Trade Deadline Semptomları


Bir yandan trade deadlineın gelmesi için dakikaları sayarken, blogu da fena boşladığımın farkına vardım. Yaprak da kımıldamıyor NBA çevresinde. Bu takas döneminin en büyük hamlesi olarak kalacak herhalde dün geceki Bulls-Kings takası. Amare Stoudemire, Marcus Camby, Chris Bosh, Richard Jefferson konuşurken elimizde bu takas var. Açıkçası zerre umrumda değil bu adamların yer değiştirmesi, ama ille de değinmek gerekirse Maloof Biraderler kriz ortamında paraya sıkışmış anlaşılan… Kings de bu alemin en kötü rebuildinglerinden birini yürütüyor sanırım, belki birazcık da Warriors o durumda. Ama onların elinde halen değerli birkaç parça var en azından. Clippers? Onlar da fena, doğru… Neyse Lakers’a gönül vermiş olanlar olarak “Cavaliers Will Stand Pat” başlıklı bir haber, görmeyi en şiddetli biçimde arzu ettiğimiz şu sıralarda… Ama Marcus Camby, Antawn Jamison gibi isimler ortaya atılıyor ki, gerçekleşmesine pek ihtimal vermesem de düşüncesi bile kötü. Wally Szczerbiak’ın kontratını kullanamazlarsa, olası bir finalde Lakers’a pek rakip olabileceklerini zannetmiyorum. Tabi Andrew Bynum’ın durumu da yine belirleyici olacak. Aynı nakarat…

Nazan Öncel ile başladık, Pink Floyd ile devam ediyoruz. Bu da ne fenaymış! Roll sayesinde Uncut dergisinin Ekim 2008 sayısı için yaptığı derlemeye ulaşmış olduk. Belki bloga aktarmak çok etik olmayacak, ama zaten yazının tamamını da koymuyorum buraya. Hem gidip Roll’ün bu ayki sayısını satın almanız için bu listenin dışında da fazlasıyla sebebiniz var. Şu anda dünya üzerinde verilen muhtemelen en sıkıcı ders olan “Yönetim Muhasebesi” işkencesine bile güneş gibi doğdu diyebilirim geçtiğimiz hafta benim adıma. Sekiz sayfalık Pink Floyd dosyasının sonuna, bir adet de “7 Pink Floydlar ve 2 Prenses” söyleşisi koymuşlar ki bir sonraki İstanbul performanslarını iple çekiyorum. İlk olarak Lordlar Kamarası’nda okumuştum galiba, Göktuğ da çok methetmişti görüştüğümüzde. Bu gazla Dib Sahne’ye bile uçabilirim, ağırlayacak insan bulunur Ankara’da nasıl olsa… Mesaj iletildi sanıyorum… Neyse listeye geçelim.


30. Echoes
(Meddle, 1971)

29. Money
(Dark Side Of The Moon, 1973)

28. Green Is The Color
(“More” Soundtrack, 1969)

27. If
(Atom Heart Mother, 1970)

26. Time
(Dark Side Of The Moon, 1973)

25. Fat Old Sun
(Atom Heart Mother, 1970)

24. Chapter 24
(The Piper At The Gates Of Dawn, 1967)

23. Brain Damage
(Dark Side Of The Moon, 1973)

Jarvis Cocker:
“Sözler biraz ilkokul seviyesi, bunu sanırım Roger Waters da kabul etmişti. Albümle birlikte iki de poster veriyorlardı, bunlardan birinde masmavi bir piramidin etrafında pembe noktalar uçuşuyordu. Bunun Pink Floyd’un ta kendisi olduğunu düşünmüştüm.”

