Sarı Tebessüm

[…]

Uzunca bir not:

Sarı tebessüm, Murathan Mungan’ın yazdığı “Şairin Romanı”ndan alınmış hoş bir betimlemedir. Çiçekçilerin, güllere renklerine göre anlam yüklemeleri gibi, insan davranışlarının da bir rengi olmalı yüzlerine yansıyan.


Örneğin, miting alanlarındaki, “Güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli güzel günler / Motorları maviliklere süreceğiz” derken devrimcilerin yüzüne yansıyan mavi ile aynı şiiri daha dün İstanbul’da seslendiren Fenerbahçeli taraftarın yüzüne yansıyan mavi aynı olabilir mi?

Şairin dediği gibi renkler de kirleniyor, yüzler de. Metin Lokumcu’ya ait Adli Tıp raporunu hazırlayanların yüzlerine yansıyan bir renk var mıdır örneğin? Renk için ışık gerek. Ruhu ışıksız, izbe kişiliklerin inanıyorum ki ne yüzü olabilir, ne de o yüzlere yansıyacak bir renk.

Yazık!..
Kemal ULUSALER
BirGün, 13 Temmuz 2011

When You’re 21, You’re No Fun


Kaleciler: 1 Frankie Fielding (Derby County), 23 Jason Steele (Middlesbrough), 13 Alex McCarthy (Reading)

Defans: 14 Kyle Walker (Tottenham Hotspur), 6 Phil Jones (Manchester United), 2 Michael Mancienne (Chelsea), 5 Chris Smalling (Manchester United), 15 James Tomkins (West Ham United), 3 Ryan Bertrand (Chelsea), 12 Kieran Gibbs (Arsenal)*
Orta Saha: 17 Tom Cleverley (Manchester United), 7 Marc Albrighton (Aston Villa), 8 Jordan Henderson (Liverpool), 16 Jack Cork (Chelsea), 18 Henri Lansbury (Arsenal), 19 Jack Rodwell (Everton), 4 Fabrice Muamba (Bolton Wanderers), 11 Scott Sinclair (Swansea City), 20 Danny Rose (Tottenham Hotspur)
Forvet: 10 Daniel Sturridge (Chelsea), 21 Nathan Delfouneso (Aston Villa), 9 Danny Welbeck (Manchester United), 22 Connor Wickham (Ipswich Town)

Andy Carroll, Micah Richards ve ülkedeki futbolseverlerin bazılarını hayal kırıklığına uğratacak bir seyir sonunda Jack Wilshere’ın turnuva kadrosunun dışında kalması sonrasında bu yaş kategorisinde kıta sıralamasının tepesinde yer alan İngiltere aslında Danimarka’ya en güçlü haliyle seyahat etmiyordu. Bu aşamaya gelirken de çok kolay bir yol izlememiş, grup ikincisi olarak Avrupa Şampiyonası kurasına son torbadan girebilmişlerdi. Başlarında menajerlik kariyeri daha ziyade Manchester City’de emaneten getirildiği, fakat işler iyi gidince uzun bir süre yürüttüğü görevle hatırlanan Stuart Pearce vardı. Esasen işlerin iyi gittiği savına karşı çıkacak çok fazla isim bulabilirsiniz şehirde hala. Fakat City’nin o dönemdeki beklenti düzeyi ölçüsünde başarı addedilebilecek bir ilk sezon geçirip, UEFA Kupası biletini son maçta Robbie Fowler’dan gelen bir penaltı ıskasıyla kaybedince şehirde bir güven ortamı yaratmıştı. Takımına fazla kişilikli bir futbol oynattığı söylenemezdi, elindeki kadro kendi seçimlerinden bile oluşmuyordu. Fakat herkesle iyi ilişkileri vardı, FA tarafından destekleniyordu. Tüm bunlar sonucunda 15. sırada bitirilen sezon bile kellesini almaya yetmiyordu. Sabrın sınırına ulaşıldığında ise, zaten halihazırda City menajerliği yanında yürütmekte olduğu federasyon kaynaklı 21 yaş altı milli takım görevine odaklanıyor, yani pek fazla yalnız kalmıyordu. Şanslı bir adam…


Pearce’ın birtakım eksiklerle -son anda takımın asli sol beki Gibbs de çürüğe ayrıldı- Danimarka’ya getirdiği bu kadro ilk iki maçta hayal kırıklığından başka bir şey yaratmadı. Tıpkı üst seviyede olduğu gibi İspanya tarafından domine edilen yarışmalara şahadet içinde geçen bir dönem sonunda, beklentilerin yükseldiği bir jenerasyondu eldeki. Wilshere, Carroll ve Richards önemli eksikler olarak görülse de, zaten gelişimleri olağanın dışında seyreden özel oyunculardan bahsediyorduk. Yani bu oyuncuların U21 seviyesini pas geçerek, A takımla devam etmelerinde çok büyük tuhaflık yoktu. Geriye kalan havuzda ülkenin güç merkezlerinden Liverpool’a 20 milyonluk transferini tamamlayan bir Henderson vardı mesela. Ya da Manchester’ın kırmızı güç merkezine benzer fiyatlarla transfer gerçekleştirmek için gün sayan bir Jones. Bunlar sadece son dönemde baş sayfalarda sıkça görülmeleri ve sezon boyunca Sunderland ve Blackburn ile daha şanslı sezonlar geçiren oyuncular olmaları yönüyle diğerlerinden ayrılıyordu aslında. Rio Ferdinand’ın sakatlığında beklentilerin üstünde bir katkı vererek United’ın lig şampiyonluğunda ve özellikle de Şampiyonlar Ligi finaline yürüyüşünde büyük pay sahibi olan Smalling de kadronun içindeydi. Ya da devre arasında Bolton’a kiralandıktan sonra Premier League tarihinde ancak Dion Dublin, Darren Bent ve Emmanuel Adebayor gibi elit golcülerin yakalayabildiği bir sezon ortası serisiyle esaslı bir etki yaratan Sturridge. Aston Villa’nın kötü sezonunun belki de yegane iyi şeyi Albrighton. Aynı takımda sezonun en iyi sağ bek performanslarından birini veren Walker’ı tabi ki unutmadım. Sadece bu iyi performansın, Villa Park’tan ziyade White Hart Lane’de hezeyan yaratması gibi bir farkı var. Walker gelecek sene Tottenham’a dönüyor ve onun varlığında Vedran Corluka ve Alan Hutton gibilerinin şehirde uzun vadeli planlara girişmeleri pek akıl karı olmayacak. Sunderland ve Wigan’da sakatlıklardan uzak kalabildikleri müddetçe iyi tatlar bırakmış iki United oyuncusu Welbeck ve Cleverley de göze çarpıyor. Belki Sir Alex Ferguson’ın uzun bir dönem alışveriş listesinin üst sıralarında yer bulmuş Everton yeteneği Rodwell de… Arsenal’a attığı golden ibaret olmadığı iddia edilen Rose, Championship play-off finalinde yaptığı hat-trick ile Galler’e Premier League getiren kahraman Sinclair. En üst seviyeden çok uzak kalmayacağı aşikar yetenekli Ipswich forveti Wickham -ki muhtemelen o da soluğu yakın gelecekte Big Four takımlarından birinde alacaktır- hep bu kadroda. Yani Pearce’ın elinde bayağı bir kadro var Güntekin.


