More News from Nowhere #7


NBA sezonunun açılmasıyla o özlediğimiz rutinin içerisine girdik yeniden. Biraz da karşı koyamadığımız bir yaşam biçimine kendimizi bırakıvermek şeklinde gerçekleşiyor artık bu süreç sanırım. O yüzden ‘özlemek’ de doğru fiil olmayabilir… Bu konuda yalnız olmadığımızı bilmek her şeyi daha da kolaylaştırıyor.

İlk haftalar heyecanın tavan yaptığı dönemlerdir. Takımların yeni transferleri ciddi bir maçta görücüye çıkar, zihnini yeni oyuncu-forma kombinasyonlarına adapte etmeye çalışırsın. NBA TV “Premiere Week” kapsamında gecede iki maç yayınlayarak bu heyecanı kamçılar, hatta “League Pass” fasilitesi de bir süreliğine bedava olarak sunulur basketbolsevere. Fantezi oyunlarda rekabet başlar, ilk haftaya bir başka bilenirsin insan doğası gereği. FA takibinin en yoğun olduğu dönemlerdir, seçtiğin oyuncuya güvenmekle ‘geliyorum’ diye bas bas bağıran yeniyetmeyi seçme arasında dilemmalar yaşarsın. Hayatındaki en büyük karar odur o an için: James Johnson’ı beklemeye değer mi, değmez mi? Aman sabahlar olmasın…


Yine de ancak maçları izlemek için zaman yaratabiliyorum günlük sorumlulukların yanında… Biraz da mevsimlik blog havasındayız bu sebepten, farkındayım ama yapacak pek bir şey de yok.

Beşiktaş-Ankaragücü maçından çıkıp çılgın bir Halloween partisine gittiğim için Knicks-Sixers maçını kaçırmıştım. (Yok, hayatımda böyle derin çelişkilere yer yok.) İnönü’de ilk kez işe yarar sol kanat bindirmeleri görebildiğim için, yürek testi kıvamındaki bu maça gitme kararımdan pişmanlık duymuyorum. İlk onbirde İsmail Köybaşı’nı gördüğümüzde bunu ister istemez, salı günü 19 numara ile bir kez daha test edileceğimize yormuştuk. Fakat bu maçtan sonra sağlıklı bir İsmail’i yanında oturtabileceğine ihtimal vermiyorum Mustafa Denizli’nin. Maç boyunca çok da darbe aldı, ama oynayabilecek durumda olacağını umuyorum aslan parçasının. Denizli de maç sonunda yakın tarihten bir Sinan Engin açıklamasını yeniden yorumlayarak, maçın cumartesi akşamı oynanması üzerinden federasyona giydirmiş. Wolfsburg’un maçını Beşiktaş’tan üç buçuk saat önce oynamış olması bile argüman olarak kullanılmış Denizli tarafından. “Bu maç Beşiktaş’ın maçı değil, Türkiye’nin maçı” söylemi de kulağa çok ucuz gelmiyor mu?


Rüştü Reçber, İbrahim Toraman, Nihat Kahveci ve Rodrigo Tello’nun durumları da belirsizmiş Wolfsburg maçı için. Tello’nun geçen sene ortaya koyduklarını görmezden gelemem, her ne kadar şu anda üstlendiği görev için gerekli spesifikasyonları sağlamadığı aşikar olsa da. Fakat şu dörtlüden ancak İbrahim olanının durumu canımı sıkıyor şu anda… Matias Delgado’yu özlemeyen var mı? Hakan Arıkan’ın kaleyi koruduğu, İsmail’in soldan bindirip Bobo’yu pozisyona soktuğu ve topların da Delgado’da buluştuğu bir takımı hayal ediyoruz ne zamandır bizim Yeni Açık Üst tayfası olarak. Ama Mert Nobre yine oyundan çıkışlarında büyük alkış topluyor, gördüğümüz manzara bu. Neyse ki “Yeter Yıldırım Demirören” ritüeli bir şekilde sürdürülüyor, birçok çarpıklık barındırsa da…