22. High Hopes
(The Division Bell, 1994)

21. One Of These Days
(Meddle, 1971)


20. See Saw
(A Saucerful Of Secrets, 1968)

19. Have A Cigar
(Wish You Were Here, 1975)

18. Comfortably Numb
(The Wall, 1979)

17. Apples And Oranges
(1967)

16. Goodbye Blue Sky
(The Wall, 1979)

15. Breathe
(Dark Side Of The Moon, 1973)

Guy Garvey:
“”Breathe”, stüdyoyu bir enstrüman olarak kullanmasının klasik bir örneği. Söyleniş bakımından çok sade, ama ilginç bir vokal kaydı tekniği kullanılıyor. Önce sözler kaydediliyor, sonra müziğin üstüne bindiriliyor. Böylece vokal kuvvetlendiriliyor.”

14. Is There Anybody Out There?
(The Wall, 1979)

13. Atom Heart Mother
(Atom Heart Mother, 1970)

12. Careful With That Axe, Eugene
(Point Me At The Sky, 1968)

11. Lucifer Sam
(The Piper At The Gates Of Dawn, 1967)


10. Fearless
(Meddle, 1971)

Storm Thorgerson:
“Arı bir güzelliği var. Neredeyse defosuz. Ve kadri bilinmeyen bir albümün anahtar şarkısı.”

9. Jugband Blues
(A Saucerful Of Secrets, 1968)

Mick Rock:
“”Jugband Blues”un açılış dizeleri Syd’in halet-i ruhiyesini özetliyor: “Bana buradaymışım muamelesi yaptığınız için size çok müteşekkirim / Fakat şunu açıklamayı boynumun borcu farz ederim / Ben burada değilim”. Bu, hiçbir şarkıya benzemez. Beni büyülemiştir. Şizofrenik bir durumun, psişik bir çözülmenin belki de en güzel tarifidir. Hem sözel olarak, hem sound olarak Syd’in özü bu şarkıdır.”

8. Astronomy Domine
(The Piper At The Gates Of Dawn, 1967)

7. Set The Controls For The Heart Of The Sun
(A Saucerful Of Secrets, 1968)

6. Wish You Were Here
(Wish You Were Here, 1975)


5. Another Brick In The Wall (Part 2)
(The Wall, 1979)

4. Arnold Layne
(1967)

Joe Boyd:
“Stüdyoda Syd sessiz liderdi, Roger’ın daha çok sesi çıkıyordu, ama herkes Syd’in fikrine riayet ediyordu. Roger’ın egosu güçlüydü, Syd’inki de öyleydi, ama Syd’inki çekingen ve dolaylıydı. Genellikle susuyordu, ama konuşmaya başladığında herkes onu dinliyordu.”
“David Bowie, sıradan bir İngiliz gibi şarkı söylemeyi Syd’den öğrendiğini söylemişti. Floyd’un başarısının anahtarı Amerikanvari olmamalarıydı.”

3. Interstellar Overdrive
(The Piper At The Gates Of Dawn, 1967)

Dave Brock:
“Pink Floyd’a kadar olay iki-üç dakikalık şarkılardı, plak şirketleri daha uzun süre konsantre olamayacağımızı düşünüyorlardı. “Interstellar Overdrive” avangard rocktu. Tekrarlanan akorlar, uzun sololar, elektronikler… Rocku soyutlaştırıyorlardı. Elbette müzik sanayiine taviz vermek zorundaydılar -bir “Arnold Layne” yapmaları gerekiyordu. Ama “Interstaller Overdrive” mutlak özgürlüğün timsaliydi.”

2. See Emily Play
(1967)

Paul Weller:
“Geçenlerde bir makalede, şarkının esin kaynağının Pink Floyd’un çevresinden Emily Young adlı bir kız olduğunu okudum. “See Emily Play” çıktığında Syd’in neye benzediğinden haberim yoktu. Bu kadar yakışıklı biri olduğunu bilmiyordum. Syd’in benim müziğimde büyük etkisi olmuştur. Geçenlerde radyoda “Start”ı çaldılar, onu dinlerken gitar çalışımın Syd’den ne kadar etkilendiğini hatırladım. Onun gibi sound etmese de, zihnimde o saykodelik duyguya ulaşmaya çalışıyordum. Syd’in Floyd’u böyledir: Tarife gelmeyen bir halet-i ruhiye yaratır.”

