oyuncuları büyük gelişme gösterdiler. Pittsburgh’ü yenerek Big East turnuvası finaline çıkarken, fiziken hazır olmayan Harangody’den sadece 20-25 dakikalık bölümlerde faydalanabildiler. O dakikalar da takım adına en güzel dakikalar olmadı doğrusu. Harangody sezon başındaki görüntüsüne dönerse hem Irish tarihinde Pat Garrity ve Troy Murphy ile birlikte çok büyük bir yere sahip bu adamın draft sırası artacaktır, hem de takım bir sürprize imza atacaktır. Ülkenin en iyi pota altı silahlarından junior Ekpe Idoh’a sahip savunmacı Baylor, Donald Sloan’un takımı Texas A&M ve birçok otoritenin Final-Four adayı durumundaki Reynolds-Fisher ikilisiyle bölgenin en sağlam backcourtuna sahip Villanova sürprize imza atabilecek takımlar. Villanova’nın geçen seneki yapısını bulabileceğini düşünmüyorum, Richmond maçı bile yolun sonu anlamına gelebilir. Turnuvadaki en iddialı seçimim, bir başka deyişle dark horse adayım California.

My Pick: California Golden Bears
My Watch List: Jon SCHEYER (Duke), Theo ROBERTSON (California), Ekpe UDOH (Baylor)

Big Ten Final Preview


Sezon başındaki görüntünün aksine bugünlerde bir şampiyonluk adayı olarak ciddiye alınmayan Celtics için Murat Kosova’nın tabirinin hakkını verecek bir “mesaj maçı” olacaktır Cavs kapışması. Fakat ileride de favorilerimden biri olacağını düşündüğüm Evan Turner’ın Big Ten finalinde neler yapacağını izlemek olacak benim aynı saatlerdeki tercihim… Ohio State yarı finaldeki gibi işi uzatmazsa son çeyrek için Quicken Loans Arena’ya uğrayabiliriz, maç o zamana kadar kopmamış olursa elbette.

Ohio State-Minnesota maçından biraz bahsedecek ve kalan kısıtlı sürede ön incelemeye girişemesek de daha uzaktan ilgilenenler için birkaç ipucu verecek olursak, bu maçın Minnesota için daha önemli olduğunu söyleyebiliriz kolaylıkla… Zira Ohio State bu maçı kaybetse bile bu başarılı sezon sonrasında NCAA turnuvasına bir bilet alacak, hatta 1 numaralı seribaşlarından biri olması da sürpriz olmaz. Kansas, Kentucky ve Syracuse üçlüsü bu alanda favori olarak gösteriliyor, yanında #1 ibaresiyle yarışacak dördüncü takımınsa Duke, West Virginia ve Ohio State’ten biri olması bekleniyor. Bugün gelecek konferans şampiyonluğu Buckeyes’ın hanesine bir artı olarak yazılacaktır, Turner ve arkadaşlarının en büyük motivasyonu da bu olacak iki uzatma sonucunda kazanılabilen Illinois maçı sonrasında. Fakat yine de RPI derecesinin de etkisiyle zikrettiğim diğer iki takımın bu yer için daha büyük favori oldukları konuşuluyor.


Üst üste iki turda ve toplam üç kez takımını ipten alan ve bunu yıldız oyuncuların en büyük karakteristiklerinden biri olarak söylenegelen bir şekilde, olabildiğince kolay göstererek yapan Turner, bu yılın draftinde çok sıradışı şeyler yaşanmazsa ikinci sıradan seçilecek. John Wall yıllardır çok büyük bir repütasyona sahip ve başarılı geçen bir sezonun ardından bu sınıftaki tek güçlü oyun kurucuyu kimse ıskalamak istemeyecektir. Fakat arkasındaki elemanlara göre çok daha büyük bir potansiyel gösterdiği de ortada Turner’ın… Joe Dumars’ın Carmelo Anthony’yi es geçip Darko Milicic’i alması gibi istisnai bir durum engelleyebilir sadece Turner’ın ismini ikinci sırada görmemizi, fakat ikinci sırada çok büyük ihtimalle bir lotarya takımını göreceğimizden bu da pek mümkün gözükmüyor. Önceki yıllarda yapılan bir takastan dolayı, New York’un hakkı Utah’ta olacak, ancak Utah’ın da 2003 sonundaki Detroit olmadığı ve takım yapısı itibarıyla da Turner için çok ideal bir yer olduğu söylenebilir.


Buckeyes cephesinde Turner dışında izlenmesi gereken bir diğer isim dünün kahramanlarından William Buford olacak ki kendisinin kariyer rekoru da bir Minnesota maçında gelmişti. Minnesota cephesinde ise Blake Hoffarber son maçta formda gözükmese de Ohio State’e karşı son üç maçında 18.7 sayı ortalamasıyla oynadığından bir karı-koca ilişkisinden bahsetmek yersiz olmayacaktır. Geçen hafta konferansında All-Defense Team seçilirken görmezden gelinen Damian Johnson ise gerçekten saygıdeğer bir savunmacı… Savunmasıyla ünlü oyunculardan bahsederken genelde birkaç yönden ihya edersiniz bahse konu ismi, Johnson ise komple bir savunmacı ve bugün bunu Turner’a karşı göstererek savunma takımını seçen jüriye bir mesaj yollamak isteyecektir. Oyun kurucu Devoe Joseph hafta boyunca mükemmeldi ve Purdue önünde rakibine oranla çok daha rahat bir yarı final geçirmiş olan Gophers, öldürücü savunmasıyla Turner-Buford ikilisi dışında bu hafta çok da iyi hissediyor gibi görünmeyen Buckeyes’a karşı benim favorim olacak Conseco Fieldhouse’da… Eğer kazanırlarsa turnuva tarihindeki ilk finallerinde hedefi vurmuş olacaklar, Ohio State ise 2002 ve 2007’de kazandıktan sonra konferansına en büyüğün kim olduğunu bir kez daha göstermek istiyor. Pota altında Ralph Sampson III ve Colton Iverson’a karşı koymalılar ve Turner-Buford ikilisinden rakibin yıpratıcı savunmasına rağmen her zaman olduğu gibi maksimum verim almalılar.

