Kill Me If You Dare…


Umbro İngiltere’nin Güney Afrika’da giyeceği dış saha formalarının lansmanını sıradışı bir şekilde yapmış. Fotoğrafta da gördüğünüz gibi Kasabian’ın Paris konserinde ilk kez frontman Tom Meighan tarafından giyilmiş forma. Esasen 1966 yılında İngilizler biricik dünya kupalarını kaldırırken giydikleri formadan çok da farklı sayılmaz, hatta tamamıyla aynısı olduğunu da söyleyebiliriz. Bu forma totemi yeterli olacak mı, onu göreceğiz. Kaleci sorunu düşündürücü olabilir, ama İngiltere’deki asıl sıkıntı hiçbir zaman eldeki malzeme olmadı zaten… Fabio Capello bir şans şu jenerasyon için, pek desteklediğim bir takım olmasa da kazanırlarsa sevinirim.


Aşağıdaki videoda Fransa’daki kalabalığın İngiltere formasına tepkileri de görülmeye değer, Kasabian falan dinlemiyorlar konu Britanya olunca…

Video enginlere sığmadı, taştı. Kendisine buradan ulaşabilirsiniz, güzel olmuş…

In Heavy Rotation – Eylül 2009


1. Porcupine Tree – The Incident (2009)
Top 2: Octane Twisted, Time Flies

2. Manic Street Preachers – Journal For Plague Lovers (2009)
Top 2: All Is Vanity, Virginia State Epileptic Colony

3. Brainstorm – Four Shores (2006)
Top 2: Sunday Morning, Leavin’ To L.A.

4. Wilco – Wilco (2007)
Top 2: Bull Black Nova, Country Disappeared

5. Alice In Chains – Black Gives Way To Blue (2009)
Top 2: Check My Brain, Last Of My Kind


6. Mando Diao – Give Me Fire (2009)
Top 2: Blue Lining White Trenchcoat, Dance With Somebody

7. Conor Oberst And The Mystic Valley Band – Outer South (2009)
Top 2: Big Black Nothing, White Shoes

8. Simon & Garfunkel – Parsley, Sage, Rosemary And Thyme (1966)
Top 2: Homeward Bound, The Big Bright Green Pleasure Machine

9. Ebony Bones – Bone Of My Bones (2009)
Top 2: Bone Of My Bones, Story Of St.ockwell

10. The Stooges – The Weirdness (2007)
Top 2: She Took My Money, Greedy Awful People

Resmen 4 ay öncenin nostaljisini yaptık. Hayır, bir de nerede bıraktıysam pek bereketli bir dönem olmamış liste yapmak için. Porcupine Tree kafası farklı bir kafadır, onların albümü bir şekilde sızdığında Last.FM de doğruluyor ki diğer albümlere pek pas vermemişiz. Sadece Richey Edwards’a saygı duruşu anlamında özel olan yeni Manic Street Preachers albümü biraz ilgi görmüş… O yüzden listeyi dolduranlar da genelde albüm olarak pek takılmadığım fakat içlerinden bazı şarkılara vurulduklarım. Örneğin “Big Black Nothing” geride bıraktığımız yılın en iyilerinden benim için…

Irish Açılımı Vol. 4 – For Fuck’s Sake


Irish Açılımı Vol. 6 yazmışım dün gece eve döndüğümde fakat arada, şu sıralar Genç Subaylar‘ı götüren Berk “Tweener” Gürçay’ın da yer aldığı bir buluşma da olmuştu. Hatta öncesinde bizim çocuklar Pascal Nouma ile de fotoğraf çektirme şansı bulmuşlardı, oradan hatırladım buluşmayı… O gün Chelsea yine kazanan taraf olmuştu, Liverpool’u 2-0 yenmişlerdi. Geride kalan sürede diğer zirve adayı Manchester United’ı da özellikle savunmada eksik yakalamış olsalar da yendiklerini göz önüne alırsak, Carlo Ancelotti’nin takımının lige beklediğim ağırlığı koyduğunu söyleyebiliriz. Petr Cech’in atıldığı, çok da iyi oynamadıkları bir Wigan maçı dışında çok fazla hayal kırıklığı yaratmadılar ve o maçtan bu yana da kazanıyorlar zaten. Defansı çok ileride kuruyorlar, orta sahaları yapısal olarak sağlam olduğu gibi muhteviyatında da bu seviyenin hakkını verebilen isimleri barındırıyor. Stamford Bridge’de her şey güzel yani…