1. Shine On You Crazy Diamond
(Wish You Were Here, 1975)


David Gilmour’un 1 numaralı seçim hakkında söyledikleri için de en yakın satış noktasına gidin ve… Listeyi ben beğendim bu arada, zaten pek de otorite sayılmam. Ama benim listemde “Echoes” ve “Comfortably Numb” çok daha yukarılarda olurdu şüphesiz… Yazının girişinde de değinildiği gibi “Animals” ve “The Final Cut” albümlerinden tek bir şarkıya dahi yer verilmemesi gerçekten ilginç. Çok boş birkaç şarkı var zira listede. Hiçbiri de bir “Pigs”, “Dogs” veyahut “The Final Cut” değil…

Bir haftadır falan Pink Floyd’dan başka bir şey dinlemiyorum neredeyse. Bilmiyorum, Pink Floyd’u da çok fazla sevmiyormuşum galiba. Eskiden daha fazla zevk alıyordum en azından. Lise döneminde efsane gözüyle baktığım tüm gruplardan biraz biraz soğumaya başladım zaten son dönemde. Daha doğrusu son dönemde gözlemliyorum bunu. Geçen gün Alçak Basınç okurken iyice yüzleştim herhalde bu durumla. Hayır, çok da eski değil, Wacken 2008’i onaylayan grupları okuyunca nasıl da ağzımın suyu akmıştı. Ensiferum, Exodus, Kreator, Nightwish, Crematory, Avantasia diye okurken… Iron Maiden vardı zaten headliner olarak da. Kalacak yeri falan ayarlamama rağmen vazgeçmiştim sonra gitmekten. Ki lisenin son yılındaki en büyük ÖSS sonrası hayaliydi Wacken… 2007’de Benedictum, Sodom, Destruction, Iced Earth, Die Apokalyptischen Reiter, Cannibal Corpse, Immortal, Saxon performanslarına canlı canlı tanık olan insanların izlenimlerini dinlerken, ne biçim kıskanmıştım her birini. Geçen yaz Judas Priest’e gittim belki yine ama, elimdeki Metallica biletlerini sattığım için hala pişmanlık duymuyorum mesela. Yavaş yavaş şekillenecek herhalde müzik konusundaki beğenilerim. Yine de belli bir kategoriye sıkışıp kalacağımı, hayatımın geri kalanını sadece belli bir türü dinleyerek geçireceğimi falan düşünmüyorum. Bloga her ay koyduğum rotasyonlar da bunun göstergesi herhalde. Beni kategorize etmeyin…

“Synecdoche, New York” etkiledi herhalde bünyeyi. Tyson Chandler falan yazmak için girmiştim bloga… Bu arada bugün iddialı konuşasım var hep. Charlie Kaufman yılın en güzel filmini çekmiş diyorum bu bağlamda. Vizyona girince kaçırmamanızı tavsiye ederim. Film bittiği gibi yanındaki kızın kulağının dibinde biten ve “İnanmıyorum, metafiction üzerine metafiction kullanmış” buyuran ateşli sinema bölümü öğrencisine selam olsun…

Neyse “Sevgili Blog” diye başlayan kız bloglarına çevirmeyelim burayı. “Change?” deyip Mithat’a bırakalım sözü… Oğlum, Barış Özbek falan diyorsun. Gerçekten de enkaz bir herif ama kaptanı Ayhan Akman olan takımı tutuyorsun. Ona ne diyeceksin?

Türkische Desorganisation


“I just got back from 2 weeks in Istanbul. The shows were a lot of fun, although the big show at Ghetto was kind of a drag. I felt like they sold too many tickets and it was just a bit too crowded. I really wanted to play an encore but the tiny doorway that people had to leave the club was completely blocked and the promoter wouldn’t let me back though again. So, any Turkish fans out there who were wondering why I didn’t play an encore, now you know why. I really wanted to. Next time we are there, I promise to play as many encores as you like. Also, I will make sure that there is a cap on how many tickets the promoter can sell.”