Geldi Bahar Ayları – Roadhouse Blues


İkinci dönem başlar, mevsim bir anda değişir ve Formula 1 sezonunun açılması, futbolda yerel liglerde ve Avrupa kupalarında haritanın yavaş yavaş belirginleşmesi, NBA’de play-off yarışının sırra kadem basması ve yine buna paralel olarak fantezi liglerde canlar alınıp canlar verildiği dönemlere girilmesiyle yine siz anlamadan bambaşka bir gündem ile karşı karşıya bulursunuz kendinizi… Film festivallerinde salondan salona koşarken, bazen güzel bir kitap elinizde sabahı ederken değişen gündemle bunları yapmaya yeteri kadar fırsat bulamamaya başlarsınız. Her an, her yerde acayip bir hikayesi olan, izlemediğin takdirde bir hafta başkalarından dinleme gibi bir riskle karşı karşıya kalacağın maçlar, yarışlar devreye girer, uykudan ve hatta zaman zaman hayattan çalar. Bolca da not ortalamasından… Blogda bisikletle kafayı bayağı bozmuş arkadaşlar var, onlar için de fikstürün yoğunlaştığı bir dönem sanıyorum. Neyse, ben kendimden bahsediyorum, yoksa bambaşka şeyler devreye girecektir. Benim için bu mevsim değişikliğinin habercisi ne yere düştüğü iddia edilen cemre, ne de UGG botların yerini rengarenk konverslere bırakması oluyor. Bir kez daha “Vay anasını, March Madness da kapıda ha” ünlemiyle karşılıyorum baharı…

Bu haftasonu da konferanslarda normal sezonun nihayetlendiği ve ülke çapındaki NCAA turnuvasının sıcaklığının tavan yaptığı bir haftasonu… Ben de bir istisna yaparak, çarşamba gecesi Dinar Bandosu konserinden sonra doğrudan eve gelerek koltuğuma kuruldum. Birkaç gündür de oradaydım, merak eden arkadaşlara haber vermiş olayım.

Sabaha karşı Indian Wells, tenis dünyasının efsanelerinden birkaçının “Hit for Haiti” organizasyonunda bir araya gelişine tanıklık etti. Olabilecek en eğlenceli biçimde. Kadınlarda Martina Navratilova, Steffi Graf, Lindsay Davenport ve Justine Henin, erkeklerde ise Pete Sampras, Andre Agassi, Roger Federer ve Rafael Nadal sahne aldılar. Özellikle erkekler maçında Federer ile Agassi arasındaki geyikler ile uykuya meydan okumakta güçlük çekmedik, fakat bir noktadan sonra Agassi’nin Sampras’a karşı kitabında olduğu gibi belden aşağıya vurması rahatsız bir hava oluşturmadı değil. Benim için en büyük spor efsanelerinden biri -muhtemelen birincisi- olan Sampras bunları yine soğukkanlılıkla karşılasa da bahşiş esprisine biraz bozulmuş gibiydi açıkçası. Bu organizasyona ve Big Ten konferansında iki gecedir çılgın atan adamım Evan Turner’a daha sonra döneriz. Kim bilir, belki de dönmeyiz fakat canım şimdi başka bir şey yazmak istiyor.


Fox Sports Pac-10 ve Big Ten turnuvalarının play-off heyecanına ayırmış haftasonunu. NTV Spor ACC maçlarını banttan veredursun, streame de inanmayan biri olarak 70 numaralı kanalda sabitlendim uzunca bir süre… NCAA tarihinin en çok şampiyon çıkaran konferansı olan Pac-10 bu sene o kadar da tat vermedi açıkçası, az önceki sıfatı kazanmasında başrolü oynayan okul UCLA’in görece zayıf bir kadroyla sezona girmesi bunun en büyük sebebiydi kuşkusuz. Turnuva tarihinde 18 kez Final-Four oynayan, 11 kez de büyük ödülle Los Angeles’a dönen okul şimdilerdeki coachu Ben Howland ile de John Wooden yönetimindeki efsanevi takımın modern zamanlara bir izdüşümünü yaratmış ve üç sene üst üste Final-Four organizasyonuna adını yazdırmıştı. 2006 finalinde Joakim Noah, Corey Brewer ve Al Horford gibi NBA oyuncuları çıkaran Florida takımına karşı hezimetle dönülürken, ertesi sene çekirdeğini koruyan aynı takıma bu kez yarı finalde kaybediliyordu. Jordan Farmar ve Ryan Hollins’in yolcu edildiği, buna karşın Russell Westbrook ve Josh Shipp gibi isimlerin rotasyonda yer bulmaya başladığı bu sezondaki teselli, mağlubiyetin daha saygın bir sayı farkıyla elde edilmesiydi. 2008 sezonunda ise 38-1 ile gelen Derrick Rose ve arkadaşlarına karşı teslim bayrağı Final-Four’un ilk maçında çekilirken drafte girmesi beklenmeyen Russ-West’in o Memphis maçındaki müthiş performansı bir anda fikrini değiştirmesine sebep oluyor ve belki de UCLA için sonun başlangıcı anlamına geliyordu. Şüphesiz Kevin Love ve Luc Richard Mbah a Moute’nin ayrılması da burada önemli bir etkendi. 2008’deki turnuvanın en büyük hayal kırıklarından biri olan Darren Collison’ın direksiyonu aldığı bir sonraki sene de ikinci turda köklü Big East okullarından Villanova’nın kusursuz bir paylaşım üzerine kurulu çılgın hücumlarına karşı koyamayan Bruins, Howland ile yakaladıkları üç senelik seriyi de sona erdiriyordu. Şimdilerin en çok konuşulan gençlerinden Collison bu maçta da yerlerde sürünürken, UCLA yandaşları bunu bir köşeye yazıyordu. Gelecek adına ümit veren freshman Jrue Holiday de pozisyonu olan 1 numarada süre alamayıp verim vermekten uzak geçirdiği tek sezonun ardından NBA kapısına dayanıyor ve yazın recruitment faaliyetlerinde Tyler Honeycutt dışında pek kayda değer ismi bağlayamamış UCLA böyle bir sezonun geleceğini önceden haber veriyordu.