İlk maçta İspanya’yı karşılarına getiren fikstür çok cömert değildi, kabul etmeliyiz. Fakat genel seçim hengamesinde göz ucuyla bakabildiğim maç, hafızamda büyük oranda -pek de hatırlamak istemediğim- Şampiyonlar Ligi finali anlarını uyardı. Sadece Rose’un önüne atılmaya çalışılan uzun toplar. Stoperlerin kucağında kaybolan Welbeck. Sağ tarafta hiçbir şekilde kullanılamayan -ve belki sırf bu yüzden haksız biçimde ikinci maç kadrosundan kesilecek- Cleverley. Bu isimleri sırasıyla Park, Rooney ve Valencia da yapabilirsiniz. Zira ortaya çıkan görüntü büyük oranda benzeşmekteydi. Bir yan topta arka direkte bitiveren cevval Ander Herrera’nın golüyle geri düştüler. Üçüncü tekrarda anlayabildim ki eleman golü basbayağı eliyle atmıştı. Ancak sahadaki oyuncular dahi bunu ancak soyunma odasında öğrenebileceklerdi. “Zaten İspanya’da bunu altyapılarda öğretiyorlarmış Kaan.” İkinci yarıda ise topu sürekli kontrolünde tutmasının yanında, bu hakimiyeti tehlikeli bölgeye sıkça taşıyan bir İspanya vardı. Tablo biraz da geçtiğimiz dünya kupasındaki Almanya hezimetine kaymaya başlamıştı. 88. dakikada her şey bitmek üzereyken, yukarıda uzun uzadıya bahsettiğimiz Walker’ın ferdi çabasıyla getirdiği top Welbeck’in ayağıyla buluştu ve maç 1-1 bitti.

İspanya maçı öncesinde iki cümlesinden birine “İspanya’dan korkmuyorum” diye giren Pearce basın toplantısında biraz hava atabilirdi. Zaten çoğu insan maçı izlememişti, izleyenler de karşılarında bayağı yetenekli bir takım olduğunun bilincindeydi. Onlar Pearce’ın aksine maç öncesinde korku taşıyorlardı fakat. (Zaten aksini çok fazla dillendirmesi, Pearce’ın da bu korkuyu fazlasıyla taşıdığına yorulabilir. Ve hatta yorulmalı galiba.) Maç da her anında bu korkularının dayanaksız olmadığını onlara göstermekten geri durmamıştı. Basında rakibin hanesinde yazan 1 için Smalling’e, kendi hanelerinde yazan 1 içinse Walker’a gidiyordu krediler. Gerisi koskoca bir hayal kırıklığı…


Grubun ikinci gününün ilk maçında puan alınan İspanya’nın grubun seribaşı Çek Cumhuriyeti önünde güzel futbolla aldığı 2-0’lık galibiyetin İngiltere’yi biraz havaya sokması beklenebilirdi. Ukrayna’yı yendikleri takdirde büyük bir avantaj yakalayacaklardı. İlk maçta en çok eleştirilen Pearce tercihi olan, gerçek pozisyonunun orta saha olduğu hayli su götürür Mancienne’deki ısrar ilk onbirden yapılan ilk okumaydı. Yine İspanya’ya karşı oyunu hareketlendiren iki isim Sinclair ve Lansbury kenarda tutulmuş, Rose ve Henderson’a sadakat gösterilmişti. Welbeck’in merkezde, Sturridge ve Rose’un kenar forvetlerde dizildiği 4-1-2-3 ideale pek yakın durmuyordu. Sturridge topla her buluştuğunda etkili oldu, fakat etki gösterdiği alanlar -radyo ağzıyla konuşursak- orta yuvarlağın taç çizgisine bakan yanlarıydı. Ne büyük israf! Kaleci Fielding’den Rose’un koşu yoluna atılan uzun toplar. Doğru bildiniz sol bek orijinli Rose’un boyu 1.73, karşısında ise ideal bir Ukrayna erkeği duruyor… İlk yarının oyun planı buydu. Sturridge limitlerini zorladığı bir anda ceza sahasına kadar yaklaşmış, yay çevresinden çıkardığı şut direği yerinden oynatmış ama fileleri bulmamıştı. Bunun dışında bayağı kötü de bir maçtı.


Mancienne ilk dakikadan beri net olarak aksayan isim olmasına rağmen, kenara yol alanın Rodwell olması Pearce’ı eleştirmek için sabırsızlananları fazla bekletmedi. Lansbury yine hücuma hareket getirmişti ve Rose-Sinclair değişikliğiyle dönülen 4-4-2 de ilk ciddi organize İngiltere tehlikesiyle sonuç verdi. Sturridge’in pası bir golcü için kaçırılmaması gereken bir pozisyon yaratıyordu, Welbeck hayli kötü bir vuruşla karşılık verdi. Bu andan sonra savunma-orta saha bağlantılarını kaybeden İngiltere -neden Muamba’nın şans bulmadığını anlamıyorum- önemli pozisyonlar verdi. Sonuncusu maç boyunca takımın en iyilerinden olan Jones’un bireysel hatasıyla geldi. Sahadaki duruşuyla şişman bir John Terry’yi andıran Jones, son dönemde Büyük Kaptan’ın da bolca gösterdiği bir akıl tutulması anı yaşadı ve yaptığı top kaybı Fielding’in üstün refleksleri sonrası ucuz atlatıldı. İngiltere adına ilk iki maçın ortaya çıkardığı az sayıda güzel sürprizden biri de Derby County’nin 1988 doğumlu kalecisi Fielding. Gözden uzak olduğundan kıymetini takdir edemedik belki de, bir özrü hak ediyor. Championship sansasyonu olarak esas patlaması beklenen Wickham ise Pearce’tan henüz dakika alamadı. Sinclair konusunda da durum ne yazık ki pek farklı değil.

Kadro güzel, yetenekli oyuncular izliyoruz. Sırasıyla söylemem gerekirse Sturridge, Smalling, Walker, Jones, Wickham, Lansbury, Henderson ve Sinclair’in hem milli takım için, hem de yavaş yavaş yaygın terim haline gelmesi olası Büyük Altılı (Büyük Dörtlü + City + Tottenham) için hep düşünülen oyuncular olacağına dair inancım var. Zaten bunların bazıları şimdiden o kulüplere kapağı atmış durumda. Ladytron’un başlığa konu olmuş dahiyane dizeleri belki burada devreye giriyor. 17 yaşında önemli kulüp yöneticileri kapında yatabilir, fakat 21 yaşında bu piyasa için artık ‘eski haber’ anlamına geliyorsun. Bu bağlamda hemen yukarıda saydığım listenin arkasına iliştireceğim Rodwell, Cleverley, Welbeck ve Fielding için aynı ölçüde ümitvar değilim. Cleverley önümüzdeki sezon için Paul Scholes’un kavuğuna talip olduğunu açıklamış, güzel bir özgüven gösterisi ama yine de bilemiyorum. Fielding de kaleci, o hala tazeliğini kaybetmedi aslında mevkisi gereği.


Pazar günü grubun seribaşı Çek Cumhuriyeti ile oynanacak maç çok stresli olacaktır. Güzel bir seyirlik olur mu, emin değilim. Bugün büyük hayal kırıklığı yaşadım zira. Ancak Çek Cumhuriyeti, İspanya’nın gösterdiği kadar kötü bir takım değil kesinlikle. Tomas Pekhart’ı Ada’da da iyi tanırlar. Hakeza Vaclav Kadlec ve Marek Suchy de zaman zaman maçlarına denk gelmiş olduğum yetenekli topçular. Takım yapısı da İngiltere kadar defekt barındırmıyordur büyük ihtimalle. Onbirde yine Mancienne’i görürsem sinirlenip izlemeyebilirim, ama çocuklara bir şans daha vereceğim…

Burası Survival Sunday, Burada Şaka Yok!