Dün James Joyce seferini yalnız gerçekleştirdim. Aslında El Clasico heyecanını evde yaşamayı tercih edebilirdim, fakat maçın ikinci yarısıyla çakışan Woven Hand konserine biletimi çok önceden almıştım. Hafta arasında Barcelona’nın Messi-Ibra ikilisinden yoksun çıktığı Inter maçında oynadığı topu görünce de ‘bu seferkini izlemesem de olur’ diye düşünmedim değil doğrusu. O yüzden konserde ısrar ettim ki bu yıl verdiğim en doğru kararlardan biri olmuş… David Eugene Edwards özel bir adam ve İstanbul’a pek sık uğramıyor maalesef. Bu elemanları Woven Hand ya da 16 Horsepower olarak dünyanın herhangi bir yerinde yakaladığınız takdirde kaçırmayın derim. Yaptıkları müziğe paralel olarak sahnede de öyle bir spiritüel hava yaratıyorlar ki kendinizi bir konserde değil, bir ayinin ortasında gibi hissediyorsunuz… 16 Horsepower, sitesinde yaptıkları müziği “music from the old world, the new world and another world” olarak nitelemiş. Aynı grubun kurucularından yukarıda bahsettiğim David Eugene Edwards ve Pascal Humbert, Woven Hand projesinin de mimarları. Bu sebeptendir ki 16 Horsepower için verilen tanım bu yeni projeyi anlatma görevini de fazlasıyla yerine getiriyor. Yaşanması gereken bir tecrübedir yani. Gerçi kitlede eser miktarda da olsa gerizekalı vardı yine. Ara ara George W. Bush, Dick Cheney, Sarah Palin diye bağıran bir Amerikalı grup vardı mesela. Gerçekten bir anlamı var mıydı, sanmıyorum.


Neyse işin James Joyce kısmına geri dönecek olursak, Chelsea için işlerin iyi gittiğini söylemiştim. Ben mekana adım attığımda üst katta dolu tribünlere oynanıyordu maç. 35. dakika falandı sanırım… Bir süre bar kısmında widescreen ile takıldıktan sonra önce açlığımı, hemen üzerine de mekanın tavuklu sandviçine özlemimi fark ettim. Bu yüzden -Wisconsin bölgesini bilenler için söylüyorum- diğer televizyonun hemen önündeki masaya geçmek şart oldu. Yanımdaki amca Eduardo’nun yüzüne gözüne bulaştırdığı ilk pozisyon sonrası tarafını belli etti. Benim de işime öylesi geldiğinden Arsenal saflarına katılmaya karar verdim. Vermez olaydım… 3 dakika içinde gelen 2 golle Gunners için maç bitiyordu. Başlığa konu olan güzide tabir de Thomas Vermaelen’in kendi ağlarına gönderdiği top sonrası yanımdaki amcadan geldi.


Devre arasında amcanın gözleri benim üzerimdeydi tabi. Ben gelmeden önce oyun rölantide giderken, hatta Arsenal net biçimde topa hükmeden taraf iken, lanetim maçın seyrini değiştirmişti. Öyle miydi? Ben de kendisine onu sordum. “That’s nothing to do with my curse” diye girip, arada büyük kalite farkı olduğundan ve Chelsea’nin oyunun hakimi gözükmediği maçları bile lehine çevirebilecek klası olduğundan bahsettim. Biraz da çekinmedim değil herifin ihtiyarlamış ama at gözlüklerini bir kenara bırakmamış taraftarlardan olma ihtimalinden. Neyse ki o da durumun farkındaymış. “Chelsea’nin oynadığı topu oynamak isteyip beceremiyoruz, daha acı verici bir şey olabilir mi” dedi. Sırtını sıvazladım. O sırada altı kişilik bir aile olduklarından ve evde onun dışındaki herkesin Chelsea taraftarı olduğundan dem vurdu. Kötü bir durummuş. Theo Walcott biraz umut verse de, Wenger’den gelen diğer değişikliklerin Carlos Vela ve Tomas Rosicky olması yavaş yavaş Arsenal adına ümitlerin tükenmesine yol açtı mekanda.