Yine de beklediğimiz tam olarak bu değildi. 2003-04 sezonundan bu yana ilk kez kaybeden bir dereceyle sezonu kapadı Bruins. NCAA turnuvasında bir başarı beklemek haksızlık olurdu fakat bu kadar düşük kalibredeki bir konferansta gelen 14-18 derece ve turnuvanın tamamen dışında kalınması biraz hayal kırıklığı yarattı. 5 numaralı seribaşı olarak geldiği ve çeyrek finalinde bir nevi underdog olarak sahaya çıktığı turnuvaya güzel bir başlangıç yaptı aslında Bruins. Yeteneklerini bir yana koyacak olursak, her zaman ‘çok sağlam bir çocuk’ olarak nitelendirdiğim birinci sınıf öğrencisi Reeves Nelson ciddi bir göz sakatlığından beklenenden önce dönmekle yetinmedi ve takımın sezon içinde iki maçta da kendilerine üstünlük sağlayan Arizona’ya cevap verebilmesini sağladı. Pota altında aldığı her topun kıymetini bilen, kazanılan her rebounda bir şekilde katkı veren bu gencin eforları fazlasıyla dışa meyilli bir oyun tarzı olan Nikola Dragovic’in varlığında daha da anlamlıydı. Bu Belgrad doğumlu çocuğun bir sezon boyunca takımın birinci skor opsiyonu olarak ortada gezinmesi, kampüste muhtemelen en güzel kızlarla yatması şanlı Bruins tarihini zedeleyen bir durumdur, bu kadar konuşuyorum. 3/12 şut isabetiyle oynadığı (2/9 üçlük isabeti şaşırtıcı değil) bu maçta da takımın yoluna taş koymaya çalışan Sırp’a engel olansa takımdaki bir başka karakterli eleman Michael Roll oluyordu.


Dün gece NCAA’in en saygın coachlarından Mike Montgomery’nin konferansı en iyi dereceyle bitirmiş çocukları vardı Staples Center’da karşımızda. (ABD coğrafyasına hakim olmadığım dönemlerden kalma Duke sempatimi unutmaya çalışıyor ve UCLA için birinci çoğul kullanıyorum. Normalde yapmazdım, ama adamlar bildiğin ezeli rakip çıktı sonradan.) Howland ile birlikte takım başarıya giderken de en büyük karakteristik olarak ortaya çıkan sıkı savunma, pota altında çok fazla kendini göstermese de özellikle guard savunmasında iyi iş çıkardı çocuklar. Sezon içinde deplasmanda kazandığımız California maçındaki kilit savunma performansları Honeycutt ve sophomore Jerime Anderson’dan gelmişti. Rakibin hücumlarının merkezini oluşturan Jerome Randle 5/18 şut isabeti, 1/8 üçlük isabetinde tutulurken Anderson büyük katkı koymuş, son dönemde patlayan Tayshaun Prince klonlarından biri gibi gözüken freshman Honeycutt da her iki çember altında -4 savunma, 6 hücum ile- reboundlarda hakimiyetini ilan etmişti. Dragovic’in iyi üçlük performansı da galibiyeti getirmişti.

Bu maçta Honeycutt ilk maçta olduğu gibi yokları oynayınca, Anderson’ı kullanarak daha kısa bir beşle guard baskısını üst seviyeye taşımayı amaçlayan Howland, Randle’a pek bir çözüm üretemese de diğer dış oyuncuların skorunu minimize etmeyi başarmıştı. İlk yarıda işler UCLA lehine gitmekteydi ve skorda erken elde edilen çift haneli farklar takımın özgüvenini de yerine getirmişti. Bu maçın kariyerinin son maçı olmasını istemeyen Roll, adeta yanıyordu ve ilk yarıyı da 16 sayıyla tamamladı… Fakat ilk yarının sonu yeteri kadar iyi oynanmadı ve verilen birkaç ikinci şans sonrasında devreye sadece 4 sayı önde girildi…


İkinci yarıda aynı savunma sertliğini sürdürmek çok kolay gözükmüyordu ve Honeycutt-Nelson ikilisi iyi gözükmezken pota altı savunmasında da açıklar verilebilirdi. Beklendiği gibi başlayan devrede, içeride Cal uzunlarıyla boğuşurken dış adamlarıyla birlikte fazla gömülen UCLA son sınıf öğrencisi Theo Robertson’ın dış şutlarını izlemekle yetindi. Buna karşılık vermeyi anlamsız bir şekilde gurur meselesi haline getiren Dragovic’in başarısız dış şut denemeleri takımı öldürürken, Montgomery de yedekten getirdiği Meksikalı işçi Jorge Gutierrez ile ilk yarının yıldızı Roll’e kelepçeyi vuruyordu. Montgomery’nin deyimiyle takımın ruhani lideri olan Robertson yalnızca ikinci yarıda 15 sayı bulurken, UCLA hücumları Dragovic’in saçmalamalarını saymazsak Anderson’ın hiç hesapta olmayan penetrelerine kalmıştı. (Dragovic bu maçta da bir pota altı oyuncusu olarak 3/12 şut isabeti, 1/8 üçlük isabetiyle çıkarak kendini aştı.) Eleman da her içeri girişinde bir şeyler yaratmayı bildi, fakat böyle önemli bir maçta B planı bu olan bir takımın daha ileriye gitmesi mümkün değildi. Bakın, “Howland’ın B planı yoktu” demiyorum.