Resim: Stretford End iş başında. Yer Anfield Road, Tottenham maçı sırasında yakalanan bir kare. Açıklamaya ihtiyaç duymuyor.

Premier League’de şampiyon belli oldu (üstteki resmi kesiniz) ve tablonun üst kısmında savaşılacak çok az şey kaldı. Fair-Play tablosuna göre şekillenecek son Europa League bileti için Fulham uzun süredir pole-position koltuğunda oturmakta ve son hafta içlerindeki canavarı salıvermezlerse iki sene önce finalini oynadıkları lige bir kez daha katılacaklar. Sevdiğim menajerlerden Mark Hughes’un takımı oynadığı futbolla da bu ödülü fazlasıyla hak ediyor aslında. Bu hafta can derdindeki Birmingham’ı da deplasmanda yendiler ve Stoke City’yi altlarına aldılar. Futbolun selameti için böylesi daha güzel… Bir de çekiciliğini Şampiyonlar Ligi’ne direkt katılmaya imkan vermesinden alan lig üçüncülüğü için Manchester City salı akşamı aldığı galibiyetiyle büyük bir avantaj kazandı. Arsene Wenger ve öğrencileri lige bakışlarını seyircileri önünde aldıkları Aston Villa mağlubiyetiyle açık etmişlerdi zaten…

Yolculuğun son haftasına 2 puan dilimini doldurarak giren beş takımdan iki tanesi Championship futbolunda geçecek bir senenin kendileri için daha hayırlı olacağını 2-3 sezondur belli eden West Ham’e katılmak durumunda olacak. Paraşüt yardımları falan güzel gözüküyor ama biraz işsizlik maaşı gibi onlar da, çok fazla güvenirsen soluğu birkaç küme aşağıda bulabiliyorsun. Bunun yanında doğru yapıyı oluşturamadığın müddetçe, çok fazla para harcamanın doğrudan seni yukarıya taşımadığı bir lig Championship. Bu sezon Premier League’e çıkan Norwich’in kadrosu oyuncu değerlerini toplayacak olursak, ligin son çeyreğine ait gözüküyor mesela. Wembley’de son bilet için Reading karşısına çıkacak Galler temsilcisi Swansea için de bu durum böyle… Roberto Martinez zamanında oluşturulan yapının, yeni menajer Brendan Rodgers tarafından da işlemeye devam ettirilmesiyle Swansea Galler’i Premier League’de temsil edecek ilk takım olma onuruna çok yakın. Birkaç sene öncesine kadar bunu Cardiff’in önünde başaracaklarına dair bahis oynasaydınız, şimdi bu yazıyı okumayacak kadar meşgul olurdunuz. Yani düşenleri çok kolay bir yolculuk beklemiyor.


Resim: Afacan Millwall taraftarı iş başında. DW Stadium’da Wigan ikinci golü attığı gibi “Avram Grant – Millwall Legend” yazısını herkese okutuyorlar, hatta yayına bile çıkıyor bu uçak.

Her şeye rağmen Avram Grant’ten birkaç saat içinde kurtulan ve Akademi’den gelmeye devam eden her biri Championship’te patlamaya aday yetenekleriyle West Ham, geri dönüşe diğerlerine oranla daha yakın olacaktır. Steve McClaren’ın Hammers’ta boşalan pozisyonla ilgilenmediğini açıklamasının ardından güçlü adaylar Martin O’Neill ve Chris Hughton olarak ön plana çıkmış durumda. Elinde bulacağı genç oyuncu grubundan daha iyi faydalanacağını düşündüğüm Hughton, Championship’teki başarıyla biten tecrübesiyle de bence daha doğru isim. Aynı zamanda Big Four ile bile adı geçerken, bir anda İngiliz futbolunun ikinci kademesindeki hedefe adaptasyon göstermesi çok kolay olmayabilir O’Neill’ın. Ancak bunu yapabilirse de Premier League’i de sarsabilecek bir birlikteliğin başlangıcı olabilir bu düşüş. Korkuya mahal yok, “Fight Club” alıntısı yapmayacağım. Fakat Zavon Hines (88), Jack Collison (88), James Tomkins (89), Junior Stanislas (89), Freddie Sears (89), Jordan Spence (90), Frank Nouble (91) ve belki gelecek seneden itibaren adını duyurmaya başlayacak daha fazla altyapı kaynaklı isim büyük bir potansiyelin göstergesi. (Yukarıda sıraladıklarımdan Nouble dışında hepsi Akademi çıkışlı ve bazıları kiralık dönemleri boyunca Championship düzeyinde önemli etki gösterdiler.)

Şimdi tekrar yazının ana konusuna geçelim ve pazar günü nasıl bir heyecanla karşı karşıya olduğumuza göz atalım. Bir de aşırı subjektif değerlendirmeler katmayı planlıyorum, rahatsız olanlar okumasın.

Fikstür:
Manchester United – Blackpool
Tottenham Hotspur – Birmingham City
Stoke City – Wigan Athletic
Wolverhampton Wanderers – Blackburn Rovers


Blackburn (40 puan, -14 averaj)

Geçen haftasonu kendilerini emniyet altına almaya çok yaklaşmışlardı aslında. Hala kendi göbeklerini kesme şansına sahipler, fakat gidilecek Wolves deplasmanı puan durumunun gösterdiği kadar rahat olmadıkları anlamına geliyor. Ada futbolunda son haftalardaki hedefsizlik, doğrudan yatışa zemin hazırlamıyor. Özellikle kendi evinde sahaya çıkıyorsan, veda maçında taraftarının ağzında buruk bir tat bırakmak istemiyorsun. Buna paralel olarak Stoke veya Tottenham deplasmanları, takımların hedefsizliklerine rağmen zorlayıcı deplasmanlar. Fakat Blackburn, Wolves yerine bu takımlardan birini ziyaret etmeyi tercih eder miydi? Muhtemelen.

Kulübü satın alan Hindistan şirketinin apar topar kovduğu Sam Allardyce’ın ahı bir yana, geçen hafta da deplasman fakiri United’ın golü bulduktan sonra maçı Galatasaray-Sturm Graz haline getirmelerini sadece izlemeleriyle de tarafsız futbolseverlerin kanına dokunmuş olmalı Blackburn. Ben bu tavırlarından gayet hoşnuttum, fakat kendi evinde oynarken ve rakip golü bulmak için yaptığı değişiklikler sonrası gardını o denli indirmişken doğru tercihin bu olduğunu da pek düşünmüyorum. Tehlikeli sularda yüzüyorlar. Bu sene ’88 doğumlu Martin Olsson ve ’90 doğumlu Junior Hoilett gibi güzel çocukları seyrimize sunmamış olsalar, sempatimi de hayli kaybetmişlerdi. Ama pazar günü düşseler üzülürüm sanırım….


Wolves (40 puan, -19 averaj)

“Mick, you’re a liar… You’re a fucking wanker. I didn’t rate you as a player, I don’t rate you as a manager, and I don’t rate you as a person. You’re a fucking wanker and you can stick your World Cup up your arse. The only reason I have any dealings with you is that somehow you are the manager of my country! You can stick it up your bollocks.”