Arsene Wenger maçın büyük bölümünde dördüncü hakem (Alan Wiley miydi o) ile geyik çevirdikten sonra maç sonunda da “İlk gole kadar sahada Chelsea diye bir takım yok. Golün üzerine şoku atlatamamışken bizim oyuncumuzun bireysel hatasıyla bir gol yiyoruz ve iki farklı yenik duruma düşüyoruz. Bugün futbol tanrıları yanımızda değildi” gibi bir açıklama yapmış ki başka şeyler de söylemiştir umarım. Bunun üzerine Yılmaz Vural Arsenal menajerliğinde hak iddia etse kızamam, o da söylüyor bunları. Sanırım Cashley Cole’ün maçı getiren hareketleri hazımsızlık yaratmış. Maçın ilk yarım saatinin tekrarını izledim az önce ve öyle aman aman bir baskı kurulduğunu söyleyemeyeceğim. Klasik bol pasa dayalı Arsenal futbolu vardı sahada, fakat pozisyon üretmekte başarılı olmaktan uzaktı iki ekip de. Chelsea’nin zaman zaman rakibinin topla oynamasına kasten izin verdiği de sır değil.


Neyse Brandon Jennings’in çetesinin maçı varmış. Biraz da El Clasico’dan bahsedip bitirelim. Woven Hand sahneye 1 saat gecikmeli çıktı, gerçi öncesinde de ön grup gibi bir durum vardı ama onlar yerine maçın ikinci yarısını izlemeyi tercih ederdim sanırım. Emektar Gooner, Thierry Henry için küfür dağarcığının en nadide parçalarını kullanmaktan çekinmezken, ben Cristiano Ronaldo mevzuuna daha ılımlı yaklaştım. Hala da özlüyorum çocuğu açıkçası. Ryan Giggs yüreğini koymasa, takım ciddi ciddi basiretsizlik abidesi Nani’ye falan kalacak. Bundan yakındığımda eleman şey dedi: “Buraya birkaç kez de United maçı izlemeye geldim. Türkler Nani’nin her hareketine tav oluyordu.” Yahu Türkler’i kandırmak kolaydır. Mesela burada herkes bugün Barcelona’yı tutup otokrasi karşısında sözde duruş gösteriyor, Katalan halkının haklı mücadelesine tam destek veriyor da Sir bu adamda ne görüyor… Cevabım bu oldu.


Sonra Ronaldo gol kaçırdı, Marcelo bu seviyenin adamı olmadığını birkaç kez ve üst üste gösterdi. Amca da kendi takımın aczini unutur gibi oldu bir an için ve Marcelo’nun pozisyonuna kahkahalarla güldü. Yahu senin forvet diye oyuna soktuğun herif neleri kaçırıyor, ona bir baksana… Bir noktadan sonra Barcelona oynamaya başlamıştı ama ikinci yarı hakkında söyleyecek sözüm yok. En fazla tahminde bulunabilirim, zira Ercan Taner faktörü ve banttan izlenen maçın tatsızlığı birleşince ikinci yarının tekrarı yerine Philadelphia maçını bile tercih edebildim.