Mike Montgomery’nin yarattığı bu yakışıklı takımın finali kazanmasını isterdim, ancak Isaiah Thomas ve Washington’a karşı koyamayarak kaybetmişler finali… Onlar için son kurşundu bu sene, en azından bir süre konferans şampiyonluğu için iddialı olmaları beklenemez. Bundan önce de 50 yıllık bir bekleyiş söz konusuydu, California Mezunlar Derneği bu durumdan rahatsız olmalı… Gutierrez-Amoke dışında geriye kalan tüm rotasyon parçaları yazın mezun oluyor ve elde pek bir şey kalmıyor. Bu arada Isaiah Thomas’ın hikayesi de ilginç, Caner Eler ya da İsmail Şenol vasıtasıyla şöyle bir link geçmişti elime…


Peki UCLA ne yapmalı? Bizim de elimizde çok büyük bir yetenek ordusu kalmayacak, ancak Roll, Keefe ve Dragovic’in arkasından ağıtlar yakılacak isimler olmadığı açık. Geriye kalan isimler bugüne kadar seneye alacakları sorumluluğun bir benzeriyle karşılaşmadılar ve bu durum seneye de bunun gibi bir dereceye götürebilir. Ancak Howland’ın iki hayal kırıklığı sezonun ardından, yönetimden aldığı güvenoyuyla “UCLA’de transfer bitmez” felsefesiyle recruitment hareketlerine erkenden başladığı biliniyor. Eyaletin en sağlam 5 numaralarından biri olduğu söylenen Josh Smith beklentilerin odağı konumunda. Çantasını hazırlayan bir diğer isim de Georgetown, Arizona, Louisville ve Ohio State’in elinden kapılan, ESPN’e göre sınıfındaki sekizinci en iyi SG konumundaki Tyler Lamb. Profili bunlar kadar ışıltılı gözükmese de Lazeric Jones ile de oyun kurucu bölgesine bir takviye söz konusu. Honeycutt birçok scoutun yakın takibinde fakat onun da, bir başka önemli freshman Nelson’ın da takımdan ayrılması çok olası değil… Brendan Lane de şu son iki maçta gözüme girdi gibi, hoş çocuk. Seneye o da rotasyonda daha anlamlı süreler bulacaktır.

Bu yazı planlanandan uzun oldu, pek derli toplu da olmadı. Belli prospectler üzerine yoğunlaştığımız yazılar da gelebilir, bunların yıllar sonra tatsız geri dönüşleri olabildiği için temkinli yaklaşıyorum. Taslaklarda hala bir Jarvis Varnado yazısı var mesela… Dediğim gibi pek tatmin olmadım, ama bu yazıyı şu anda vatani vazifesini yerine getiren UCLA Genel Kurulu Üyesi Bülent Bedri’ye ithaf ediyorum. Çocuklar onu bekliyor belli ki…

Bu da bir NBA geleceği falan göstermese de son iki maçında koyduğu karakterle kalitesini gösteren ve son maçında 1000 sayı barajını da aşan Roll için gelsin:

Let it roll, baby, roll
Let it roll, baby, roll
Let it roll, baby, roll
Let it roll, all night long

One Lucky Shot Deserves Another


Taslaklara baktım dört kere yeni yazıya girişilmiş, hatta bir keresinde haddimizi aşıp ‘x of the decade’ muhabbetine göz kırpmışlığımız bile var. Ama zorla güzellik olmadı, devamını getirmek içten gelmedi. Devre arası transferi yapacağım sanırım… FM baydı, gerçek hayattaki yetkimizi kullanmak daha zevkli olabilir.

Manchester United-Leeds United maçı sonrası kendimi dışarı attım. Açıkçası dünya üzerinde bu maçı bu kadar kafasına takan bir başka insan olduğunu da düşünmüyorum. Oyuncular da dahil… Bilmiyorum, hafta sonu boyunca beklediğim tek spor olayı olmasının payı da göz ardı edilecek düzeyde değil ama Leeds United bu abi, Milton Keynes Dons değil ki… Bu konuda bir yazı yazacağım, bu gecenin aksiyonuna geçelim öncelikle.