Mick McCarthy’yi pek sevmem, bu düzeyi hak edecek bir futbol adamı olarak da görmem. Fakat bu seneki görüntüde onu suçlamanın çok adil olduğunu düşünmüyorum. Son hafta evinde oynayacak olması, Steven Fletcher ve Jamie O’Hara gibi oyuncularının yüksek formları ile Wolves şu anda belki de en güvende gözüken takım. (Fletcher’a ödedikleri para kulüp rekoruydu ve O’Hara da Tottenham’dan mevsimlik işçi olarak alındı. Yani?) Blackburn’ün de kötü durumda olduğunu söyleyemeyiz ve işler bir anda tersine dönebilir ancak bu takımın kümede kalma savaşı vermesini yadırgayanları anlamak zor. Newcastle gibi büyük bütçeli bir kulübün geri dönmesi ve Wolves’un yerel rakibi West Brom’un da -ilki tartışmaya açık olsa da bence öyle- gerek Roberto Di Matteo, gerekse de Roy Hodgson dönemlerinde belli bir futbol anlayışını sahaya koyup bunu skora da yansıtmasıyla meşhur “ikinci sezon sendromu”nun bazı kurbanlar vereceğini öngörmek güç değildi. Bugün aynı sendromu yaşayan bir diğer ekip Birmingham’a baktığımızda Wolves hem finansal açıdan daha iyi bir durumda, hem de elinde Championship ihtimalinde de büyük oranda koruyabileceği potansiyelli bir oyuncu grubu var. Tarihi bunun aksini iddia ediyor olsa da bugün Wolves Ada futbolunun küçük balıklarından ve başlarında McCarthy yerine bir taktik deha da olsaydı tablonun ilk yarısına kapak atmaları falan söz konusu olmayacaktı.

— Sıkılma eşiği —

Bize kötü bir mağlubiyet yaşattılar, Kevin Doyle da o gün bayağı bir küfür yedi benden. (Gerçi yanımdaki Mancunian’ın George Elokobi’ye atfettiği hem ırkçılıkta, hem de homofobide sınırları zorlayan küfür kombinasyonundan sonra benden gelen prick, twat falan bayağı sıradan kalmıştı.) Mick the Prick’in kenarda Hikmet Karaman edasıyla gerinerek dolaşması can sıkıcı olabilir ama Wolves’un düşmesi de beni bayağı üzer galiba.


Birmingham (39 puan, -20 averaj)

Son yıllarda Premier League’de düşme korkusu yaşayan takımlar belirli karakteristikler gösteriyorlar. İkinci sezon sendromundan bahsettim. Birmingham vakası buna uyuyor. Fakat bununla birlikte, kupa peşinde koşarken ligi boşlayıp sene sonunda babayla tanışan birçok takım oldu. Carling Cup finalinde Obafemi Martins’in vuruşu Arsenal ağlarıyla buluştuğunda sevindik. Ucu bize dokunmadığı müddetçe underdog kazanınca aptal bir şekilde sevinen sıradan insanlarız en nihayetinde. Ama şu anda Wenger’in “Ya cepte en azından Lig Kupası olsaydı da taraftarlara gösterirdik” diye düşündüğünü sanmıyorum. Gerçi Birmingham çapındaki kulüpler için bu tip onurlar daha değerli. Küme düşmek istemeyen bir takım gibi gözükmedikleri ve seyircileri önünde 2-0 kaybettikleri Fulham maçı sonrası, taraftarın Alex McLeish’i alkışlamasının arkasındaki motivasyon da büyük ölçüde o onurla ilintili olmalı.

Martins’in sakatlığıyla o kiralamadan ligde yeteri kadar yararlanamadılar. Fulham maçına ileri uçta başlayan Kevin Phillips ve Matt Derbyshire da sezon boyunca hiçbir zaman birinci veya ikinci tercih olabilecek gibi görünmemişlerdi. Yani bir şanssızlık yok değil. Hayır, Lee Mason aynı anda hem ofsayt, hem faul, hem de elle oynama gerekçesiyle geçersiz sayılması gereken Nikola Zigic golünü verip beni üzdüğü için Brum’ın düşmesini istemeyeceğim. Ama yukarı çıkan oyunculara saygı göstermeyip, Bülent Uygun gibi 20 tane yeni transfer yapan hocaları oldum olası sevmemişimdir. Geçen sene 17.5 milyon, bu sene ise 22.5 milyon harcamışsın. Hala Phillips’in golleriyle kümede kalmanın peşindesin. David Bentley’yi kiralık alıyorsun, Aliaksandr Hleb’in oynamasını bekliyorsun falan… Düşseler yeridir. Birmingham’ın büyükleri sahip çıkmazsa hasarlı bir düşüş olur, Charlton tecrübesi yaşarlar gibime geliyor ama.


Blackpool (39 puan, -21 averaj)

Son hafta şampiyona konuk olacaklar ve Sir Alex Ferguson’ın başvurmayı çok sevdiği o zayıflatılmış onbirlerden birini karşılarında bulma ihtimalleri oldukça yüksek. Bunun yanında iç sahadaki namağlup unvanı dışında koruyacak bir şey olmadan girilen bu maçta, Paul Scholes ve Edwin van der Sar’ın Old Trafford zeminine son kez adım atma fırsatı bulacağına inanıyorum. Hem Şampiyonlar Ligi finaline -adı VDS de olsa- üç haftadır rekabetçi bir maçta kaleyi korumamış bir kaleciyle çıkmak pek akıl karı olmaz, hem de her iki oyuncuyu maç boyu ayakta alkışlatmak için güzel bir imkan ıskalanmamış olur. Scholes’un Barcelona onbirinde yer bulamayacağı varsayımıyla konuşuyorum, fakat güçlü bir varsayım bu…

Blackpool adına bence güzel bir şans oldu bu. Fikstürün herhangi başka bir bölümünde karşılaşıldığı takdirde -klişe tabirle- üstü çizilecek bir maç belki de takımın kurtarıcısı olacak. Daha önce 2007’de West Ham taraftarının “The Great Escape” olarak nitelediği, son dokuz maçta alınan yedi galibiyetle kazanılan kümede kalma savaşının son halkasına benzer bir şekilde zayıflatılmış bir United kadrosu…

Kişisel istek kısmına gelecek olursak, Ian Holloway’in yaptıklarını küçümseyecek değilim. Ancak bugün kümede kalacaklarsa, bunun kenardaki ismin taktik dehasının sonucu olduğunu söyleyen birisine de hayli şüpheyle bakıyorum. Oyunun bir yanını gerçekten çok iyi oynayan bir takım, ancak bunun her futbol romantiğini uyaracak bir yaklaşım olduğunu varsaymak da bence gülünç. Eğer takımdan kapasitesinin çok üstünde verim alma argümanı ortaya atılarak yılın en iyi menajeri titrine aday gösterilecekse, bunu kabul edebilirim. Ancak oraya aynı futbol romantiklerinin midesini bulandıran bir yöntemle daha büyük bir başarıya ulaşan Tony Pulis’in de adını eklemiyorsanız, doğrusu buna ikiyüzlülük denir. 2005 yılındaki Phoenix-Dallas konferans yarı finalini izlerken gerçekten acı çeken bir adam olarak Blackpool benim damak zevkime pek hitap etmiyor. Ancak Gareth Bale pozisyonunda gösterdiği zalim yüzüne rağmen gerçek bir kazanan olan Charlie Adam’ın bireysel savaşının mutlu sonla bitmesiyle de yaşayabilirim. Ki bana kalırsa fikstürden aldığı yardımla, son haftaya avantajlı giren takımlardan biri Mandalinalar.

