31 Songs #1


“Led Zeppelin’i yeniden keşfetmek -ve Chemical Brothers’ı ve The Bends’i dinlemek- konusunda en çok hoşuma giden şey bunların artık hayatımda kolayca kendilerine yer bulamamaları. Yaşınız ilerledikçe tükettiklerinizin çoğu rahatlıkla ilgili oluyor: çocuklarım, komşularım ve hayatında bir daha herhangi bir blues-metal melodisi ya da block-rockin’ beat duymasa hiç üzülmeyecek olan bir sevgilim var. Artık daha az zamanım var, saçmalığa eskisi kadar tahammül edemiyorum, zevklere daha düşkünüm, kendi yargılarıma daha çok güveniyorum. Etrafımda bulundurmayı seçtiğim kültür benim kişiliğimin ve içinde yaşadığım koşulların bir yansıması… Bir açıdan da böyle olması gerek. Ancak bunu yapmayı öğrenirken bazı şeyler kaybediliyor, kaybolan şeylerden biri de -mesela hasta çocukları anlatan hastane dizileri ve deneysel filmlerin yanında- Jimmy Page. Onun çıkardığı gürültü artık beni ifade etmiyor ama yine de dinlemeye değer bir gürültü; ayrıca akıllı bir adam olarak büyümeye çalışmanın da bir bedeli olduğunu hatırlatıyor.”

“31 Şarkı”, Nick Hornby
Sel Yayıncılık, Çeviren: Betül Kadıoğlu, s. 25

Der Untergeher #2

“Glenn, Wertheimer ve ben, ki ilk iki hafta Eski Kent’te tamamen uygunsuz evlerde ayrı ayrı kalıyorduk, Horowitz kursu süresince Leopoldskron’da birlikte bir ev kiraladık, orada istediğimizi yapabiliyorduk. Eski Kent’teki her şey üzerimizde felç edici bir etki yapmıştı, hava solunamıyordu, insanlar dayanılır gibi değildi, duvarlardaki nem bize ve enstrümanlarımıza bulaşıyordu. Horowitz kursunu sürdürebilmemizin tek nedeni kentten taşınmamız oldu, kent aslında insanın aklına gelebilecek en büyük sanat ve düşünce düşmanı, aptal insanlar ve soğuk duvarlarla dolu kalın kafalı bir taşra kasabasıdır, zamanla orada her şey kalın kafalılığa dönüşür, istisnasız her şey. Pılımızı pırtımızı toplayıp kent dışına, Leopoldskron’a taşınmamız kurtuluşumuz oldu, o zamanlar orası yeşil çimenlikti, inekler otlar, yüzbinlerce kuş orayı mekan edinirdi. Bugün en ücra köşelerine kadar yeniden boyanan Salzburg kenti, yirmi sekiz yıl önce olduğundan daha da iğrençleşti ve o zaman olduğu gibi şimdi de insanın içindeki her şeye karşı ve onu zamanla çökertiyor, bunun farkına hemen varmış ve oradan kaçarak Leopoldskron’a gelmiştik.”

“Bitik Adam”, Thomas Bernhard
YKY, Çeviren: Sezer Duru, s. 12

Der Untergeher #1

“İnsanlara baktığımızda yalnızca sakatları görürüz, demişti Glenn bize bir keresinde, dışsal ya da içsel ya da içsel ve dışsal olarak sakatlanmışları, başkaları yoktur, diye düşündüm. Bir insana ne kadar uzunca bir süre bakarsak o kadar sakatlanmış olduğunu kavrayamayacağımız kadar sakatlanmıştır, işin aslı budur. Dünya sakatlarla doludur. Sokağa çıkarız ve yalnız sakatları görürüz. Birini davet ederiz, evimize bir sakat gelir, derdi Glenn, diye düşündüm.”

“Bitik Adam”, Thomas Bernhard
YKY, Çeviren: Sezer Duru, s. 26

When the Game Was Ours #2



Indiana State için baş döndürücü zamanlardı. Takımın galibiyet serisi genişledikçe, takım etrafındaki ilgi de büyük boyutlara ulaşıyordu. Bird artık bir kampüs ünlüsü haline gelmişti ve tüm takım arkadaşları bundan hoşnut sayılmazdı.

“Çocuklar hak ettikleri ilgiyi görüyordu aslında, ama anlaşılan bundan fazlasını hak ettiklerini düşünüyorlardı,” diyor Bird. “Sanırım bazıları kafalarında kendilerini o kadar fazla büyütmüştü ki tüm bunları bensiz de yapabileceklerine inanıyorlardı.”

[Carl] Nicks ise o günleri şöyle özetliyor: “Nereye baksak Larry vardı. Bu durum beni de hayal kırıklığına sürüklüyordu sık sık. Larry her zaman beni de işin içine dahil etmek için çabalıyordu fakat bazen olay öyle bir noktaya geliyordu ki bu haksızlığa kayıtsız kalabilmek imkansızlaşıyordu. Surat asmamaya çalışıyordum. Takımın değerli bir parçasıydım ama çevrede bunun farkında olan birileri var mıydı, işte bundan emin değildim.”