All the People, So Many People…


Bugünlerde arka arkaya dinledikçe iyice emin oldum ki Blur’ün “Parklife” albümü tam bir başyapıt. Brit Pop’un yüz akı albümlerinden biri kesinlikle. Bir kere, üzerinden epey bir sene geçmesine rağmen hala yepisyeni, gıcır gıcır ki bu iyi bir şeydir diye umuyorum. Lakin, bundan daha da ilginci ve önemlisi, muhtemelen ömrümde gördüğüm en garip şarkı sıralamasına sahip olan albüm olması. “Girls And Boys”la giriyoruz olaya, bu minvalde böyle sallana sallana devam eder diyoruz, sonra efendime söyleyeyim “End Of A Century”, “Far Out”, “Badhead”, “To The End” gibi kusursuz ve Blur’den, en azından o zamana kadar aklımızda yaşattığımız Blur’den beklenmeyecek vuruculukta şarkılar dinliyoruz. O an, bu üçlüyü dinlerken depresyondayız, pencereden yağmuru izleyip hayallere dalıyoruz. Londra, yağmurlar, “Match Point” ve Scarlett’in göğüsler. Hepsini hayal ediyoruz aynı anda veya farklı zamanlarda. Ve fakat, sonra “London Loves” ve “Trouble In The Message Center”la tekrar cockney aksanına, serseri hallere geri dönüyoruz. Zıplıyoruz, dans ediyoruz. Derken bir “This Is A Low”, bir “Clover Over Dover” geliyor ki peh anam peh… “Clover Over Dover”la birlikte vapurlar, martılar, karşıda oturan ve yolculuk boyu ara ara kestiğimiz güzel kız geliyor aklımıza.

Bütün bunları tek albüm yapıyorsa, bize de şapka çıkarmak düşüyor. 94 yılında çıkmış bu güzide albümle ilgili 2009’da kritik yazmak da ne garip iş. Yine ne ilginçtir ki, geçen gün yaptığım en sevdiğim şarkılar sıralamasında “The Killing Moon” (Echo And The Bunnymen) ve “Morning Glory”nin (Oasis) arkasına Blur’den “Coffee And TV”yi koydum, oradan aklıma geldi, albümleri çevirdim, çevirdim, çevirdim durdum. Blur güzel, hayat güzel…

Brazzaville in Istanbul

the russian flag has a two-headed eagle on it. one of the heads faces west and the other faces east. i have always thought that this symbol perfectly describes the russian character, western in appearance and asian in nature. for some reason, russia was the first country to embrace brazzaville’s music on a large scale. perhaps it is because the music of brazzaville also has one head pointing west and the other east.

my father’s family was canadian of mostly english and scottish ancestry. my mother’s family was made up of jews from eastern europe and russia. i grew up in central los angeles, in the koreatown neighborhood. there were people from many different cultures living there. there were filipinos, mexicans, koreans, chinese, armenians and thais. their music, food and languages had a huge effect on me when i was a teenager. i think that’s why i write so many songs about those formative years in los angeles. i always felt as if i was at a kind of cultural crossroads, as if i didn’t really belong anywhere and thus felt at home almost everywhere.

in some strange way, istanbul reminds me of the los angeles of my youth. i think that there is no city on earth that better exemplifies the meeting of opposites. like russia it has one foot in asia and the other in europe. it has a secular constitution and a large number of people who are very religious. in addition to turks one can find greeks, armenians, bulgarians, russians and arabs. there are various types of christians, jews and muslims. depending on what part of the city you are in, you can feel like you are either in the 21st century or the 17th. it seems like cats rule the european side and dogs rule the anatolian side.

my first contact with turkey came in the form of an email from a girl named zeynep yosun akverdi. she sent me a photo of the inside of an airport that she said she had taken while listening to brazzaville. i wrote her back saying that i would send her some cds and th at i would be happy if she copied them and shared them with anyone she wanted to. i told her that if we became popular there, perhaps we would come and play a concert in istanbul one day. as it turns out, her sister worked at radio eksen and in no time at all they were playing our music on the radio. soon afterward, i was contacted by aylin güngör and james hakan dedeoglu from bant magazine. they said that they had been fans for a long time and asked me to do an interview. aylin told me that she was the one who first discovered brazzaville in turkey. she said that she had been doing a search on the internet for the song brazil and she ran across brazzaville. thankfully for us, she decided to click on it, and thus change our futures forever…

aylin and james then set about looking for a way to bring us to istanbul. they approached pelin opcin at the istanbul jazz festival and she agreed to bring us to play the festival in july of 2005. pelin booked us to play two shows at babylon and aylin and james booked a third show at nublu. paris combo had to cancel their show at the last minute and we ended up playing a third show at babylon. so in our first trip to istanbul we played four shows in one week.