Brazzaville konserinden bahsetmiştim sizlere burada, bir de “Super Gizi” performansı ekleyerek. Aslında dönüşte vakit yaratabilirsem bir yazı da yazarım diyordum, şöyle Rufus Wainwright konserindeki gibi… Ama konser o kadar büyük bir hayal kırıklığıydı ki, anlatamam.

David Brown da benzer tepkilerle karşılaşmış olmalı ki yukarıdaki açıklamayı koymuş web sitesinin anasayfasına. Tabi birkaç arkadaşa bahsettim de bu açıklamadan, kimseyi tatmin etmedi… Biz aşağıdaki mahşeri kalabalıktan bunalıp, balkondan takip etmeyi tercih eden gruptandık. Belki o yüzden sağlıklı bir ses alamadık, bilmiyorum. Ama genel olarak kötü bir konserdi. David Amca gereğinden fazla bilet satıldığından bahsetmiş, encore yapamamaktan yakınmış falan filan… Vestiyerdeki kargaşayı da ben eklemiş olayım o zaman. Başlıktaki söz de Türkiye’deki her olaya eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşabilmiş, aynı zamanda da ilk Almanca öğretmenim olan Beate Stoll’ün belleklerimize kazıdığı bir sözdür. Nedense aklıma geldi bir Ghetto gecesinde!

Ama Arka Oda’daki konser genel olarak daha çok beğeni toplamış sanıyorum. O yüzden de “İlk elin günahı olmaz” diyerek affediyorum Brazzaville’i kendi adıma. Zaten geri dönüşleri de yakındır anladığım kadarıyla. İyi bağlar kurmuşlar burada. Yalnız o apaçi bateristi getirmesinler yanlarında… Ben bir 30 kağıt daha vermeye hazırım o vakit.


“The acoustic show at Arka Oda on the Anatolian side of Istanbul was a lot of fun. I’ll post some photos from it. I played with James Hakan Dedeoglu and Ceren on violin. We recorded some of the show and will probably use it on the upcoming CD. Speaking of which, I spent the bulk of my time in Istanbul recording a CD of Brazzaville songs featuring many talented Turkish artists. The album is being produced by Deniz Cuylan from Portecho and is due to be released by Elec-Trip in Turkey in May of this year.”

Deniz Cuylan? İşte bu heyecan verici olur. Bu arada ufak bir araştırma sonucunda önceki paragrafta apaçi dediğimiz bateristin de geçmişte Simon Raymonde ile bir muhabbeti olduğunu öğrendim ki bundan sonra kendisine ancak saygı duyarım… Juan Ramon Aragall imiş isimleri.