Kendisi üzerindeki ilgi arttıkça, Bird bundan daha da uzaklaşmaya çalışıyordu. Ana giriştense yan girişi veya arka kapıyı kullanmayı yeğliyor ve yeni salona daha tenha yollar üzerinden gelmeye çabalıyordu. Röportajlar ilgisini hiç çekmiyordu. Öyle ki genellikle medya mensupları gelmeden soyunma odasına sızmanın peşindeydi. Başlangıçta Bird’ün bu davranışları Nicks için kafa karıştırıcıydı.

“O günlerde bunun nadir görülen bir tevazu olduğunu düşünüyor ve hayrete kapılıyordum. Memleketim Chicago’dayken böbürlenmekten hoşlanan, etrafımdakilere ne gibi meziyetlere sahip olduğumu söylemekten çekinmeyen bir çocuktum. Ama Larry bana spot ışıklarının cazibesine kapılmamayı öğretti. Bir anda kendimi ona benzemeye çalışırken buldum.”

Takımdaki herkes Nicks’inki gibi bir yaklaşımı geliştiremedi. Bir gün takım otobüsünde yemek için nerede durulacağı tartışılırken, yedek oyunculardan biri kinayeli bir şekilde “Larry nerede yemek istiyorsa” demişti sırıtarak. Bu tip sözler Larry için kırıcıysa bile, bunu dışarıya yansıtmıyordu. Aksine takım arkadaşlarını daha şiddetlisine zorluyordu.

[Bob] Behnke durumu şöyle açıklıyordu: “Takımdaki çocukların bazıları, Larry’nin onları hayatlarında bir daha ulaşmayı hayal bile edemeyecekleri yerlere getirdiğini anlamıyordu. Hayatlarının yolculuğundaydılar, fakat birkaçı bunun tadını çıkaramayacak kadar kıskançtı.”

“Bir gün bana tüm bunlar hakkında nasıl hissettiğimi sordular,” diyor Bird. “Şöyle cevap vermiştim: ‘Ben de onları çok kıskanıyorum. Kıskanıyorum, çünkü hiçbir zaman Larry Bird ile aynı takımda oynayamayacağım.'”

(“When the Game Was Ours”, J. MacMullan, p. 46 ff)



Kendinden üçüncü şahıs olarak bahsederek karizma yapmak mı istiyorsun Bron? Çok çalışman lazım anneciğim, çoook.

Bonus:

When the Game Was Ours #1


Uyuşturucu batağına saplanan yıldızlarıyla manşetleri süsleyen, ırkçılığın -işin içindekiler dillendirmekten hoşlanmasa da- her zaman bir faktör olduğu ilham verici olmaktan uzak ve sönük bir lig. Bugün dünyanın en büyük global markalarından biri olan NBA’in, seksenli yılların başına kadar uzanan o imajı yıkıp bugünlere gelmesinin arkasında iki isim var. Ve iddia edilenin aksine David Stern bunlar arasında değil: Larry Bird ve Magic Johnson.

Tarihin bu en büyük bireysel sportif rekabetini ele alan en yetkin kitaplardan biri geçtiğimiz Kasım ayında Houghton Mifflin Harcourt tarafından piyasaya sürüldü. Kitapta Bird ve Magic’in cümlelerini birinci ağızdan okuyabildiğimiz tek yer önsöz, fakat geri kalan sayfalarda da Boston Globe yazarı Jackie MacMullan’ın müthiş bir işe imza attığını söylemeliyim. Henüz kitabın ilk bölümünü bitirebildim ama fazlasıyla ikna oldum.


Kitap epizotlar halinde yazılmış ve ilk epizodun merkezinde bu iki efsanenin yollarının ilk olarak kesiştiği yere gidiyoruz. Kentucky’nin şampiyon coachu Joe B. Hall‘un daveti üzerine katıldıkları bir turnuvada Atlanta, North Carolina ve Kentucky’de Sovyetler, Küba ve Yugoslavya ile üç maç yapıyor Bird, Magic ve arkadaşları. Magic henüz Michigan State ile ilk senesini geride bırakmış ve All-American üçüncü takımında kendine yer bulmuş. Indiana seçiminden cayıp kolejdeki ilk senesini basketbol oynamadan geçiren Bird ise, Indiana State ile junior sezonunun ardından bu kampa gelmiş. Bu kısımda sıkça değinilen nokta, son NCAA şampiyonu olarak bu takımda tam yetkiyle görevlendirilmiş Hall’un Kentucky takımından öğrencilerini kayırması ve Magic-Bird ikilisinin buna gösterdikleri reaksiyon. O günlerde Sports Illustrated’ın kapağını süslemiş ve nispeten daha olgun bir oyuncu olan Bird, coachun tercihini bir ölçüde kabulleniyor. Fakat Magic, Sovyetler ve Küba önünde sadece 24 dakika süre bulduktan sonra her anı, Hall ve takımına gelecek sezon yapacaklarını düşünmekle geçiriyor. Antrenmanlarda küçük duruma düşürdüğü Kyle Macy‘nin yedeği olmayı kaldıramıyor…

“You could see he was frustrated,” Bird said. “I don’t blame him. It was a joke. Kyle Macy over Magic? C’mon.”