over the next few years i came to turkey and played solo shows and shows with local musicians. i tried to get turkish labels interested in releasing brazzaville’s music but none seemed to want to. amazingly, even without any cds available for sale in turkey, our popularity continued to grow. it was a great example of how the internet can be a wonderful thing for independent musicians.

through aylin and james, i met many interesting artists and musicians. one is an artist named sadi guran. he did several beautiful t-shirt designs for us. another is the musician/producer deniz cuylan from the group portecho. it was deniz who originally had the idea of doing a brazzaville/turkish musician collaboration record. it took a couple of years for us to actually get it together, but in the winter of 2009 i spent 2 weeks with deniz and his friend ali riza sahenk, a musician/producer/engineer, recording the vocals and the basic tracks for what would eventually become brazzaville in istanbul. deniz played some of the rough mixes for the folks at doublemoon and happily they said that they were interested in releasing the record.

deniz and i had many long conversations about what we wanted the record to sound like. he wanted to be sure that it didn’t turn into some cheesy “turkish delight” project. in the end, i think we just ended up just flying blind, which, i think, is the best way to work. we used the rhythm section from the band “123” (feryin kaya on bass and berke can özcan on the drums). we brought in singers (miray kurtulus and selen hünerli as well as ekin sanac, berna göl from kim ki o) and a violinist (ceren aksan). kenny lyon, my original guitar player from los angeles played on several of the tracks. deniz traveled to new york and recorded smokey hormel and alev lenz. later, back in istanbul, he brought in the big turkish guns, salih nazim peker (saz) and turgay özdemir (flute, mey) as well as sarp keskiner (mandocellos).

i have never finished a record without feeling that i have failed in some way and this one is no exception. i only hope that you might find some moment of beauty on it, some track that might feel like a cool breeze off the bosphorus on a hot summer evening.

yours faithfully,
david arthur brown
september 2009
barcelona

Sergio Fucking Pizzorno

Bu yılın en sağlam albümlerinden birini kaydeden Kasabian gündemdeyken Sergio Pizzorno’ya da bir parantez açmak istedim. Birçok şarkı sözünün ondan çıktığını ve gitarıyla da gruba hayat verdiğini biliyoruz. Ama söz ondan açılınca mutlaka akıllara gelen bir de futbol hikayesi var. Sergio’nun babası Cenova’dan Leicester’a göç ediyor ve Sergio da burada yetişiyor. Her İtalyan gibi onun için de futbol bir tutku ve Leicester City’de bir futbol kariyeri için de hevesli olduğunu söylüyor Serge. Hatta kariyerinin nasıl şekillendiğini de şu sözlerle açıklıyor: “I told my careers adviser I wanted to be centre forward for Leicester City. When he said ‘No’, I thought I’d be in a rock ‘n roll band.”

Şu anki durumundan memnun olsak da, bu İtalyan futbol dünyası için bir kayıp mıdır, yukarıdaki videoyu izledikten sonra bunu düşünmemek imkansız.

YouTube yasağı için şunu da verelim…

More News from Minor Heaven and Mubarak International Stadium

Ding Junhui-Peter Ebdon maçı var şu anda. Dün Tarja Turunen konserinden eve döndüğümden beri bloga bir şeyler karalamak var aklımda, hatta sadece bu yüzden spor aktivitesi atlamamaya çalıştım bugün imkanlar el verdiğince… Tartışmaya açık fiillerin neredeyse tamamının ayrı yazılması gerekliliğiyle yüzleşmek de her defasında geriyor beni. Dost Elver diye de adam vardı, ama kim olduğu konusunda en ufak bir fikrim yok…