Fox Sports bu sene de pazar gecesinin maçlarını, pazartesi akşamı güzel bir tripleheader muhabbeti ile sunmaya devam ediyor. Kolej basketboluna doyuyorsun. Finaller öncesi boş haftamıza güzel maçlar denk geldi. Önce nadir görülür bir son saniye basketine sahne olan North Carolina State-Florida maçını izledim. Amerikan ölçülendirme sistemine çok hakim bir birey olarak 23 metre diyebilirim basketin mesafesi için. Bildiğin kendi üçlük çizgisinden soktu eleman işte, rakamlara dökmenin pek de manası yok. Onun öncesinde taktik faullerle, ısrarla, fütursuzca ve hatta utanmadan, adeta birer namussuz gibi o son atış şansını kovaladılar. Bir basketbol maçı bu kadar çirkinleşmemeliydi ve galibiyet de NC State’in hakkıydı, bunu kabul edebiliriz… Fakat istisnai bir maça tanıklık ettiğimiz çok ortadaydı. Televizyonun karşısına geçtiğimde son toptan haberdar olduğum için, olayın sıradışılığının bilincine varmam daha kolay oldu. Çok sık dillendirilen ama terminolojide yer israfı olarak gördüğüm ‘basketbol tanrıları’ bu maçta o kadar sık rol çalmış ki bir ateistin secdeye varmasına sebep olabilirdi Chandler Parsons’ın savurduğu top. Sürenin bitimine 5 saniye kala Erwing Walker’ın kaçırmak için attığı ama buram buram kolej basketbolu kokan bir beceriksizlikle sayıya çevirdiği bir serbest atış var mesela… İşler planlandığı gibi gitse, muhtemelen hücum reboundu kovalanacak, bu kovalamaca başarıyla sonuçlanmayacaktı. Sonuçlansa da öyle ağzımızı açık bırakacak bir final olmayacaktı bu, ben yine izleyecektim belki ama sizin için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Sidney Lowe’ın üçlük sonrası surat ifadesini görmek isterdim, kameralar ona döndüğünde ilk şoku atlatmış görünüyordu. Yine de rakipteki alakalı alakasız herkesle el sıkışmak için koşturması, durumu olağan gösterme çabası ve uzayan kabullenememe safhası görülmeye değerdi… Yine de artık milli takıma hoca adayları masaya yatırılırken Sidney Hoca da konuşulmalı, bunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz.


Florida maçı kazandı ama prospect diyebileceğimiz çok fazla isim göze çarpmadı. Geçen yıl draft edilmesine rağmen NBA’i değil de Panathinaikos ile Avrupa macerasını tercih eden Nick Calathes’in yerine freshman Kenny Boynton’ı izledik. Calathes’in aksine tam bir ‘cocky’ point guard kendisi, pek tutmadım. Kötü gününde çekilmez olur, bir NBA kariyeri de biçmiyorum her ne kadar 2011 sınıfının ikinci turuna aday gösterilse de… Şut seçimleri felaket, kendine güveni olmaması gerektiği kadar yüksek, oyun disiplininden tamamıyla bihaber. Oyun zekasının izine de en azından bu maçta rastlayamadık. Yine bekleriz…

Tracy Smith fena çocuk değil öte tarafta. Gerçi basbayağı adam olmuş artık, üniversitedeki üçüncü yılını geçirmekte şu an. Biraz araştırdım, Detroit doğumluymuş… Çok da şaşırmadım, ağır işçi ama pota altında topu gönül rahatlığıyla emanet edebileceğiniz, bir şekilde baskete giden yolu bulabilen bir cengaver. Tabi o da NBA spesifikasyonları göstermekten uzak, fakat gelse burada oynasa seyirci favorisi bir adam olur. Gayet de 17.5 sayı, 9.1 rebound ortalamaları tutturmuş durumda sezonun geri kalanında ki ACC gibi bir konferansta değerlidir. Bakalım nasıl yürüyecek bu elemanın kariyeri…


Bir de Javier Gonzalez var, onu geçen sene de izleme fırsatı bulmuştum birkaç kez. Gerçi muhtemelen Smith’i de izlemiş oluyorum bu durumda ama dikkatimi çekmişti bu çocuk, isim ve pozisyon yardımcı olmuştur. Şutör bir oyun kurucu, bu özelliğinden emin görünürken maçın başında attığı airball yakışmadı tabi. Şutu biraz olsun düzeltmeye başladıkça güvenimizi tekrar kazandı. Uzatmada da yüreği koyup üst üste 5 sayı bulunca yeniden kahramanımız oldu. O da hatırlanan bir kolej oyuncusu olmaktan öteye geçmeyebilir NC State tarihinde, Engin Atsür’den daha iyi topçu olduğunu iddia edemem. Yine de Porto Riko’dan babam çıksa yerim, bu konuda objektif olamayacağım doğrusu. 5.4 asist ve 38% üçlük yüzdesi de onun hanesindeki güzel rakamlar…

Başlıkta da kastettiğim ilk şanslı şut Walker’ın istem dışı giren serbest atışı. Farklı bir şekilde tecelli etse de söze ters bir durum yok ortada. Ayrıca Jermaine Beckford’un golünü de bu çerçevede ele almak isterim. Şansı yaratan bizim oyuncuların kabiliyetsizliği olunca çerçevenin falan da pek anlamı kalmıyor tabi.

Sansürsensin: http://www.youtube.com/watch?v=fBs0PfY2Gg4

Death of a Salesman


Amerikan basınında geçen yazın gündemini oluşturan konulardan biriydi sıklaşan Avrupa göçleri. Aslında kısmi integral falan gerekmiyordu bu eğilimin nereden geldiğini anlamak için, fakat yine de ilk kez Josh Childress kalibresindeki bir adam NBA takımları arasında gayet tatminkar bir piyasası varken Avrupa opsiyonunu ön plana çıkarabiliyordu. Hatta ilk olarak buna oyuncu menajerinin fiyat yükseltme amaçlı hamlelerinden biri olarak bakanlar da olmuştu. Ama Childress beklediği teklifleri göremeyince arkasına bile bakmadı, geçen sezonun Hornets takımına çok şeyler katan Jannero Pargo da… Bunlara paralel olarak Brandon Jennings ve Jeremy Taylor gibi daha lise çağlarında önemli dergilere kapak olmuş prospectlerin de Avrupa’yı koleje alternatif olarak görmesi bir tehlikenin göstergesiydi kesinlikle. Tabi Jennings ve Childress olayları iki farklı olay, fakat temelindeki maddi kaygılar çok da farklı değil. Her ikisi de NBA yönetmeliğindeki belli kısıtlama ve kuralların para kazanmak isteyen bir profesyonel için Avrupa’ya göre bariz handikaplar yaratması sonucu oluşmuş tercihler. Neyse, bunları burada konuştuk, sanırım Oktay da karalamıştı bu konuyla ilgili bir şeyler… Henüz yaz dönemine girmemişken bu furyaya yeni bir isim eklendi: Nick Calathes.