Bu kampta birbirleriyle ilk kez oynama fırsatı bulan ve bencillikten uzak yapılarıyla -ikinci takımda olmalarına rağmen- antrenmanların ve maçların ilgi odağı olan ikilinin bu tecrübelerinin üzerine bir time shift ile bu iki efsanenin kolej tercihlerini yaptıkları döneme dönüyoruz. Larry Bird’ün Louisville’e gitmeye bir başarısız bahis kadar uzak olduğunu biliyor muydunuz? John Wooden’ın UCLA’den eski öğrencisi olan dönemin Louisville coachu Denny Crum bir gün Bird’ün yanına geliyor ve “Seninle H-O-R-S-E oynayalım, kazanırsan peşini bırakırım yoksa bugün benimle okulu görmeye gelirsin” diyor. Neyse ki son şutu sokan Bird oluyor.

Magic’in kolej tercihi ise daha komplike olaylara sahne oluyor fakat son olarak ailesinin kararına ortak olup Spartans’ı seçiyor. UCLA coachu Larry Farmer ile görüştükten sonra arkadaşlarına “Hollywood’a gidiyorum” demeye başlayan Magic, UCLA’in Brooklyn’den -Bernard King’in kardeşi- Albert King ile anlaştığını ve artık onunla ilgilenmediğini duyunca evde çılgına dönüyor. Magic’in motivasyon yaratma konusunda bir sıkıntısı olmadığını, Macy olayından sonra Bruins’e edilen küfürlerle bir kez daha teyit ediyoruz.


Ailesinin yanından ayrılmamaya karar veren ve seçeneklerini MSU ve Michigan ile ikiye indiren Magic, profesyonel bakış açısının işaret ettiği gibi George Lee, Cazzie Russell, Rudy Tomjanovich, Phil Hubbard ve Rickey Green gibi isimlerle her zaman yerel rakibinin üzerinde olan Michigan’ı seçmeliydi belki de. Michigan’ın kampüsü evden sadece 85 kilometre uzaktaydı, bu bir problem değildi. Fakat geleneksel olarak Michigan maçlarını cumartesi öğleden sonra yaparken, MSU cumartesi akşamları oynuyordu. Magic’in annesi Seventh-Day Adventist kilisesine mensuptu ve dolayısıyla dünyanın altı günde yaratıldığına inanıp cuma gün batımından cumartesi gün batımına kadar olan zamanını sebat ile geçiriyordu. (Carlos Roa oley!) Babasının da işi dolayısıyla her cumartesi 85 kilometre yolu katetmesi çok kolay değildi. Çocukluğundan beri bir aile ritüeli olarak yeşilleri giyip Spartans’ı desteklemeye giden Magic duygusal kararı verip, ailesinin önünde oynamayı seçiyor ve Michigan’ı reddediyordu. Ama bunu yaparken de klasından ödün vermiyordu. Karar sürecinde cumartesi günleri ilk iş olarak Wolverines’e özgü lacivert-sarı renklerle Ann Arbor’a yollanan Magic, akşam evine yani Spartans’ın salonunun da bulunduğu East Lansing’e yeşil formasıyla dönüp günün ikinci maçını izliyordu.

“I should have gone to Michigan,” Johnson said. “It was the better basketball school and the better school academically. But it wasn’t as simple as that. I had grown up around Michigan State. I had gone to all the games since I was a little boy.”

Bundan sonra da kısa pasajları direkt olarak tercüme ederek buraya koyacağım. Bu yazıda ilk bölümden gözüme çarpan birkaç anekdota yer vermiş oldum hedefimden saparak. Ben bir arkadaşımdan ödünç almıştım kitabı, fakat kütüphanemde bulunması gereken bir kitapla karşı karşıya olduğumu görmem çok uzun sürmedi. Herkese tavsiye ediyorum.


Yayınevleri sesimize kulak verip daha fazla basketbol çevirsin de istiyorum ama son “Ruhunu Arayan Takım” rezaletinden sonra hiç bulaşmasalar daha iyi gibi. Amazon’u seviyoruz. Bu yazı özelinde Wikipedia’yı da çok seviyoruz…

WHEN THE GAME WAS OURS
By Larry Bird and Earvin “Magic” Johnson, with Jackie MacMullan