In Heavy Rotation – Ocak 2009


1. Amy Macdonald – This Is The Life (2007)
Top 2: Poison Prince, This Is The Life

2. Three – The End Is Begun (2007)
Top 2: Serpents In Disguise, The End Is Begun

3. Vertigo – 2 (2006)
Top 2: In The Blink Of An Eye, Hold Me

4. Blackmore’s Night – Shadow Of The Moon (1997)
Top 2: Ocean Gypsy, No Second Chance

5. Mira – Eve Dönmeliyim (2008)
Top 2: Son Melodi, Adımlar


6. Antony and the Johnsons – I Am A Bird Now (2005)
Top 2: Fistful Of Love, What Can I Do

7. Brazzaville – 21st Century Girl (2008)
Top 2: Up All Night, The Clouds In Camarillo

8. Portishead – Third (2008)
Top 2: Machine Gun, The Rip

9. Rufus Wainwright – Release The Stars (2007)
Top 2: Sanssouci, Going To A Town

10. Feist – The Reminder (2007)
Top 2: My Moon My Man, 1234

In Heavy Rotation – Aralık 2008


1. Sigur Rós – Með Suð Í Eyrum Við Spilum Endalaust (2008)
Top 2: Gobbledigook, Við Spilum Endalaust

2. Riverside – Out Of Myself (2004)
Top 2: The Same River, Loose Heart

3. The Mars Volta – De-Loused In The Comatorium (2003)
Top 2: Inertiatic ESP, Televators

4. Pendulum – Hold Your Colour (2005)
Top 2: Hold Your Colour, Still Grey

5. Norrda – Infinite Face (2007)
Top 2: Infinite Face, Sultan


6. Ava Inferi – The Silhouette (2007)
Top 2: The Dual Keys, The Abandoned

7. Mark Lanegan – Bubblegum (2004)
Top 2: Strange Religion, Hit The City

8. Madrugada – Madrugada (2008)
Top 2: Honey Bee, Look Away Lucifer

9. Jeff Buckley – Grace (Legacy Edition) (2004)
Top 2: Forget Her, Dream Brother

10. British Sea Power – Do You Like Rock Music (2008)
Top 2: No Lucifer, No Need To Cry

Süpper Gizi!

Brazzaville konseri için çıkmadan önce bunu ekleyeyim dedim. En iyi “Super Gizi” yorumu büyük ihtimalle, bu gece de aynısından bekliyoruz. Peçeteye yazıp veririz artık David Amca’ya da… Repler ‘geleceğin en iyi NBA yazarı’ Orkun Çolakoğlu’na. Güzel paylaşım!

“If life’s just a dream
A melancholy scene
I want to sleep with you forever dear…”

Sonucu Kararsızlar Belirleyecek


Radyo Eksen Müzik Ödülleri’nin beşincisi düzenleniyor bu yıl… Senenin son gününe kadar zamanınız var sanıyorum oylamak için. Eksen dinleyicisinin damağı kuvvetlidir, sonuçları merakla bekliyoruz. Buradan daha detaylı bilgilere ulaşabilirsiniz. Ben de sadık bir dinleyici olarak buradan paylaşayım dedim. Ama keşke bu işlem daha basit bir hale getirilip, site üzerinden oy vermek mümkün kılınabilseymiş. Olsun, ben yine de gönderdim kendiminkileri… Hatta şöyle bir şey:

En İyi Albüm: The Last Shadow Puppets – The Age of the Understatement

İstanbul’da Gerçekleşen En İyi Konser: Rufus Wainwright @ Aya İrini

Albümü Yayınlanan En İyi Sanatçı veya Grup: Emiliana Torrini veya Guns N’ Roses :)

2008’de Piyasaya Çıkan En İyi Şarkı: Two Silver Trees (by Calexico)

Yılın En Büyük Olayı: BLUR REUNITED!”

“Death Magnetic”in hakkı bolca yenmiş tarafımdan şimdi fark ettim de. Neyse bol bol hatırlayanı vardır zaten…

In Heavy Rotation – Kasım 2008


1. Crooked Mouth – Hold In The Sun (2007)
Top 2: Iron Wonders, Stand

2. Guns N’ Roses – Chinese Democracy (2008)
Top 2: Better, Madagascar

3. Porcupine Tree – Lightbulb Sun (2000)
Top 2: Shesmovedon, Russia On Ice

4. The Eternal – Kartika (2008)
Top 2: Last Embrace, Blood

5. Replikas – Zerre (2008)
Top 2: Eksik, Bugün Varım Yarın Yokum


6. Snow Patrol – A Hundred Million Suns (2008)
Top 2: Take Back The City, The Lightning Strike

7. KETZ – Walkthrough (2008)
Top 2: Before The Rain, You Is I

8. Threshold – Critical Mass (2002)
Top 2: Echoes Of Life, Critical Mass

9. The Last Shadow Puppets – The Age Of The Understatement (2008)
Top 2: My Mistakes Were Made For You, Standing Next To Me

10. Liquid Tension Experiment – Liquid Tension Experiment 2 (1999)
Top 2: Acid Rain, When The Water Breaks

Zerredir Belki Ama Yok Denilmez


Ne zamandır bekliyorduk, haftaya çıkıyor. Replikas’ın beşinci stüdyo albümü yarın Babylon’da tanıtıldıktan sonra yanılmıyorsam cumartesi günü raflarda yerini alacak. Albümden sadece “Zerre”, “Dulcinea” ve “Bugün Varım Yarın Yokum” adlı şarkıları dinleme fırsatım oldu. Yine de şunu söyleyebiliyorum ki “Avaz” sonrası girilen uzun bekleyiş sürecinden sonra tüm dinleyicilerini tatmin edecek gibi gözüküyor grup bu albümle. Ben çok beğendim şimdiden. Şarkıların isimleri bile havaya sokmaya yetiyor baksanıza, “Replikas albümü bu, evet” diyorsunuz. 22 Kasım’da Peyote’de olmak lazım…