Aslında Calathes adından da anlaşılacağı üzere Yunan kökenlere sahip bir adam, bununla beraber 20 yaş altı takımında gösterdiği performansla Yunan basketbol dünyasının da yakın takibe aldığı bir isim. Bu nedenle Yunanistan’ı bir seçenek olarak düşünmesini normal karşılardı herkes. Fakat drafte bu kadar kısa süre kalmışken ve çoğu mock draftte de kendisine ilk turun sonlarında yer bulabilmişken Panathinaikos’la bağlayıcı bir kontrat yaptığını açıklaması ufak çaplı bir şok etkisi yarattı. Açıkçası ben de Florida formasıyla birkaç kez izleyebildiğim bu adam hakkında bir yazı yazmaya hazırlanıyordum, Lakers ile adı geçmeye başladıktan sonra Calathes ile ilgili birçok şey de okudum. Derken bu haber geldi.


Aslında son dönemde Calathes muhtemel yerini birkaç basamak yükseltmiş gözüküyordu, hatta Jason Kidd ile oyun kurucu bölgesinde önünü göremeyen Dallas’ın 22. sıradan seçebileceği konuşuluyordu sophomore guardı… Fakat adın bu sıralar için zikrediliyorsa biraz da şüpheci yaklaşman gerek… Çünkü birkaç sürpriz seçim bir anda 10-15 sıra aşağıya bile atabiliyor seni. Hiçbir güvence de tam anlamıyla bir güven unsuru olabilecek nitelikte değil bu dönemde. Bugün Calathes’in imzaladığı bu sözleşme onu temiz bir 1.1 milyon doların sahibi yapacak. Temiz derken, bu paranın NBA’deki karşılıklarının aksine her türlü vergiden muaf tutulduğunu vurgulamak istiyorum, toplayınca bayağı bir ederi oluyor bu vergilerin de… Lotaryadan seçilen ortalama bir oyuncunun kazancı bile vergiler kesildiğinde Calathes’in 1.1 milyon dolarını yakalayamıyor. Öte yandan Saras ile yollarını ayıracağı konuşulan Pana’da, gelenekleri olan bir kulüpte, iyi bir takımda, iyi süreler alacağını öngörmek de güç değil. Sözleşme 3 yıllık, fakat buyout hakkı tanınıyor ilk yılın ardından. Yani Avrupa’da geçirilen başarılı bir sezon sonrası kozlar tekrar Calathes’in eline geçecek muhtemel kontrat konuşmalarında.


Peki Nikos Kalathis nasıl bir oyuncu? Klasik anlamda bir oyun kurucunun sahip olması gereken tüm meziyetlere sahip bir adam aslında hücum sahasında, ‘old school’ bir oyun kurucu tabir yerindeyse. Takım arkadaşlarıyla topu iyi paylaşan, olağandışı bir saha görüşüne sahip bir guard… Bu tarz oyuncuların kolej takımlarında iyi koçların altındaki oyunlarını, karar verme konusunda daha fazla serbestliğe sahip oldukları NBA aşamasına taşıyabileceğinden korkulur genelde. Calathes için de benzer endişeleri taşıyanlar tabi ki var. Fakat son dönemden örnek verecek olursak Derrick Rose gibi sıradışı birkaç isim dışında çoğu oyuncu için benzer handikaplar ön plana çıkarılmıştı kimilerince. Zaten bu piyasa pis bir piyasa… Kimin neyi ne için söylediğini, kimin spekülasyon amacında olduğunu kestirmek bizim gibi dışarıdan bakanlar için oldukça zor. Ama size konusunun majör bir sıkıntı olarak ele alınmasını doğal karşılamakla birlikte savunma zafiyetleri dışında o kadar da abartılacak bir defekt göremiyorum oyununda. Tabi savunması şu anda NBA standartlarının çok altında. Hem çabuk, hem de fiziğini kullanan oyuncular aynı seviyede problem yaratacaktır Calathes’in olduğu takıma. İki ucu enteresan değnek yani savunmada… Fakat bunu geliştiremeyeceğini söylemek haksızlık olur. Kimse bu lige komple bir paket halinde gelmiyor, Calathes için de aynı şey geçerli. Avrupa basketbolu gibi savunma sertliğinin tavan yaptığı bir ekol içerisinde bu sezon kendisini kabul ettirmesi NBA için de çok önemli bir veri olacaktır benim gözümde. Birçok farklı yerde öngörüldüğü üzere bir Kirk Hinrich katkısı verebilir o zaman… Tabi dış şutunu da bir istikrara oturtması gerekecek.


Vallahi Tanrı bizi azgın teke sendromu yaşayan bir adet Derek Fisher ve bir adet de UCLA balonu ile test ederken, direkt katkı vermeyecek olsa da ikinci turdan güzel bir seçim olurdu Calathes. Gerçi şu anda nabız yoklama safhasındaymış gibi bir izlenim edindim, workoutlara falan çıkar mı tam emin değilim.