Houghton Mifflin Harcourt, 340 pp, $26

Sen Ait Olduğun Yerde, Ben Ait Olduğum Yerde


“Komşum teoloji öğrencisinin radyosundan Monza’dan naklen verilen otomobil yarışını dinliyordum bir gün, arkadaşım Paul’un müziğe duyduğu tutku kadar yoğun bir tutkuyla bağlı olduğu ikinci şeyin de şu otomobil yarışı denen spor olduğunu düşündüm. İlk gençliğinde o da otomobil yarışlarına katılmıştı ve bu alandaki dünya şampiyonlarından birçoğu yakın dostları arasındaydı, ben kendim bu sporu hep itici bulmuşumdur, çünkü otomobil yarışçılığından daha ahmakça bir şey yoktur bence. Ama böyleydi işte arkadaşım; hemen her şeyi bekleyebilirdiniz ondan. Akıl alır şey mi, bana sorarsanız Beethoven’ın kuartetleri hakkında en akılcı lafları edebilen bu kişi, benim için Haffner Senfonisi’nin gizini gerçekten çözen, o senfoniye o zaman bu zamandır bir aritmetik mucizesi olarak bakmamı sağlayan aynı kişi gözü başka şey görmez bir otomobil yarışı hastası olsun, ölümcül rotalarında vızır vızır giden arabaların gürültüsü kulağına tıpkı öteki müzikler gibi gelsin. Hepsi de otomobil yarışı hastası olan Wittgensteinlar -hala da öyledirler- yazları çoğu kere Traunsee’deki çeşitli evlerine ünlü otomobil yarışçılarını çağırırlardı, ben bile hatırlarım, mesela o Jackie Stewart ya da Graham Hill denen neşeli oğlanlarla ya da kısa süre sonra Monza’da kazada ölen Jochen Rindt’le Paul’un ısrarı üzerine Traunsee tepesindeki evinde nice akşamlar geçirmiş, geceyarılarını bulmuştuk. Şimdi altmış yaşını devirdiği şu sıra meseleyi farklı görüyormuş, ona hep ısrarla söylediğim gibi ahmaklık olduğunu düşünüyormuş elbette, öyle demişti. Ama Formula 1 onu her zaman öyle açık seçik etkilerdi ki, durup dururken o pek sevdiği otomobil yarışı konusu açılmadan onunla birlikte olmak neredeyse imkansızlaşmıştı, ne yapar eder birden konuşmaya otomobil yarışı konusunu sokuverirdi, ondan sonra susturabilene aşkolsun, bu da onu gene avucunun içine aldığı anlaşılan, gerçekten de ömür boyu acımasız bir cinnet gibi peşini bırakmayan otomobil sporundan nasıl vazgeçirmeli sorusuna getirirdi insanı hemen. Evet gerçekten de iki tutkusu vardı hayatta, aynı zamanda belli başlı iki hastalığıydı bunlar: müzik ve otomobil yarışı. Hayatının ilk yarısında otomobil yarışı onun için her şey demekti, ikinci yarısında ise müzik. Bir de yelken sporu.”

“Wittgensteins Neffe, Eine Freundschaft”
Thomas Bernhard, 1982

Irish Açılımı Vol. 3 – No, No, No Offside


Aslında bir günceye dönüştürme eğilimim vardı bu olayı, fakat haftasonu fazla hareketli geçti. Yeni yeni kendime gelebiliyorum, stajı da kafada bitirdim artık. Bu haftasonunun bünyeye etkilerini tecrübe ettikten sonra, “I’m too old for this shit” diyerek “Lethal Weapon” serisindeki Roger Murtaugh’a katılmak istiyorum hiç olmadığı kadar… Bu haftasonunun cuma ve cumartesi bölümü de fazlasıyla sporla iç içe günlerdi aslında. Cumartesi gecesi yine bir Irish buluşması düzenledik, bu sene için bir ilkti fakat katılım da Ramazan ayı olmasına rağmen oldukça tatminkardı. Dayanıklı ev blogu Bu Maç Evde İzlenir ekibi Gürkan-Şaban-Douglas olarak hazır bulundular, Target Striker blogundan Kutay ile de tanışma fırsatı bulduk. Türk basınında Mick Jagger’ı kuruyemişçide yakalayan adam olarak da yankı bulmuş Arda Başkan (ahanda yazı burada), Lakers Türkiye camiasından Şansal “Die-hard United Fan” Kulabaş ve Can “Sevinmek İçin Sevmedik” Bekarslan da ortamı şenlendirdiler. Özellikle Şansal’ın, çoğunluğunu yabancıların oluşturduğu mekanda meydanı boş bulup askerde korkutucu boyutlara ulaşmış küfür dağarcığına başvurması… Yine azılı bir Gooner olan Can’ın, son pozisyonda ön sıradaki yandaşlarından aldığı “Come on, it was offside” tepkisi… Bu kadroyla iki maç daha izlersek girişe fotoğraflarımızı asacaklar muhtemelen.


Başlıktaki replik de benim ağzımdan bir gaflet anında çıkmıştır, ama burayı kısa kesip maç hakkında birkaç kelam etmek istiyorum. Zaten gecenin 20 dakikalık geniş özetini Douglas şurada yazmış, sağolsun. Fotoğrafa gelince… Şansal, Douglas ve benim dışımda mekanda sanıyorum sadece tek bir United destekçisi vardı. Ön sıralarda ise Arsenal taraftarları ve genel anlamda United-Hater olarak adlandırabileceğimiz arkadaşlar vardı. Bu tek United destekçisi arkadaş da Bollywood sinemasından fırlamış gibiydi, biz Apu’ya benzettik. Zaten Old Trafford’da tribünlere yakın çekim yapıldığında multikültürel bir hava eser, her renkten insanı görebilirsiniz orada. Bunda United’ın kulüp politikası olarak en uzaklara en önce giden İngiliz takımı olmasının payı da büyüktür. Bu rastladığımız taraftar da bu politikanın başarısının canlı bir göstergesi olsa gerek. Fakat İngilizce gayet akıcıydı amcamda… Eşi de çekik gözlüydü, milliyeti konusunda çıkarım yapacak kadar verimiz yok. Doug mekana ilk girdiğinde kendisinden gelen kesif kokudan şikayetçiydi, ben ‘ırkçılığın lüzumu yok’ dedim önce. Fakat öyle böyle bir koku değildi hakikaten, yine de çok sevdik, salt onu eğlendirmek için cep telefonlarımızdan “Glory Glory Man United” çaldık gollerin sonrasında. Güzel amcaydı, ‘stalker’ moduna alıp Nevizade’de takip etmeseydi bizi daha güzel olacaktı tabi.