“We’re going to try and outscore this lot in front of us. And when we have got a goal let’s go try get another one… Because we are no good at shutting up shop. Our shop is never closed. Like the Kwik-E-Mart.”


Wigan (39 puan, -22 averaj)

Düşmesinler.

Neden?

Yazının ilk bölümünde adını andığım Martinez’in yeteneklerinin Championship düzeyinin hayli üstünde olduğuna inanıyorum. Steve Kean, Mick McCarthy, Alex McLeish ya da Ian Holloway’in küme düşmediği bir ortamda, onun hak ettiği takdiri tam olarak göremediği bir sezonun sonunda bunu yaşamasını istemem. Olur da bugünkü başarısında kredilerin bir bölümünün sahibi olduğu Swansea’yi, Premier League’de başında başka biri varken aşağılardan bir yerden izlemek durumunda kalırsa bayağı acı verici olabilir. Ya da ben fazla dramatize ettim. “Kızımız olacaktı!”

Bir kötü transfer bazen her şeyi berbat edebilir. Küçük ölçekli bir kulübün imkanlarını zorlayarak, kulüp rekoru haline gelecek bir transferi yapıyorsan ve bir yetenek için bazı şeyleri riske ediyorsan yokuş aşağı gitmen çok alışılmadık bir senaryo olmaz. Martinez de Arjantin pazarının en parlak gençlerinden birine güvendi. Bir İngiliz takımının karar vericisi olarak başlangıçta çok sağlam bir hedef gibi gözükmüyordu. Ancak çoğunlukla o coğrafyadan gelen genç yetenekler için her şeyin kötüye gitmesi dil bariyeriyle başlar, oyuncu kendisini kültüre adapte etmekte güçlük çeker ve kayış kopar. Bir İspanyol olarak bu duruma engel olabileceğini düşünmek çok mu iyimser? Zamanın bu tarafından bakan bir gözün öyle olduğunu söylemesi çok zor değil, ama o gün gerçekten de fazla iyimsermiş gibi gözükmüyordu. Albert Serran ya da Angel Rangel gibi vatandaşlarını Ada futboluna başarılı bir şekilde entegre eden Martinez’in kendine güveninin altı çok boş sayılmazdı. Fakat Mauro Boselli’nin psikolojisi kenardayken bile çevresine hastalık yayabilen bir noktaya geldiğinde ipler koptu ve kendisini Genoa’da buldu. Oyuncuyla dört yıllık bir sözleşmeye imza atıldığı düşünülünce, bu kiralama da çok mantık dışı değil. Fakat Wigan küme düşerse Martinez 6.5 milyon pound değerindeki bu transferi üzerinden çok fazla darbe alacağa benziyor.


Resim: Persona non grata… (Here we go. Cannes style.)

Takım öyle göze çok hoş gelen bir futbol oynamıyor belki. Charles N’Zogbia’nın -ki en az Adam kadar kümede kalmayı hak eden bir tek kişilik gösteri sunuyor- ve pek istikrar taşımasa da Old Trafford’dan yardıma koşan kiralık yetenek Tom Cleverley’nin ferdi çabaları dışında çok fazla kanat varyasyonu izleyemiyoruz. Ağırlıklı olarak fizik güçleriyle ön plana çıkan merkez elemanları sahiden de “İyi ki Wigan var da gözlerimiz futbola doyuyor” demeyi imkansız kılıyor. Ancak aşağısı o kadar da kötü değil. Gelecek sene -hangi ligde oynarsa oynasın- patlama sezonunu yaşayabileceğini düşündüğüm Victor Moses var mesela. Geçen sene de Crystal Palace performansıyla bu blogda övgü almıştı. Ya da geçen hafta Wigan için ilk golünü, en çok ihtiyaç duyulduğu anda atan Conor Sammon… Kabul etmek gerekir ki, Wigan’ın mütevazı imkanlarıyla daha “güzel” bir takım kurulmuyor. En azından kazanmaya önem veriyorsanız.

Stoke’un son maçtaki onbiri Martinez’e bir soluk aldırmıştır muhtemelen. Ancak böylesine başarılı geçen bir sezonda Pulis’in as oyuncularından bazılarını, gün boyu stadyum ve çevresini şenlik yerine çevirecek taraftarının huzuruna çıkarması çok acayip olmaz. Yine de bence Wigan için umut var. Wayne Bridge sağolsun.

Gel Be Sarı…


İspanyol basketbolcular ağlak olur. Zaten altyapılarda tiyatro eğitimi de veriyorlarmış.

Amerikalı sprinterler doping kullanır. Belki biz yakalayamayız, ama onlar mutlaka kullanır.

Finlandiyalı cirit atıcılar kaslı ve… Neyse, ana fikri çözmüşsünüzdür. Bir ulusun gen haritasını şıp diye çizmekle yetinmeyip, bu basmakalıplar üzerinden birtakım yargılara varmak bizim yorumcularımıza özel bir hareket değil. Fakat son dönemde yolu Ada futboluyla kesişen Amerikalılar’a baktığımızda, belli bir prototipten çok fazla sapma göstermediklerini fark edebiliyoruz. Bunlar içerisinden bu sezon -en azından 19 Mart’a kadar- en çok konuşulanı ise Bolton ile geçirdiği ilk senede takımı baş altına taşıyan Owen Coyle stratejisinde temel taşlardan biri haline gelen Stuart Holden… Sky yorumcularının bir masanın etrafına toplanıp “ABD pasaportlu orta saha buluyorsan, düşünmeden alacaksın” gibi cümleler kurması için erken olabilir, fakat özellikle krallık coğrafyasında Clint Dempsey ve Maurice Edu’nun son yıllarda gösterdikleri formun ABD menşeli orta sahalara bakışı geliştirdiğini söyleyebiliriz. Rijit orta sahalar kurmak hala ligde yaşamınızı idame ettirebilmeniz için birincil hedef olmayı sürdürüyor, fakat bunu sağlayan oyuncularınızın uzun toplarla etkinlik gösterebilmesi, iyi duran top kullanabilmesi de sizi baş altına yaklaştıran yan getiriler olarak kesinlikle önemli. Aslında Fulham da yukarı çıkarken bir anlamda bu formülü kullandı, fakat Dempsey’nin orta saha içindeki işlevi biraz daha farklıydı. Rangers’da Edu’nun, Bolton’da Holden’ın yapmaya devam ettikleri ise meramımıza daha çok hizmet ediyor. Halen tam anlamıyla karşılığını alamamış olsalar da, Aston Villa’ya Michael Bradley zarını attıran da tam olarak bu. Amerika çıkışlı oyuncuları taraftar favorisi haline getiren ise, karakteristik olarak bulunan sıkı çalışma etiği ve sahada her an aynı yoğunluğu gösterebiliyor olması. Holden’a bu konu hakkındaki fikri sorulduğunda şöyle yaklaşıyor: “Bence de belli bir kalıp var. Amerikalı oyuncular günlerinin çoğunu spor salonunda geçiren, bunun sahaya yansımasında takımın en çalışkan oyuncusu gibi görünen tipler. Futbolda öğretemeyeceğiniz bazı şeyler vardır, fakat genç oyunculara iyi bir çalışma etiğini empoze edebilirsiniz.” Türkiye’deki beş Fulham taraftarından biri olan Mehmet “Zubi” Gürsoy‘un favori oyuncusunun Dempsey olmasının arkasında bu yatıyordur belki de. Yeteneklerinden bağımsız olarak sahada olan biteni her an umursayan topçular… Bunu ABD’de futbolun halen Hispanik azınlığın domine ettiği bir oyun olmasına bağlayabilir miyiz? Belki biraz fazla ileri gitmiş oluruz. Şimdi Holden’ın hayli ilham verici 25 senesine bakış atmayı tercih ediyorum.