Tarja Turunen dedik, herhalde bir perşembe gecesi Jolly Joker gibi bir yerde verilebilecek en iyi performansı verdi Diva. Özellikle gece boyunca giydiği ikinci elbisesiyle, beyazlar içinde bir tanrıçadan farksızdı ve çok da büyük olmayan konser alanına fazlasıyla hakimdi. Bu kadının bile sahne performansına laf eden ergenler görmüştüm sanal alemde, her biriyle yüz yüze görüşmek, kendilerine hal hatır sormak isterim… Nightwish günlerine tam olarak sırtını çevirmeyen, seyircisini ziyadesiyle tatmin eden bir setlist de vardı. Buna karşın birçok hayranının onu Nightwish ile birlikte kanlı canlı sahnede göremediği için üzgün olduğunu söyleyebilirim nispeten dışarıdan bakan biri olarak… Yine de mevcut bateristin Jukka Nevalainen’den daha iyi olduğuna kanaat getirdik. Solo albümünde onu Nightwish ile birlikte sevmiş kitleye biraz yumuşak gelen bir sound hakimdi, çok da doğal olarak. Dün Mike Terrana’nın konser ortalarına doğru gelen solosu ilaç oldu o anlamda… Zaten kendisi kısa bir dönem de olsa Yngwie Malmsteen ile birlikte çalmış bir amcaymış ufak bir araştırmadan sonra fark ettiğim kadarıyla, kanaatimizin yerinde olduğunu söyleyebiliriz.


Snooker yazınca Mithat’tan tepki görüyorum, o yüzden Glasgow GP için tek yazı hakkımı final sonrasında kullanmayı düşünmekteyim. O’Sullivan-Higgins maçını kaçırmak, üzerine bir de maçın decider ile sonuçlandığını öğrenmek de turnuvaya bağlılığımı olumsuz yönde etkiledi. Kimi destekleyeceğimi de bilemedim. Parma Maniac ve Svetlin‘den gelen tepkilere rağmen hala Mark Allen denen çocuğa olan sempatim sürmekte. Bir başka sevdiğim isim olan Jamie Cope’u yenince de hoşuma gitti, fakat O’Sullivan-Higgins maçının galibi karşısında işinin zor olacağı belliydi. Nitekim bugün sadece tek frame alabildi Wizard of Wishaw’dan… Stephen Hendry, Ali Carter ve evsahiplerinden Stephen Maguire olumsuz anlamda şaşırtanlardan oldu. Robert Milkins’in Cinderella hikayesi de şu dakikalarda sonlanmaktadır diye tahmin ediyorum… Neyse uzatmayalım. Çinli ve Mark Williams da formda gözüküyorlar fakat John Higgins’in favori olduğu turnuvada, benim içimden formunu tekrar bulmaya başlamış gözüken Neil Robertson şampiyonluğu geçiyor. Güzel bir yarı final olacak o ikili arasındaki…


Mısır’da çok güzel bir turnuva devam ediyor. Turnuvanın tarihi sebebiyle bazı önemli oyunculara takımlardan izin çıkmamasına rağmen çok yetenekli gençler izledik. Eurosport da yayınlarıyla turnuvanın hakkını fazlasıyla teslim ediyor. Zaman zaman orijinal dil seçeneğine başvurmayı tercih etsem de spiker kadrosu da iyi iş çıkarıyor aslında… Bugün beş oyuncunun, iki teknik direktörün atıldığı, uzatma içerisinde 5 dakikada gelen 3 golle şekillenen unutulmayacak bir maç izledik. Turnuvanın başından beri buralara gelebileceğini göstermişti Macaristan. İtalya’yı yenerken uzatmadaki çok önemli iki golün sahibi Krisztian Nemeth kadar, müthiş paslar ile bu gollerin yaratıcısı olan iki orta saha oyuncusuna da minnettar olmalılar. İlk pası veren sanırım Marko Futacs idi, ikincisinde ise turnuva boyunca dikkat çeken Vladimir Koman’ın müthiş ara pası idi bahse konu olan… Sampdoria’nın oyuncusu kendisi, fakat Bari’de kiralık. Takip etmek gerek…