Bu Sıkıntı
Zerre
Bugün Varım Yarın Yokum
Dulcinea
Bitti Deme
Vakt-i Kerahat
Bozuk Düzen
Boş Vücut
Gülmediğin Günler
Hortum
Eksik
Ruh-feza

In Heavy Rotation – Ekim 2008


1. Emilíana Torrini – Me And Armini (2008)
Top 2: Bleeder, Me And Armini

2. Ocean Colour Scene – Moseley Shoals (1996)
Top 2: The Riverboat Song, You’ve Got It Bad

3. The Moonstone Project – Time To Take A Stand (2006)
Top 2: Slave Of Time, Where Do You Hide The Blues You’ve Got

4. David Gilmour – Live In Gdańsk (2008)
Top 2: Comfortably Numb, Echoes

5. Metallica – Death Magnetic (2008)
Top 2: All Nightmare Long, The Judas Kiss


6. The Verve – Forth (2008)
Top 2: I See Houses, Love Is Noise

7. Calexico – Carried To Dust (2008)
Top 2: Two Silver Trees, Fractured Air

8. Steve Vai – The Ultra Zone (1999)
Top 2: The Silent Within, Frank

9. R.E.M. – Monster (1994)
Top 2: Bang And Blame, Star 69

10. Cinderella – Heart Break Station (1990)
Top 2: Shelter Me, The More Things Change


Not: Teşekkürleri de pas geçmeyelim… İlk teşekkür Matt Filippini’nin bu projesinden bihaber geçirdiğim günleri ne mutlu ki sonlandıran Mirol Thane’e. Listenin 3 numarası için. Her ne kadar bu teşekkürü görme ihtimali düşük olsa da… İkincisi de Cinderella’yı yeniden keşfetmeme vesile olan Taksim gruplarından Bluestooth ve güzel frontwomanına. Onlar MR (evet, Midfielder Right) de diyor gerçi…

Agnus Dei ve Kutsal İltihap


Geçen yazıda Rufus Wainwright dedim de, belki seveni vardır, dün geceden biraz bahsedeyim. Öncelikle İKSV’yi tebrik etmek boynumun borcu. Kings of Convenience, Cocorosie, Antony and the Johnsons derken Rufus Wainwright ile son noktayı koydular. ‘New Folks’ gibi iddialı bir konsept hazırlamışlardı, hakkını da verdiler, kim kaldı ki gelmeyen allasen? Türkiye’de seveni var mıdır, mekanı doldurabilir miyiz gibi düşüncelere girmediler hiç. Bize de Rufus’ı krallar gibi karşılamak kaldı. Sesleri çok çıkmıyor olabilir, ama geniş bir kitleye hitap ediyormuş yakın geçmişte Türkiye’ye yolu düşmüş bu isimler.