Blog okuyucularından da kimse gelmedi arkadaş, bira ısmarlayacaktık güya. Biz de Can’a ısmarladık böyle olunca, blogu takip ettiğini sanmıyorum.


Maça gelecek olursak, Arsene Wenger’i tebrik etmek gerekiyordu her şeyden önce. Taktiksel açıdan gerçekten dahiyane bir diziliş vardı sahada, en azından güzel bir Old Trafford formasyonuydu. Cesc Fabregas’ın yokluğundan da yardım almıştır muhtemelen. Cesc’in sakatlık haberini aldığım gibi üzüldüm açıkçası. Bize karşı oynadığı maçlarda hep büyük beklentilerin odağı olur fakat her maçta da kaçak güreşirdi zira. Onun yokluğunda Denilson-Song-Diaby gibi çok sağlam bir orta saha kurgusunun yanında, bir de önde sağ ilerideki tercihini Emmanuel Eboue olarak kullanmıştı Wenger. Soldan gelen, fakat oyun içinde fazlasıyla serbestliğe sahip Andrei Arshavin dışında beşli orta sahada herkes savunmada bir görevle yüklenmişti menajer tarafından. Örneğin Eboue, ekrana gelen taktiksel dizilişte 4-3-2-1 dizilişindeki ikiliden biri olarak gözüküyor olsa da birçok kez Ryan Giggs’in peşinde gördük kendisini. Durum böyle olunca, Wayne Rooney’nin geçen sezon ısrarla oynamak istediği, bu sezon nihayet kavuştuktan sonra da gollerini ardı ardına sıraladığı pozisyondan da tek forvet tercihiyle koparıldığı bir maçta atakları sonlandıracak kadar ileri gidemedik.


United cephesinde Rooney bu sefer pivotal bir göreve soyunmuştu, fakat Carrick-Fletcher ikilisi önlerindeki üç kişiden oluşan enerjik orta saha setini aşamadıkça kanatlara yığılan oyun bir Cristiano Ronaldo’nun varlığına muhtaçtı. Nani-Valencia ikilisi zaman zaman burayı zorluyordu, fakat Vermaelen-Gallas ikilisi arasında kaybolan Rooney bir türlü topla buluşamıyordu. Yani Wenger, Ronaldo-Tevez ikilisini kaybeden United’da hayatın devam etmesini sağlayan can damarının orta saha ile etkileşimini koparmıştı. Giggs’in üzerinde de bir baskı oluşturup Galli oyuncuyu yıprattıkça, gol Red Devils için uzak bir ihtimal haline geldi ilk yarıda. İkinci yarıda da herhangi bir değişiklik yoktu. 60. dakikaya United geride girmiş olsa, muhtemelen Dimitar Berbatov kartını erken kullanacaktı Fergie. Bu kart kullanılmadan Arsenal’ın diri savunma hatlarını geçme durumu tek bir şekilde hayat bulabilirdi zaten. O da gerçekleşti. Kariyerinin muhtemelen en güzel golünü Arsenal’a atan ve Gunners’a karşı geçmişte çok özel performansları olan büyük usta Giggs öyle bir derin top attı ki… Savunmayı çaresiz bırakan bu topa koşu yapan Rooney, kontrolsüz çıkan Manuel Almunia’ya ayağını takınca pozisyona penaltı çalmayacak bir hakem bulmak çok kolay değildi.


Mike Dean çok eleştiri aldı, ancak skora bir etkisi yoktu hakemin bu maçta. Tabi şu cümleyi kurabilmemde şansının da büyük yardımı oldu. Darren Fletcher’ın, lacivert tozluk giyen 10 numaralı oyuncuya yaptığı hareket net bir penaltı. Hatta kitaptaki tanımlarından biri… Fletcher’a pozisyon sorulduğunda, o da “Bir parça toptan aldım, bir parça da adamdan” gibi bir karşılık vermiş ki profesyonel bir oyuncu ancak bu şekilde itiraf edebilir penaltıyı. Maç öncesi Doug “Giggs Arsenal sever” dediğinde, buna katılmakla beraber bir başka ismi ön plana çıkarmış ve “Fletcher da sever” demiştim. Fletcher’ın bir United oyuncusu olarak kabul görmesi, Patrick Vieira’ya karşı ortaya koyduğu müthiş performansa denk gelir. Bu maçta da, hafta arasında Ada basınında “Yeni Vieira” olarak lanse edilen Abou Diaby önünde benzer bir performans sergilemesi de ilginç bir tesadüf. Maç sonunda Wenger hakemden şikayet ederken, “Bugün sahada yirmiden fazla faul yapmış, fakat sarı kartla cezalandırılmamış bir oyuncu var” şeklinde bir cümle sarf etti. Burada kastettiği ismin 24 numaralı İskoç olduğu çok açıktı. Fakat Fletcher’ın oyun yapısını ifade etmeye çalışırken, her ne kadar terminolojide nasıl yer edindiğinden emin olamasam da ‘tatlı sert’ ifadesini kullanmak geliyor içimden. Rakibi yıldırabilen, ancak bunu yaparken faulden ve karttan kaçınabilen oyunculardan Fletcher. Ve emin olun ki, böyle çok fazla isim yok ve değer yaratan bir özellik söz konusu olan. Dean’in tarafsızlığını sorgulayanlar vardır belki aranızda, fakat geçen sezon boyunca en fazla kart gösteren İngiliz hakemi bile ikna edebiliyor Fletcher. (Bu maçta da altısı deplasman takımına olmak üzere 9 sarı kart çıkardı Dean.)