Aslında bizim radarımıza yeni takılmış olmasına rağmen, diğer yurttaşlarının aksine İngiliz futboluyla münasebeti çok daha eskiye gidiyor. Aberdeen’de doğan Holden futbolu burada tanır ve sever. Manchester United taraftarı babasının içine tohumlarını serptiği bu tutku, ancak yine babasının petrol endüstrisinde bulduğu iş pozisyonu için aileyi taşıdığı Houston’da açığa çıkabilecektir. Pankreas kanseriyle olan altı yıllık savaşını 2009’da kaybederek hayata gözlerini yuman Brian Holden’ın aileyi ABD’ye taşırken, en azından futbol kültürü gelişmiş bir çevreyi seçmiş olmasının arkasında oğulları için yaptığı gelecek planlarının payı var mıdır bilinmez. Ancak hastalığının belki de en sıkıntılı dönemlerinde, eşiyle birlikte Houston’dan Pekin’e uçarak oğlunu olimpiyat oyunlarında Japonya’ya karşı izleme fırsatını kaçırmayı göze alamaması bir ipucu veriyor olabilir. Turnuvanın açılış maçında takımına galibiyet golünü getiren Holden, annesinden bu golün hikayesini ve babasının verdiği tepkileri ne zaman dinlese harap olduğundan bahsediyor. Her maça onun kanserle mücadele bilekliğiyle çıkıyor olması, anısını yaşatmak için bulduğu yollardan yalnızca biri. Fakat ailesine duyduğu hayranlığın tamamını görünür kılmasının mümkün olmadığını söylüyor. Tamamen yeni bir düzen içine girdikleri Houston’da, şehrin varoşlarındaki evlerinden 90 dakikalık mesafeyi haftada üç gece alarak çocuklarının içindeki futbol sevgisini canlı tutmaya çalışan ailesine bundan daha fazlasını borçlu. Ve belki bundan da önemlisi ona aşıladıkları sınırsız özgüven…

Özgüven kelimesini birçok başarılı sporcunun hikayesinde masaya getirebiliriz. Zaten bu yönden eksik olanların büyük çoğunluğunun, bu tip yazıların öznesi olamadan doğal seleksiyonun kurbanı olması da bir etken. Fakat bu sezon Bolton orta sahasında sağa sola koşuştururken dikkatinizi çekmiş bu sarı saçlı ufaklığın hikayesinden daha fazla detayı öğrendikçe, bu kelimeyi salt yazıyı süslemek için kullanmadığımı göreceksiniz. ABD’de oyuncu yetiştirme konusunda tescil sahibi fabrikaların varlığından bahsedemeyiz. Özellikle Holden’ın gelişim sürecine tekabül eden yıllarda bu sektör, göçmen ailelerin çocuklarının yoğunlukta olduğu futbol okulları tarafından sürükleniyordu. Holden da Texas’taki temel eğitimini böyle okullarda aldı ve ileri adımları atmak için mümkün olan her kapıyı zorlaması gerekiyordu. Elit bölgesel ya da ulusal takımlara hiçbir zaman davet edilmemiş olsa da, Stuart daha ortaokul sıralarındayken de yeteneğine tam güven duyuyordu. Bu dönemde West Ham ve Manchester United’ın bölgede yaptığı seçmelere katılıyor, hatta Man United yetkililerinden bir alt yaş turnuvası için de teklif alıyordu. Fakat fiziksel olarak çok ham olduğu için, kendisine ‘büyü de gel’ dediklerini söylüyor. Fakat bu hiçbir zaman gerçekleşmeyecekti. Holden nihayet bu sezon West Ham ve Man United gibi takımların başına iş açarken de 1.78 boyunda bir enerji topu olarak yapacaktı bunları…


Liseye geldiğinde gelişimi iyi programların radarına girecek kadar kuvvetliydi. North Carolina, Notre Dame ve Wake Forest gibi okulların yetkilileri okul maçlarına gidip geliyordu. Fakat üçüncü sınıfta yaşadığı diz sakatlığı sonucu, doktorlar menisküsüne bir kıkırdak nakli operasyonu gerektiği teşhisini koydular ve bu nedenle 8 ay futbol oynayamaması birçok gözlemciyi Holden’dan uzaklaştırmaya yetti. Gerçek dünyadaki hayalleri sekteye uğrayınca, tipik bir Y jenerasyonu erkeği olarak sanal dünyaya kanalize oldu. Bugün Wikipedia sayfasından o bilgileri kaldırmakla ilgili şakalar yapsa da, o dönemlerde sağlam bir Counter Strike oyuncusu oldu. Girdiği oyun takımıyla bir ulusal yarışmada ikinci oldular ve bu işten iyi bir para kazandı.

Her şeyi değiştirense Adeks’te geçirilen bir sakatlık döneminden sonra, son sınıfın sonlarına doğru katıldığı bir özel maç oldu. Holden’ın takım arkadaşlarından birini izlemek için orada olan Clemson yardımcı antrenörünün dikkatini çeken -belki saçlarının da yardımıyla- Holden oluyordu. Sahadaki her dakikasından keyif alıyordu ve boyuna rağmen çok güzel de bir kafa golü atmıştı o gün. Hiç beklemediği bir anda keşfedilen yeteneği sonrası yeniden futbola sarıldı. Clemson’daki ilk senesinin sonunda ilk onbire çıktı ve baş antrenör Trevor Adair’den burs teklifi aldı. Adair’in yaptığı bir başka şeyse ABD 20 yaş altı takımının hocasına Holden’ı tavsiye etmesiydi. Aldığı ilk davette Jamaika ile yaptıkları özel maçta verdiği spektaküler çapraz pasla tek golün asistini yapıyor ve o gün piyasasını neredeyse ikiye katlıyordu. Her zaman bir gözünün çevrili olduğu İngiltere’yi denemenin tam vaktiydi. En azından Stu böyle düşünüyordu. Sunderland’le idmanlara çıkmaya başlamışken, taksi kuyruğunda İngiliz gençlerin dayağını yedi. Nedenini hala bilmiyor… Fakat orbital kemiği kırıldı ve gözündeki hasar onu üç ay sahalardan uzak tuttu. Geri döndükten hemen sonra, bu kez de dizini sakatladı. Sunderland’in daha fazla beklemeye niyeti yoktu. Acı vatana geri dönüyordu.