Cortney Scott


2005 sonbaharı… İstanbul Erkek Lisesi’nin pansiyonundaki son birkaç ayım. İstanbulspor, UNO ile sağlam bir sponsorluk anlaşması imzalamış, hemen üzerine de Kemal Tunçeri, Faruk Beşok, Serdar Çağlan, Denktaş Güney, Burak Gacamer gibi isimleri takıma katmış… Üst lig hedefi için yapılması gereken doğru yabancıyı bulmak. İşte o noktada Cortney Scott devreye giriyor. 2005 yılında, okulu Oakland’ı bu sezon Cibona Zagreb ile Euroleague oynayan Rawle Marshall ile birlikte tarihinde ilk kez NCAA turnuvasına taşıyan PF ile anlaşıyor kulüp. 16 sayı, 10 rebound, 2 blok gibi gayet yıpratıcı bir performans sergilerken, sezon ortasında alışılagelmiş para sorunlarını yaşıyor ve geri dönüyor. Ardından Tunçeri de Tuborg Pilsener ile anlaşıp, üst lige çıkmanın kendince kolay bir yolunu bulunca takım Rashad Phillips takviyesine rağmen ilk turda Tofaş’a süpürülmekten kurtulamıyor… Basketbol takımı etrafında kenetlenmeye bu kadar yaklaşmış bir öğrenci grubu da bu acz sonrası takımdan soğuyor. Bir dönem okulun salonunda yapılan maçlar, şehrin varoşlarında alakasız bir salona taşınıyor… Aslında acıklı bir hikaye, iki büyük okuldan çıkan iki büyük kulüp Galatasaray ve İstanbulspor arasındaki makasın neden bu kadar büyük olduğu konusunda da çıkarımlar yapılabilir…


Neyse efendim Scott diyorduk. Oynadığı kısa süre içerisinde kelimenin tam anlamıyla taraftarın sevgilisi olmuştu. İstanbulspor zenci sever ama iyi bir skorer olmasına rağmen Phillips aynı etkiyi yaratamadı mesela. Scott 6-6 boyunda bir PF öncelikle. NBA olmadıysa bunun tek sebebi pozisyonu için oldukça undersized olmasıdır bana kalırsa. Biraz daha uzun olsa yeni bir Kenyon Martin, çok farklı değil. O boyla 2 blok ortalamasını nasıl tutturdu anlamış değilim, ikinci ligde posteroğlan yapamadığı pek de uzun kalmamıştı. Bir Mülkiye maçı smacı vardır mesela, Durrell Summers yanında halt etmiş… Video koyamıyoruz tabi.


Geçen gün NCAA ile de bu kadar içli dışlı olmuşken, nerelerde ne yapıyor onu merak ettim. Bilmediğim dillerde, bilmediğim alfabelerde sitelerle karşılaştım. Son çare olarak gittim, halini hatrını sordum Facebook üzerinden… Hepimizle muhabbeti vardı o sene yatılı tayfadan, hatırlamış, ekledi arkadaş olarak… Bir duygulandı falan, “Keşke o şekilde bitmemiş olsaydı” dedi. “Yüreğine sağlık babuş” dedim. Güldü. Güldüm… Yok tabi tam olarak böyle olmadı ama, bu şekilde özetlenebilir. Sağlam topçuydu da. Portekiz’de oynamış, şimdi de Romanya’da CSU Sibiu takımındaymış. “Sarı sana çok yakışıyor” dedim, orada bir cinsel tercihimi sorgulamış olabilir, sağlık olsun… Hatta Banvit ile eşleşmişler de, ilk maçta Dalron Johnson gibi savunma özürlü bir herifi bulunca karşısında vermiş coşkuyu: 23 sayı, 9 rebound, 4 asist. Romanya’nın küçük bir şehrindeymiş takım, biraz da şehrin tek sosyal aktivitesi görünümünde. Avrupa mücadelesine de büyük önem vermişler. Aslında Banvit ile paralel bir hikayesi var takımın, ama kaliteli kadrosuyla Banvit geçmiş turu tabi. Ben hiç ilgilenmiyordum açıkçası o kupayla bu sezon, kaçırmışım…


Şu anda da İstanbul Teknik Üniversitesi’nde okuyorum malum. Geçen gün arkadaş, Akçakoca Belediyesi maçındaydı. İbrahim Kutluay’ı hep Efes Pilsen günlerindeki haliyle hatırlamak isterim, sadece de o halini severim. Tadımızı kaçırmayalım dedim, eşlik etmedim arkadaşa… Bu sezon kurulan kadro güzel, Mahir Bayrak falan ilginç bir şekilde çılgın atıyormuş duyduğuma göre. Ama böyle yürekli, seyirciyle iletişim kurabilen adamlar lazım undersized da olsalar. Yetkililere sesleniyorum, bir olduruverin be… Komisyon mu, duymamış olayım.


Bu sezon NIT turnuvasına katıldığında bile büyük bir sevinç yaşayan bir okulu Rawle Marshall ile çok üst bir seviyeye çıkarmış bir oyuncu olarak bir kolej efsanesi olarak hatırlanacaktır zaten Oakland semalarında. Tabi Marvin Williams, Sean May, Rashad McCants, Raymond Felton ve Reyshawn Terry gibi oyunculardan oluşan bir North Carolina takımına ilk turda 96-68 yenilmekten kurtulamamışlar ama C-Scott cezası sebebiyle 3 yıl oynayabildiği takımıyla 1282 sayı atıp onur listesinde de yukarı sıralarda bir yer edinmiş. Portekiz’deki çocuklara basketbol öğretmek, Amerikan kültürüne çok uzak kültürlerle tanışmak da hoşuna gitmekte. Tek şikayeti, buradaki çocukların gördükleri her yuvarlak şeye ayaklarıyla vurma eğiliminde olması. Portekiz ve Romanya’da pek bir gelecek yok diyebiliriz basketbol için. İTÜ almasa da bir hayatı var yani adamın, helal olsun…

This Is Sparta!