Diaby’nin şanssız bir şekilde kendi kalesine attığı gole deliler gibi sevindik. Ama bu gol Sir Alex Ferguson’ın forveti ikileme hamlesini rafa kaldırmasına sebep oldu ve United kendi sahasında mahkum bir oyunla tamamladı maçı. Çok yakışmadı tabi… Ferguson her transfer söylentisini özenle yalanlayarak, takımın kadrosunun yeterli olduğunu söylese de Wes Brown ve Ben Foster gibi adamlar ilk onbirde çıktı bu maçta. Rio Ferdinand ve Edwin van der Sar ne yazık ki, artık sağlıklı olarak 30 maç oynayacaklarına inanamadığımız oyuncular. Sakatlık haberleri gelmeden de bunu görebiliyorduk kolaylıkla. Orta sahada da, rakibin Carrick-Fletcher hattını kapatması sonrası kanatlara yüklenen oyunda Nani-Valencia ikilisinin etkinlik göstermekten uzak olduğunu gördük bu ilk ciddi sınavda. Nani’nin sezonun geri kalanındaki oyunundan memnun arkadaşlar var. Wigan Athletic maçında kaliteli bir asist yaptı, güzel bir frikik golü kaydetti. Bu maçta ayağının dışıyla Berbatov’a gönderdiği top enfesti. Fakat durum berabereyken veya takım gerideyken yapamıyor Nani bunları. Takım Ronaldo’dan alışık olduğu üzere topu bir adama teslim etmek zorunda hissettiği anlarda, Nani ekseriyetle olumsuz kullanıyor o topu. Ancak rakip açıldığında ve savunmada boşluklar oluştuğunda attığı kontra toplarla etkili olabiliyor. Bize bundan fazlası gerek şüphesiz.


Dean’in en az tartışılan kararı iptal ettiği Robin van Persie golüydü muhtemelen. Fakat sonrasında Wenger’e yaptıkları gerçekten hoş değildi. Karara değil kadere itiraz ettiği çok açık olan Wenger’in böyle bir muameleyi hak etmediği gibi, saygın bir menajer olarak o tip bir muameleyi kolay kolay hak edemeyeceği de açıktı. O yüzden herkes gibi, James Joyce Pub’da oluşturduğumuz Stretford End tribünü olarak biz de Wenger’i ayakta alkışladık. Helal olsun. Yalnız böyle bir taktikle sahaya çıktığın maçın sonrasında, rakibin oynadığı oyuna “Anti-Football” diyerek çamur atma çabaları komik duruyor. Bir kez daha düşünsek mi?


Kitap Notu: James Joyce dedik durduk, şu sıralar Timaş Yayınları’ndan Asude Savan çevirisiyle çıkan “Büyük Yazarın Gizli Evreni” adlı kitabı dolaştırıyorum elimin altında. Staj sırasında hiçbir şey yapmamakla meşgul olduğumuz toplantı odasında, Silivri otobüslerinde, metrobüste falan… Joyce ile uzun süreli bir dostluk kurmuş bir başka İrlanda kaçkını Arthur Power’ın kaleminden Joyce’un o gizli evrenine bakış atıyoruz anılar vasıtasıyla. Özellikle Joyce’un, hayatında ve yazınında önemli yer tutan yalnızlık imgesiyle ilişkisini kavramama çok yardımcı oldu kitap şu ana dek. Tavsiye ettim, oldu.

Rashid Atkins, Emre Belözoğlu, Adam ve Çocuk

Öncelikle bir süredir pek ilgilenemiyorum blogla, kusura bakmayın… Heroes’a sardım, sonra doğum günüm girdi araya, All Star’dan sonra da NBA izleyesim pek yok açıkçası sezon sonuna kadar. Neyse, yazıya geçelim hemen. Bu arada başlık ne alaka demeyin hepsinden bahsedeceğim işte sırayla…