İtalya ve Macaristan bu jenerasyonlarıyla geçen yıl 19 yaş altı Avrupa şampiyonasının yarı finalinde de karşılaşmış, kazanan oyuna sonradan giren Martin Forestieri’nin attığı golle İtalyanlar olmuştu. O kadrodan Alberto Paloschi, Stefano Okaka Chuka, Andrea Poli gibi tanıdık isimler burada olmamasına rağmen iyi direndiler. Maçın en kritik dakikalarını rakiplerinden 1 ya da 2 kişi eksik götürmelerine rağmen, o dakikalarda dahi gol için daha arzulu takım görünümünde olmayı başardılar. Bir İtalyan takımında çok sık göremeyeceğiniz bir manzarayla ödüllendirdi bu çocuklar maçı izleyenleri. Michelangelo Albertazzi ve oyuna sonradan giren Eusepi-Bonaventura ikilisi not defterine adı düşülen oyunculardı benim adıma. Karşılaşmanın hakemi Oscar Ruiz’in kart seçimlerini kısmen de olsa sorgulamak gerek. Özellikle alt yaş kategorilerinde otoriteyi kart yoluyla sağlamaya çalışmak çoğu zaman işlerin çığırından çıkmasıyla sonuçlanır. Bu turnuvada da gördük ki birilerinin Güney Amerikalı hakemlere bunu bir kez daha hatırlatması gerekir.


Günün ikinci maçı sonrası ilk maçın gölgede kalmaması mümkün değildi. Gana ve Güney Kore de iyi top oynadılar. Yetenek anlamında rakibinden aşağıda olduğu açıkça görülen Güney Kore’nin her kategoride olduğu gibi yine seri paslarla, topu koşturarak oynadığı güzel oyun sonuca gitmeye yetebilirdi. Bu yönde Gana kalecisinden gelen ikramlara rağmen mümkün olmadı Güney Kore galibiyeti. Yine de bu ülkenin bir ekol yaratmaya doğru emin adımlarla gittiğini söyleyebiliriz. Her turnuvada disiplinli biçimde o karakteristik futbollarını sahaya sürebildiklerini görüyoruz ki yola onlardan çok daha önce çıkmış olmamıza rağmen, o yolun yarısını bile kat edememiş olduğumuzu görmek de hoş olmayan bir tat bırakıyor ağızda. Fatih Terim’in basın toplantısını izleyerek günü bitirmiş olmak da çok yardımcı olmuyor. Bu arada daha çok Abedi Pele’nin oğlu Andre Ayew için ekran karşısına geçmişken, Ransford Osei de güzel bir sürpriz oldu. Twente’de kiralık oynuyor ama kulübü Maccabi Haifa’ya yakın zamanda iyi bir bonservis ücreti kazandıracağını tahmin etmek çok zor değil. Ayew zaten Sir Alex Ferguson’ın ilginç biçimde ümitvar olduğu Gabriel Obertan’ın kayıplara karıştığı Lorient’da yaptıklarıyla bile kalitesini gösterebilmişti… Olympique Marseille forması için bana kalırsa hala erken, zaten Didier Deschamps da öyle düşünüp ikinci lige kiralamış bir seneliğine…


Bu yarıyıl biraz daha fazla bölüm dersi var. Bu da projesi, sunumu, ödevi bol bir süreç anlamına geliyor… Arada gelir yazarız. Tam preview mevsimi aslında, biliyorum. Ama zaman el vermeyebilir, ne verir zaman gösterecek. Böyle bir çıkmazla bitirmek de istemezdik yazıyı ama elden ne gelir…