Michigan State’in sezon içinde birkaç maçına denk gelmiştim, açıkçası bana hiç de bu nisan ayında Detroit’te görebileceğimiz bir takım izlenimi vermemişti. Hatırlıyorum Kalin Lucas’ta bir NBA kumaşı görmüştüm, Delvon Roe’nun oyunun her alanına verdiği katkı hoşuma gitmişti ama prospect denebilecek de çok fazla isim görmemiştim. Roe Efes Pilsen’e gelse ne güzel olur falan demiştim mesela… Ama günden güne oyunlarını geliştirdiler, her maçta benchten farklı bir isim ortaya çıkardılar -ki bu turnuvanın tek maç üzerinden oynanan serilere dayalı formatında çok kritik bir karakteristik- ve sonunda da Final-Four organizasyonunun evlerinde yapılacak olmasının da motivasyonuyla seribaşı Louisville’i 52 sayıda tutacak bir konuma geldiler. Elite Eight öncesi de takımın en büyük yeteneklerinden biri olarak gösterilen Raymar Morgan’dan çeşitli sakatlıklar sebebiyle yararlanamadılar. Ancak sürekli üst düzeyde tuttukları savunma konsantrasyonuna ek olarak, kenardan gelen sürpriz katkılar hücumda da maç kazandıracak skora götürdü Spartans’ı… Tabi coachingin belki de en ön planda olduğu seviye olan kolej basketbolunda Tom Izzo’nun dehasından bahsetmemek olmaz. Takım maç kazandıkça da, rotasyonda yeri olan olmayan tüm oyuncular kendilerini biraz daha işin içinde hissetmeye başladılar, kenardan gelen istikrarlı enerjiye bu durumun da katkısı olmuştur şüphesiz…


Dün gece Connecticut önünde çok az kişinin favorisiydi MSU… Ama açıkçası bu noktaya geldikten sonra Ford Field’daki atmosfer de hesaba katıldığında benim maç için favorimdi Spartans… Jim Calhoun maç öncesi iyi bir deplasman takımı olduklarını, Louisville’de 20000 kişi önünde de istedikleri oyunu oynayabildiklerini, bugün de bunun farklı olması için bir sebep görmediğini belirtmiş. Ama oyunun kırılma anlarında UConn oyuncularının baskıyı hissettiklerini ve doğru seçimleri yapmakta zorlandıklarını gözlemledik açıkçası.


Maçtan önce MSU konusunda en büyük çekincem pota altı savunmasında yaşayabilecekleri olası zorluktu. Izzo’nun takımının reboundlarda çok büyük bir dezavantajı olduğunu düşünmüyordum ama Final-Four yolunda hem savunmadaki, hem de hücumdaki oyunuyla kilit isim olmuş Goran Suton’un Hasheem Thabeet’i durdurmak için yeterli olacağını düşünmüyordum. Izzo ise daha çok A. J. Price ismini zikrediyordu maç öncesinde. Maç boyunca da sıkı bir savunma uyguladı UConn guardına. Price maç boyunca hücum ritminin dışında, zorlama şutlar denedi ve draft için ilk tur şansını da oldukça zora soktu bana kalırsa. Tabi burada aslan payını konferansının en iyi savunma oyuncusu onuruna da sahip senior Travis Walton’a vermek lazım.


Takımın uzun zamandır yararlanamadığı, geri döndüğü Louisville karşılaşmasında da yokları oynayan Morgan’dan çok sağlam bir katkı geldi. Maçın başında direkt ağırlığını koymuş Raymar… Ben yurda biraz geç döndüm, TV odasında da “Disko Kralı” dönüyordu, oraları izleyemedim o yüzden. Maç boyunca da biraya devam ettiğimden mi, Treffpunkt’taki leblebiden mi bilmiyorum bir çakırkeyf hava da sözkonusuydu bünyede. Leblebi, bir de beyaz. Normalde eve sokmam, ama orada yiyorsun. Yağız’ın dediği gibi… Sonunda geçen hafta yurda dönmüş Erhan ile de görüştük, blog konusunda fikir teatisinde bulunduk, yola tam gaz devam kararı aldık. Şimdilik şu kadarını söyleyeyim: Eurovisionseverler ekran başına!


Evet Morgan… Kenardan gelen istikrarlı katkı dün gece de vardı. Louisville karşısındaki oyunundan uzak olan Chris Allen’ın eksikliğini Durrell Summers doldurdu. Korie Lucious birkaç kritik şut soktu, Draymond Green de sahada kaldığı süre içerisinde Jeff Adrien karşısında iyi durdu. Geniş rotasyon bu maçta da bir faktördü, o geniş rotasyona eklenen Morgan da maçı Spartans’a getirebilecek bir isimdi kuşkusuz. Hafta boyunca Raymar’ın çalışmalarda iyi gözüktüğünden, mental olarak sıkıntılı günleri kendi başına atlatma eğiliminde olduğundan dem vuran Izzo’nun bu akıl oyunları da sonuç verdi sanıyorum. Helal olsun bir kez daha!


MSU’nun bu bahsettiğim artılarına rağmen, en çok zorlanacağını düşündüğüm noktaya gelirsek… Açıkçası Hırvat bir babanın ve Sırp bir annenin çocuğu olarak Saraybosna’da doğmuş bir garip beyaz uzun, Connecticut’ın tüm planlarını alt üst etti. Louisville karşısında dünyaları soktuğu ilk yarı performansını bile gölgede bırakacak bir maç çıkardı Suton. Tabi ki Thabeet kısalar tarafından yeterince beslenemedi, ancak pota altını resmen tek başına savunan bu adamın rolü kesinlikle küçümsenecek düzeyde değil.


Yazıyı iki oturumda yazdığımdan mütevellit sonunu biraz bağlayamamış olabilirim. Araya da Endonezya kültürü ve tarihi hakkında ortalama bilgisi olan bir izleyici için üç bilinmeyenli denklem haline gelmiş bir film girince zorlandım ister istemez. Işık sizinle olsun, çok zor biliyorum ama Spartans şampiyon olsun… Ha bir de Wayne Ellington bizim olsun!

Bir de yukarıya fotoğrafını da koydum ama, şu da yazıya güzel meze olur…