Tüm bu isimler arasında en şanslısı da Rufus’tı ama. Örneğin, Kings of Convenience Ankara’nın havasızlığıyla nam salmış Ses Tiyatrosu’nda verdi konserini. Cocorosie de Emek Sineması’nda zor anlar yaşamış duyduğuma göre. Antony and the Johnsons’ın da Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’ndan şikayetçi olmadığını düşünsem de Aya İrini başka bir şey. Efendim, Rufus’ın yaptığı müziği herhangi bir kategorizasyon işlemine sokmam mümkün değil, sağlıklı da olmaz bu. “Müzik ruhun gıdasıdır” derler. Klişe olması doğruluğunu gölgelemez, kabul. Ancak müziğin gıdası da ruhtur öte yandan. Müziği en iyi besleyen ruhlardan birine sahip Rufus Wainwright. Kanada asıllı bir arkadaş, liberal burjuva bir aileden gelmekte. Hayatı ne kadar zor geçmiş olabilir, ruhu ne kadar yara almış olabilir ki diyip burun kıvırabilirsiniz belki. Bilmiyorum onun ruhu neden besleniyor, ancak sözlükte biri tanım vermiş bugün, ‘hayatla sevişiyor izlenimi yaratan adam’ demiş, ne de güzel demiş. İşte böyle bir adamı, daha önce Aya İrini’de konser dinlemiş olanlarınız o ruhani mekanda hayal etsin bir de. Devasa orkestrasıyla gelmeyecek olması düşündürüyordu biraz, ama yokluklarını hissetmedik bile.


Bu büyük beklentilerle girdik işte mekana. Mezun olduğum lisenin müzik geceleri de burada yapılırdı, mekana oradan aşinayım zaten. Orada resital vermiş, şarkı söylemiş tüm arkadaşlar şikayetçi olurdu aslında Aya İrini’den. Ses sistemini kurmak kolay olmuyor lokasyondan dolayı tamam da, mekanın kendi akustiği zaten kitleyi içine almaya yetiyor tek başına. Pek de sızlanılacak bir durum yok yani. Cocorosie’den bahsettik yazının başında, Sierra’ya sorun bakalım Emek nasılmış. Neyse Rufus da pek şikayetçi görünmüyordu. Pembeleri çekip gelmiş, yine çok yakışıyordu sahneye. Setlist falan da yok elimizde, bir ara bir dedikodu çıktı, aldı başını yürüdü ilk şarkının “Danny Boy” olacağı yönünde. Efsaneymiş. “Agnus Dei” ile çıktı Rufus. Efsaneydi, kelimenin diğer anlamıyla. Aya İrini’de olmasa o kadar etkiler miydi bilmiyorum ama konserin başında kazandı Rufus tüm dinleyenleri, öyle de devam etti. Burada olduğundan mutlu gözüküyordu her şeyden önce. Zaten gereğinden fazla gündeme getirilen cinsel kimliği hakkında o da birkaç espri sıkıştırdı aralara.

Sonra gözlerimi açtığımda “Leaving for Paris” yankılanıyordu Aya İrini semalarında. Bu rutin güzelliği bozan sahneye giren bir kedi oldu aslında. Konsantrasyonu dağılınca Rufus yeniden başlamaya karar verdi, kedi ısrarcıydı. Rufus’ın kopmasına yetti bu durum. Etrafımda o kedinin yerinde olmak isteyen yüzlerce kişi vardı, bana bunu hissettirdiler bütün gece. Neyse, müthiş başlayan gece aynı şekilde sonlandı, herkes “Hallelujah” bekliyordu, kapanış da onla oldu. Zirvede bitti bir şekilde, o bakımdan da güzeldi. “Jeff Buckley mi, Rufus Wainwright mı?” diye soracak duruma getirdi yanımdaki arkadaşımı hatta. Yok, o kadar da değil.


Mark Knopfler ile açmıştım yazı. Hangi şehirde olduğunun farkında bile değildi belki yoğun turnesinden dolayı, kitle de nakarat takılma modundaydı daha çok. Ama Mark Knopfler’dı adı.  Judas Priest ve Björk’ü de kanlı canlı göreceğim muhtemelen, ama sanmıyorum ki Aya İrini’nin kutsallığına kutsallık katan Rufus’ı unuttursun ikisinden biri. Gerçi kendisi aynı hissiyatta değildi galiba, kutsallığa pek de ayak uyduramadığını düşünüyordu. Aya İrini’nin haşmeti karşısında şaşkına dönen Rufus’tan bir alıntıyla bitirelim.

“It made me feel quite sacrilegious.”


Not:
Alıntı demişken Rufus “Sultanların topu geydi, giydiklerine bir bakın, Dolly Parton gibi görünüyorlar” sözü de akıllarda kalacak.