In Heavy Rotation – Ağustos 2009


1. Paul Banks – Julian Plenti Is… Skyscraper (2009)
Top 2: Skyscraper, Fly As You Might

2. Soulsavers – Broken (2009)
Top 2: Death Bells, You Will Miss Me When I Burn

3. Ovum – Microcosmos (2008)
Top 2: Brilliant Lies, Astral

4. Asaf Avidan & The Mojos – The Reckoning (2008)
Top 2: Her Lies, Maybe You Are

5. Sébastien Tellier – Sexuality (2008)
Top 2: Roche, Sexual Sportswear


6. Steve Hackett – Genesis Revisited (1996)
Top 2: Dance On A Volcano, Firth Of Fifth

7. Kronos Quartet – Floodplain (2009)
Top 2: Nihavent Sirto*, Tashweesh**
* Tanburi Cemil Bey, ** Ramallah Underground

8. The Stone Roses – The Stone Roses (20th Anniversary Edition) (2009)
Top 2: I Am The Resurrection, She Bangs The Drums

9. Faith No More – King For A Day… Fool For A Lifetime (1995)
Top 2: The Gentle Art Of Making Enemies, Digging The Grave

10. Kate Voegele – A Fine Mess (2009)
Top 2: Sweet Silver Lining, 99 Times

MÜ-YAP’A GERİLLA


Biz durumdan az da olsa bahsetmiştik. Biraz zamansızlıktan, biraz da akıl ışığında ortalama iki zihnin aynı şeyi işaret edeceği gerçeğinden dolayı daha ziyade link paylaşımı olayına girmiştik. Yine aynı gerçekten yola çıkarak, bu sefer de MÜ-YAP için düşünülmüş protestoyu paylaşacağız. MÜ-YAP ne yaptı? Müzik yapımcılarının haklarını koruma kisvesi altında, yine aynı yapımcıların profesyonel sanatçılarının alternatif kültürün bekareti bozulmamış -en azından kısmen korunmakta olan- ormanlarına girmesi sonucunda oluşan bir sorundan kendisine rant sağlama planlarına girişti. Telif hakkı muhabbeti yine bazı insanların cüzdanı için hiç düşünülmeden kötüye kullanıldı. Ancak iş -temeli CBS ve News Corporation gibi büyük uluslararası markalara dayanan- Last.FM ve MySpace kalibresindeki oluşumlarla aşık atmaya gelince, bu sefer bu kadar kolay olmadı. Bugüne kadar amatör sanatçının paylaşım mecrası olması amacıyla kurulan, ancak yine bahsettiğimiz kurumlar tarafından yıldırılan yerli oluşumların gösterebileceği dirençten çok daha farklı bir şeyle karşı karşıya MÜ-YAP. Muhtemelen biz bir şey yapmasak da kısa sürede en azından MySpace yasağı ortadan kaldırılacak… Fakat bundan bağımsız olarak artık tepkisizliğimize bir dur demek zorunda olduğumuz noktadayız.

– Uykusuzluk uzun cümlelere imkan tanımıyor bir raddeden sonra, o yüzden konuya dönelim. –

Bunun için ilk düşünülen protesto bir Gerilla hareketini andırıyor. Kimin düşüncesi olduğunu bilmiyorum ama sorunun kaynağına inerek yaratılmış güzel bir düşünce. Bu toplu harekete katılıp, hayata sizin baktığınız açıdan bakan insanlarla birlikte daha gür bir ses çıkarmak istiyorsanız yapılması gereken buradan indirilecek albüm kapaklarından birinin baskısını alıp, boş bir CD kapağı içerisinde MÜ-YAP’ın posta kutusuna göndermek.

Adres: Mü-Yap Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği Kuloğlu Mah. Turnacıbaşı Sok. No: 16 Kat: 5 80070 Beyoğlu İstanbul

Tepkisiz Kalmayın!


Akıl fikir…

Akıl
Fikir

MÜYAP, MySpace ve LastFM’in engellenmesine yönelik girişimiyle binlerce bağımsız müzisyenin özgürlüğüne darbe vurmuştur.
Oysa bu sitelerdeki MÜYAP üyesi olan sanatçıların profilleri silinebilir ve telif sorunu böylece çözülebilirdi.
Ama MÜYAP binlerce bağımsız müzisyenden hıncını çıkarmaya çalışıyor belli ki…

MySpace’te kendilerine profil açmış olan MÜYAP sanatçıları açıklansın.
Doğal olarak binlerce bağımsız müzisyenin hak ve özgürlükleri MÜYAP’ın umrunda değildir.

MySpace’te kendilerine profil açmış olan MÜYAP sanatçıları kimlerdir?
Bunu niye yapmaktadırlar?
Bağımsız müzisyenlerin yaşam alanına niye girmektedirler?
Binlerce bağımsız müzisyen niye cezalandırılmaktadır?
“Bedava reklam” yapma peşinde midirler?
MySpace sayesinde kendilerine fayda sağlamışlar mıdır?
Bu ikiyüzlü tutumlarından vazgeçecekler midir?
Kimdir bu MÜYAP sanatçıları?

MÜYAP “mallarını” internetten çek, telif sorunu kalmasın!

Demirhan Baylan