Taze olduğu için Rashid Atkins’ten başlayalım. Galatasaray bu gece Cüneyt Erden, Antonio Graves ve Hüseyin Beşok gibi üç çok önemli oyuncusundan yoksun çıktığı maçta Avrupa defterini kapadı. Eee, Rashid Atkins 30 mu atacaktı da demeyin, devamı geliyor. Rashid Atkins’in rakamlarına bakmadım ama 6-10 sayı atmış, 3-4 asist yapmıştır ancak ben alan savunmasına bu kadar kötü hücum ettiren bir guard görmedim. Alan savunmasını dağıtmak için önde hızlı pas yaparsın, bu herif 15 saniye top sürüyor. Saha görüşü iyi tamam, şutları da istikrarlı olmasa da kötü denemez ama Efes maçında da aynısını yaptı… 1 dakika kala takım gerideyken adam hala yavaş yavaş top getiriyor, topla oynamaya çalışıyor. Al eve götür! Son olarak, bu adam fast break sırasında nereye gideceğini bilmiyor, birinin bu adama “Sen guardsın arkadaş, ortaya penetre etmen lazım ki koşan adamlara koridor kalsın ki sen de onlara pas atabilesin” demesi lazım… Lisedeki oyuncular bilir bunu be!


Galatasaray demişken, hemen Emre Belözoğlu’na geçelim… Yıl 1998. 6 yaşında ufacık veletim. Galatasaray aşkım yeni yeni kabarıyor, o zaman da maçları Cine 5 veriyor yanılmıyorsam, evde izliyoruz babamla. Ancak bir sorun var. 38 dereceye yakın ateşim var, yatarak alnımdaki bezle izliyorum. Four-peatin temelleri yeni yeni atılmışken, Ali Sami Yen’de Beşiktaş’ı ağırlıyoruz. İlk golü Hagi atıyor sanırım… O taç çizgisinin oralardan gelen frikik golü olmalı, tam hatırlamamakla beraber. Ardından Şifo’nun attığı golleri hatırlıyorum, biri rövetaşa tarzı… Maçın bitmesine yakın Emre Belözoğlu yazıveriyor golü, bende ne ateş kalıyor ne hastalık. İyileşiveriyorum resmen. O zamandan sonra Fenerbahçe’ye gelene kadar hep çok sevdim Emre’yi. “Bu adam yetenekli, fazla kilolarından kurtulsun Avrupa’da rahat oynar” dedim ama Fenerbahçe’ye geldikten sonraki söylemleri ile Emre Belözoğlu benim için bitmiştir! Sivasspor maçında iyi oynayınca, aklıma İspanya maçları kadrosuna girmek için yavaş yavaş form tutuyor olabileceği geldi. Olur olur. Son notlar, Aziz Yıldırım’la ‘baba oğul’ ilişkisine girmesi ve sonunda milli takım kaptanlığından alınması yönünde.


Yeri gelmişken, “Adam ve Çocuk” diye bir kitap okudum 1-2 hafta önce. Pek niyetli değildim aslında, klasik aşk romanlarından sandım… Uşak bahçıvanı sevmiş, bahçıvan hizmetçiyi, hizmetçi şoförü sonra hepsi şoförü… Bir dakika ya bu sevmek değildi sanki? Ne diyorduk, bir evliliği anlatıyor kitap Harry adında bir adamın, ilk defa yaptığı tek gecelik bir iş(!) yüzünden başına gelenler, karısını kaybedişi, oğluyla yaşantısı falan. Zaman zaman güldüm, zaman zaman da gözlerim doldu. Erkek adam ağlamaz demeyin, ağlamadım çünkü ama esprili yerler olduğu kadar hüzünlü yerler de var. Tabi bir de devamı olan” Adam ve Karısı” var, arkasından da onu okursanız pişman olmazsınız diyorum. Tony Parsons yazarı.

Peter Handke


“Oteldeki odasında şafaktan az önce uyandı. Durup dururken çevresindeki her şey bir çırpıda katlanılmaz oluvermişti. Düşündü: Belli bir anda, şimdi, şafaktan az önce her şeyin bir çırpıda katlanılmaz olması mıydı uyanmasının asıl sebebi? Üzerinde yattığı şilte içine çökmüştü, dolaplar, şifonyer çok uzağındaki duvarların berisinde duruyordu, üzerindeki tavan katlanılmaz bir yükseklikteydi. Loş oda, dışarıda koridor ve hepsinden önce dışarısı, sokak o kadar sessizdi ki, dayanılır gibi değildi. Şiddetli bir bulantı kapladı içini. Hemen lavaboya kustu. Bir süre sürdü kusması, rahatlama getirmeden. Gene yatağına uzandı. Başı dönmüş değildi, tersine, her şeyi katlanılmaz bir denge içinde görüyordu. Pencereden eğilip caddenin ucuna kadar bakması işe yaramadı. Bir branda bezi sakin sakin duruyordu park edilmiş bir arabanın üstünde. İçeride odanın duvarındaki iki su borusunu gördü, paralel gidiyorlardı, yukarıda duvarla aşağıda döşemeyle kesiliyorlardı. Gördüğü her şey en katlanılmaz bir biçimde kesilmiş, sınırlanmıştı. Kusmak içini ferahlatmamış tersine daha da sıkıştırmıştı. Sanki bir levye kendisini gördüğü her şeyden kanırta kanırta ayırıyordu, daha doğrusu çevresindeki nesneler kendisinden ayrılmış havaya kaldırılmış gibiydi. Dolap, lavabo, seyahat çantası, kapı: Ancak şimdi farkına varıyordu ki, gördüğü her nesneye uyan kelimeyi çılgınca bir zora uğramışcasına aklından geçirmeden edemiyordu. Her nesnenin görüntüsünü hemen nesnenin adı izliyordu. Sandalye, elbise askısı, anahtar. Ortalığa erkenden böyle bir sessizliğin çökmesi, gürültüler dikkatini artık dağıtamasın diyeydi; her yer bir yandan böyle çevresindeki nesneleri görebileceği kadar aydınlık, öte yandan böyle hiçbir gürültünün dikkatini dağıtamayacağı kadar sessiz olduğundan, nesneleri kendi reklamlarıymış gibi görüyordu. Gerçekten bulantısı kimi zaman uyuyana kadar tekrarlamadan ya da mırıldanmadan edemediği belli reklam spotlarından, moda melodilerden ya da milli marşlardan duyduğu iğrentiye benzer bir iğrentiydi. Hıçkırık tutmuş gibi nefesini tuttu. Sonra nefes alınca her şey gene başladı. Yeniden tuttu nefesini. Bir süre sonra işe yaradı bu. Uykuya daldı.