Şans genç adama yüzünü sık sık gösteriyordu, ama belalı bir kız arkadaş gibiydi adeta. O ise geleceğe sürekli pozitif bakıyordu. “Önce Dynamo’dan kontrat alacağım, onların yıldızı olacağım. Sonra olimpiyat takımıyla Pekin’e gideceğim, 2010’da Güney Afrika’da parlayacağım. Ve bir İngiliz kulübüne transfer yapacağım.” ESPN Magazine’deki yazıya göre, Houston’daki yakın arkadaşı Josh Reagan İngiltere’de başarısız olup geri dönen Stu’ya moral vermek için onunla bir buluşma ayarladığında yukarıdaki bu cümleleri duyuyordu. Biraz o meşhur “Her Şey Çok Güzel Olacak” repliğini hatırlatan cümleler, ancak beş sene içerisinde tüm bu beklentilerin gerçeğe dönüştüğünü görüyoruz. Belki bir istisnayla. 2010’da milli takımın 23 kişilik kadrosunda yer bulan Holden, yalnızca İngiltere maçında beş dakika oynayabildi. Çünkü belalı kız arkadaş hayatına yeniden girmişti ve Mart ayındaki bir hazırlık maçında Nigel De Jong’un tekmesi fibula kemiğini kıracaktı. Gerçi bunu şansla açıklamak çok kolay değil, her genç futbolcu bir gün De Jong’un kramponunun çivisini tadacaktır… Yine de hayatının en güzel altı haftası olarak bakıyor Güney Afrika deneyimine Holden. “2014’te Brezilya’da ideal onbirin bir parçası olmak istiyorum. Sebat etmek çok önemli. Ve aynı zamanda o Amerikan kalıbının bir başka boyutu.”

Birçokları Güney Afrika’da Holden’ın kullanılması gerektiğini söylüyor ve bu tercihinden dolayı Bob Bradley’yi eleştiriyor. Holden’ı bir sağ kanat alternatifi olarak gören Bradley, orta sahanın ortasında oğlunu ve Edu’yu kullanıyordu. Bu ikiliden kalan süreleri, ara transfer döneminde Blackburn’e kiralanan Jermaine Jones alıyordu. (Jones diğerlerinin aksine Alman futbolunun ürünü bir orta saha olarak bu yazıda kendisine pek yer bulamadı.) Kanatlarda ise henüz bir yerel futbol yeteneğinin Donovan-Dempsey ikilisine tehdit olması pek mümkün değildi. Fakat bundan böyle durum bu değil ve Jozy Altidore’un yanındaki vasıfsız ikinci forvetlerdense, sistemi Holden’ı kullanacak şekilde modifiye etmek Bradley için bir zorunluluk. Bunun sahaya yansıyacağı ilk turnuvanın Gold Cup olacağı düşünülüyordu. Fakat 19 Mart’ta, belki de futbolu ona sevdiren stadyuma babasının anısını yaşatmak için çıktığında onu tatsız bir sürpriz bekliyordu. Maçın sonlarına doğru Jonny Evans, iyi niyetli ama biraz sakar bir hamle yaparken aynı niyetteki Stu’nun ayağından da bir parça aldı. Evans’ın burada kırmızı kartı hak edecek bir şey yaptığı tartışılır, ancak görüntü çok kötüydü. Korkulan oldu ve Holden sezonu kapattı, hatta gelecek sezonun başına yetişebilmesi de çok kolay gözükmüyor…


Böyle bir sakatlığa rağmen onu gözümde büyüten ve gelecekte bir gün Old Trafford’un düzenli bir ziyaretçisi olmasını ümit etmemi sağlayansa herkes Evans’ın hareketini olabildiğince abartırken, kötü günler geçiren meslektaşından gelen özrü kabul etme erdemini göstermesiydi. Ve bunu Twitter’daki yüzbinlerce takipçisiyle paylaşmayı da ihmal etmedi. (Landon Donovan’ın bu iletiye cevabını da bir kenara not ettik, akıllı olsun.)

“Just had a sincere phone call from Jonny Evans wishing me the best in my recovery, def wasn’t intentional, just unfortunate part of the game.”

Elbette bahse konu ümitlerim yalnızca Fevzi Tuncay’ı Manisa’ya getiren transferdeki gibi bir merhametle ilintili değil. Paul Scholes’un veliahtı olabileceğini falan söylemiyorum, zaten densizlik olur. Ancak bir toparlanma sürecine girse de hala eski günleri aratan Michael Carrick’in, bu seviyenin hakkını vereceği hala şüpheli Darron Gibson’ın iyi bir alternatifi olabilir. En azından Anderson’dan kötü olmaz.

Gel be sarı… (Aynı zamanda yazının son cümlesi olan başlık oley!)

Kaynakça:

Made in AmericaESPN Magazine
Stuart Holden’la Uzun Top OynuyoruzNoat Samisa
Hair Holden Twitter

1 Ocak


1880, Manchester City kuruldu.

1976, Lig Kupası’nı kazandılar.
1977
1978
1979
1980
1981
1982
1983
1984
1985
1986
1987
1988
1989
1990
1991
1992
1993
1994
1995
1996
1997
1998
1999
2000
2001
2002
2003
2004
2005
2006
2007
2008
2009
2010
1 Ocak 2011…

Köşe yazısı yazdım.

Nick Hornby ile Anaakım Futbol Üzerine


“Bence futbolun en büyük sorunu, tamamen ve her şeyiyle anaakıma dönüşmüş olması. Çocukluğumda İngiltere futbolu zor bir dönemden geçiyordu. Anaakımın dışında tutuluyordu, televizyonda pek maç gösterilmezdi, formaların üzerinde reklam olmazdı…

Benim gençliğimde bir futbolcuyu saha dışında görmek çok tuhaf ve alışılmadık bir şeydi. Şimdiyse tam tersi: Futbolcuyu sahada oynarken görmek neredeyse tuhaf geliyor, çünkü onu televizyon programlarında, reklamlarda görmeye alışmışız… Arsenal’da oynadığı yıllarda, maça gidip onu gördüğünüzde “Vay be, hakiki Thierry Henry işte karşımızda oynuyor” derdiniz. 1975’te bir futbolcuya futbol sahası dışında rastlamanın kendisi bilhassa tuhaf bir olay olurdu.

Bugünün futbolunda takımlar arasında çok az fark var. Hepsi büyük şirketler haline geldi. Bir şirketi diğerine tercih etme durumunda olmak son derece aptalca geliyor: Sony’ye karşı Macintosh’u desteklemek gibi…”

Bir+Bir, Sayı 7, Ekim 2010
Çeviri: Alican TAYLA

Lektion 1: Die Integration


Dün gece eve döndükten sonra “Yenilsen de Yensen de” programının tekrarına rastladım, tanıdık bir simayı görünce de kanalı değiştirmedim. Fakat stüdyodaki tribünün Mesut Özil hadisesine yaklaşımı, sağ üstteki Iron Maiden tişörtlü elemanın “Mesut’u ıslıklayan ikinci jenerasyon, eve gidince çocuklarını da yuhalamış olabilir” esprisi dışında bana çok değerli gelmedi. (O espriye konu olan durumun da ancak çok az sayıda evde söz konusu olduğunu düşünüyorum, birazdan geleceğim zaten. Ama en azından komikti ve bir gerçeklik payı vardı.) Özellikle ilk söz alan katılımcı, hayli süslü kelimelerine rağmen bence temel bir konuyu gözden kaçırıyordu. Söylediğine göre Mesut’un golüne sevinmişti, çünkü Angela Merkel Dünya Kupası’nda olduğu gibi bir Türk’ün golünü alkışlamak durumunda kalıyordu ve bu ona içten içe dayanılmaz bir acı veriyordu. Mesut’un golüne sevinmişti, çünkü o gol tribündeki görmezden gelinen Türk nüfusunu tekrar gündeme taşıyordu. Oysa ki o kalabalık Mesut’un golüne sevinmek şöyle dursun, maç boyunca Mesut’u ıslıklamayı tercih ediyordu. Dolayısıyla Merkel de entegrasyonunu sağlıklı biçimde tamamlamış ve Alman toplumunun bir parçası olmuş ideal bir göçmen için çırpıyordu ellerini. Yani tribünde meşale yakan, Alman milli marşını ıslıklayan, entegrasyon sürecinde henüz çok az mesafe katetmiş ‘vandal’ Türkler için değil. Bu ayrımı yaptığımızda Merkel’in Mesut’u alkışlarken herhangi bir feragatta bulunduğunu çıkarsamak benim açımdan pek mümkün değil.