Die Angst des Tormanns beim Elfmeter, Peter Handke

Türkçe Çeviri: Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi, Ayrıntı Yayınları, Tevfik Turan, 1988

Teşekkürler var… Yarın akşam da Lorna…

Canfeda


Uzun süredir düşürmüyorum Can Baba’nın bu kitabını elimden. Can Yücel’de en sevdiğim, şiirlerini her okuduğumda tamamen farklı bir tadı yakalayabilmem, daha önce bulamadığım anlamlara haiz olabilmem. İnsan gelişiyor, olgunlaşıyor. Ama bilmiyorum, bu hayat onu tam olarak anlayabilmek için yeterli olabilecek mi…

Yüzünü Batı’ya dönmüş bir babası vardı, Köy Enstitüleri’ni hayata geçiren Hasan Ali Yücel. Dedesi ise yeni olan her şeyden rahatsızdı. Babasını çok seviyordu, ancak onun evden uzak olduğu yıllarda hep dedesiyle beraberdi. Böyle bir çatışma içerisinde büyüdü. O da öfkeliydi her zaman. Öfkesi öfkeydi fakat delikanlı ve temizdi. Bütün okul hayatı boyunca o şatafatlı protokol hayatından uzak durmaya çalıştı, arkadaşları hep mahallenin çocuklarıydı. Siyasetle haşır neşir olmaya başlayınca Baba Yücel, Can’ı Cambridge’e gönderdi. O Cambridge’de Bertrand Russell hocası olacaktı. Yine de İngiltere ona göre değildi, zaten o yerini Datça’da buldu yaşlılık yıllarında. İngiltere’nin kasvetli havası, onun deli yüreğine göre değildi. Ağaç, toprak, deniz, hava, bulut hep en güzel haliyle yansıyordu kağıda onun kaleminden.

Muhalif göründü, iki kez hapis yattı. Ziyaretçilerden gelen üzümlerden gizlice şarap yapabilecek de bir adamdı, öyle bir mahkumdu. Koğuşta demlendikleri cezaevi yönetimince ortaya çıkınca sonuç üç günlük hücre hapsiydi, bu üç gün boyunca üzerine tazyikli su sıkıldı. Bu duruma o beyinden nasıl bir tepki gelmesini beklersiniz. Böyle dedi üstad: O kadar şarabın üstüne iyi geldi. Haksızlığa kızıyordu Yücel, insanoğlunun ne kadar aptallaşabildiğini görmek onu öfkeye sürüklüyordu. Ne de güzel serpiştiriyordu küfürlerini şiirlerine. Öfkesi, insanı olması gereken insandan uzaklaştıran her şeye karşı en büyük silahıydı. Hayatı tersinden yaşadı, bize de dizeler kaldı.

-BİR DOĞAÇ DAHA-

Ben bu evi
Bu baba evini
Manolyalarıyla, fıstık ağaçlarıyla, gülibrişimleriyle
Ve televizyonun üstüne asılı Onun resmiyle
Helasının işlemeyen sifonuyla
Kitaplarıyla ve rütubetiyle
Güler’le aşktan herzaman dağınık yatağıyla
Anılar değil, gelecek çocuklarımızın kokularıyla
Ben bu evi bir saksafon solosuyla yıkıyorum
Duvarların nasıl çökeceğini
Damının göğsüme nasıl ineceğini bile bile
Ben bu evi yıkıyorum Cemil Bey’in bir taksimiyle
Kardeşlerimle taksim edilemeyen bu evi
Yıkıyorum nihaventten bir taksimle
İzale etmek için bir izale-i şuyuyu
Yıkıldı mı bu ev toprağın, kayanın üstüne
Benim tamburumla borazanımla
Görünecek açılan damından
Gündüzleri güneş
Geceleri yıldızlar
Aşkı taksim edilmesin diye bu evin
Cemil Bey’in taksimiyle ben bu evi yıkıyorum
Yıktığımda da yıkıntısı altında değil
Üstümde Güler var
Altımda toprak