Ben de maç öncesinde bana sorulduğunda “Öyle bir durum olsa sevinmem herhalde, neden sevineyim ki” falan diyordum. Gerçekten de gol anında sevinmedim ama özellikle maç içerisinde hasıl olan ıslıklamalar nedeniyle, son düdük çaldığında öyle bir golün atılmasının çok isabetli olduğunu düşündüm. Sevindim yani bir anlamda…


Entegrasyon meselesi çok katmanlı bir mesele, fakat İstanbul Lisesi’nde dil kitaplarının daha ilk ünitesinde ele alınan bu konuya buradaki ve oradaki Türk nüfusunun bakışı çok doğru değil. Entegrasyon pratikte mutlaka tavizler içerecektir, fakat bunun tamamen bir ‘vazgeçiş’ şeklinde seyredip seyretmemesi de bireyin kontrolündedir temelde. Yani sağlıklı bir şekilde entegre olmuşken, eş zamanlı olarak kültürünü yaşamayı da sürdürmen bir ütopyadan ibaret değil. Özellikle İslam dininin Almanya’da hakim olan dine oranla sosyal hayatı daha fazla etkileyen vecibelerinin bir zorluk yarattığı ortada. Fakat bu zorluğun tezahürü ile ilk karşılaşmada ‘ben oynamıyorum’ demek de biraz kolaycılık gibi geliyor. Almanya’daki Türk azınlığın, şu anda entegrasyon sürecinde en az yol almış kitlelerden biri olmasında bu zihniyetin payı büyük. Elbette Sırp ya da Yunan halkın din kaynaklı sorunları minimize olmuş durumda. Aynı zamanda Türkler’in nicel olarak çok daha büyük bir populasyon olması, Alman toplumunun dinamikleri içerisine girmeden kendi komünitesiyle mutlu olma gibi bir opsiyon da sunuyor Türk azınlığa. Bunları da göz ardı etmemeliyiz, fakat asıl sorunun ‘entegrasyon’ mefhumuyla barışık olunmamasının altında yattığını da görmeliyiz.

İşte bu yüzden, cuma akşamı tribünlerden yükselen ıslık önemli. Hemen her majör sosyolojik olayda en kilit jenerasyonun üçüncü jenerasyon olduğu söylenir. Bahse konu olan büyük çaplı bir göç ya da Almanya örneğinden devam edecek olursak III. Reich gibi özel bir dönem olabilir. Orada da “Täter-Generation” olarak adlandırılan soykırımda aktif olarak rol alıp almamasından bağımsız olarak o dönemi yaşayan ve sürece yaparak ya da göz yumarak dahil olan birinci jenerasyonun, bu ağır sorumluluğun üstesinden gelmesi beklenmedi. Kendi annelerini veya babalarını yargılamak gibi yine ağır bir sorumluluğun hakkını vermeye çalışan ikinci jenerasyon için de şüphesiz ki bu kolay bir iş değildi. Fakat birinci jenerasyon artık yavaş yavaş sallanan sandalyelerine oturup, sosyal hayatta faktör olmaktan çıktığında oyuna giren üçüncü jenerasyon bunu atlatmalıydı.


Bugün birinci nesil göçmen ailelerin yaşadığı tüm diskriminasyona rağmen, o günleri atlatmış Alman toplumuna katılımı beklenen mevcut jenerasyonun futbol sahasına çıkan bir başarılı entegrasyon örneğine verdiği bu tepki entegrasyon sürecinin başarı düzeyini özetlemektedir. Burada özne olan Alman hükümetiyle, göçmen politikasının ana nesnesi olan Türk halkı arasında sorumluluğu paylaştıracak kadar ileriye gidemem, çünkü gereğinden fazla dışarıdayım. Ancak tüm alan araştırmalarının işaret ettiği, bu sancılı işleyen sürecin yakın zamanda büyük değişiklikler göstermeyeceği gerçeği… Alman hükümetinin yanlışları mutlaka olmuştur, Thilo Sarrazin gibi birçoklarının üst makamlarda görev aldığı da bir gerçektir. Ve kendisinin “Bir yabancı baş örtülü, Arnavut, Türk ya da Arap ise entegrasyonu mümkün değildir” şeklinde özetlenebilecek basmakalıp düşüncelerinin arkasına takılmış insanların Alman ulusunda azınlık olmadıkları da öyle. Fakat tüm bunları tekzip etmek yerine -gerçek anlamda- sokağa çıkmamayı, Türk mahallelerinde yaşayıp mümkünse orada iş bulmayı ve bürokratik ıvır zıvırlar dışında Almanca’yı hiç konuşmamayı tercih eden ve entegre olanları ‘zayıf milliyetçilik’ timsali gösterip stadyumda yuhalamayı doğru tepki olarak görenlerin kalesine atılmış bir golse Mesut’un golü, ben de ziyadesiyle mutlu oldum…

Bu arada bu tartışmayı Mesut örneği üzerinden geliştirmiş olsam da, kendisini sadece “başarılı biçimde entegre olmuş bir üçüncü jenerasyon” sembolü olarak kullandığımı belirtmeliyim. Bu böyle olmayabilir, zira Mesut’un yıllardır kendisi adına kararlar veren ve çok sevmediğimiz bir profesyonellik anlayışı olan babası olmasaydı Mesut duygusal bir karar verip köklerinin milli takımını seçebilirdi. Ya da Mesut futbolcu olarak bir kalibre daha aşağıda olsaydı ve babası da bunu görüp, onun hiçbir zaman Alman milli takımının as oyuncusu olamayacağına kanaat getirseydi Mesut bence yine Türk milli takımını seçebilirdi. Milli takım hadisesine tamamen profesyonel işlerinin bir parçası olarak bakanlar her zaman sinirimi bozmuştur. Son zamandaki “maddi-manevi” şebekliği de çok rahatsız etmiştir mesela beni. O yüzdendir ki Mesut’a öyle çok büyük bir sempati beslemiyorum. Fakat gerçekten de “Kendimi Alman gibi hissediyorum ve o yüzden burada oynamayı seçtim” açıklamaları babası tarafından yazılmış kelimeler değilse ve samimi bir arka planı varsa kendisine saygım büyük olur. O zaman da bir başka Almanya-Türkiye maçının arefesinde aynı soruya muhatap olursam yanıtım farklı olabilir. Fakat özellikle Bremen-Schalke geçişinde Özil ailesinin yaptıkları bu şekilde bakmama engel ve bunu milli takım olgusunu profesyonelliğin bir parçası olarak tanımlayan zihniyetin verdiği bir kariyer kararı olarak görüyorum. Mesut hakkında daha fazla şey okursam ve kafamdaki imajı değişirse ne olur bilemem…


Not: Mesut Özil, Fatih Akın ya da Nazan Eckes değilseniz entegrasyon biraz daha zor, onu biliyorum elbette… Tekrarlıyorum ki, Mesut sadece bir sembol ve aslında o sembol olmak için en doğru kişi olmadığını düşündüğümü son paragrafta açtım.