Bu arada Beko Basketbol Ligi’ni izlemek istiyorum, bugün çok da kararlıydım ama olmuyor ne yazık ki. SporMax-SkyTürk ikilisinde ses kısmadan ancak Caner Eler’in yorumladığı maçları dinleyebiliyorum, onların sayısı da oldukça sınırlı. Hele bir Mehmet Ayan komedisi var ki uzun zamandır şahit olduğumuz… Sunumu sırasında kullandığı akıllara zarar tabirlerden bahsedip kendisini rencide etmek de istemem, burayı okumayacak olsa da. Belli ki bir şekilde, yukarıdan gelen bir emirle yapıyor bu işi ve sorunun kaynağının o olmadığı ortada. Fakat artık kendi ülkemin basketbolunu izlemek için kulaklık takmak çok yorucu geliyor. Açıyorum TRT’yi, eğer kanal lütfedip de maçı yayınlamaya karar verdiyse babalar anlatıyorlar da, yorumluyorlar da gayet güzel bir şekilde. Murat Murathanoğlu’nun ACB’de tuttuğu bir takım yok anladığım kadarıyla, zaten İspanyol basketbolcusunu pek sevmez, daha da iyi oluyor bu durum bizim için haliyle. Yiğiter Uluğ’un da uzmanlık alanlarından biri İspanya basketbolu, heralde Türkiye’de ondan daha yetkin bir isim bulmak mümkün olmazdı bu görev için. Tebrik ediyoruz… Bugün de Murathanoğlu’nun Carlos Jimenez için seçtiği “İspanya milli takımında Felipe Reyes’ten önceki Felipe Reyes” tanımını çevirmek için iyi bir uğraş verdi.


Unicaja Malaga’dan da bahsedelim. Beşinci maçlarından da yenik ayrıldılar yerel ligde. Bu sezonki kadro gerçekten çok yetersiz. Sezon öncesinde kaybedilen oyuncular sonrası yapılan olumsuz yorumlar üzerine, transfer seçimlerini beklemeden çok erken konuşmamak gerektiğini söylemiştim birkaç yerde. Ama bazı isimler beni de sadece hayal kırıklığına itti gerçekten. İki sezon önce Kızılyıldız eşleşmesinde Sinan Güler’in façasını aldığı Omar Cook’u, Unicaja’nın ilk beş oyun kurucusu olarak görmeyi düşünemezdim heralde. Yedeği Pooh Jeter da Anadolu kulübünde gol krallığına oynayacak bir guard, büyük takımda iş yapması mümkün değil… Açıkçası Aíto Reneses’in de elinin bulunduğu bu çapta bir organizasyondan beklenmedik tercihler. Joel Freeland’in iyi bir seçim olduğundan bahsetmiştim. İsmi çok tanıdık gelmeyen bu tarz oyuncuları çekip çıkarabilen bir kulüptür Unicaja Malaga. Freeland de onlardan biri olacakmış gibi görünüyor. Üzerinde güneş batmayan imparatorluktan gelen Archibald-Freeland ikilisi gayet iyi bir ikili… Taquan Dean de yakışıklı bir çocuğa benziyor, iyi bir skorer olabilir Euroleague seviyesinde. Ama geçen seneye göre büyük bir düşüş yaşadıklarını yadsıyamayız kadro kalitesinde. Giorgos Printezis de bugün kötü bir sakatlık yaşadı, hafta arasında Efes Pilsen karşısında oynayabileceğini sanmıyorum.

Bu şartlar altında geçen hafta Olympiakos deplasmanında farklı kazanan Malaga’ya rakip olabilecek mi Efes Pilsen? Cevap vermek kolay değil… Efes Pilsen bildiğiniz gibi. Partizan maçında salondaydım da Genel Başkan olmasa, o maçı da verip gruptan çıkmayı riske atacak gibiydi takım. Rotasyonda büyük değişimler olmamasına ve takım erken toplanmasına rağmen birbirinden habersiz bir oyuncu grubu var sahada. Igor Rakocevic’ten kesinlikle verim alınamıyor, bu konuya özel bir yazı yazmayı planlıyorum yakında. Ama rakibin bugünkü kötü görüntüsü sonrası ümitli olmadığımı söyleyemem.


Yenildikleri takım da ‘hoca değil etüt abisi’ denilen türden bir adamın, Joan Plaza’nın yönetiminde bir takım. Bugün kazanırlarken de takımın iyilerinden eski Beşiktaş oyuncusu Tyrone Ellis sadece ilk çeyrekte etkiliydi mesela. Geçen sezon Euroleague’de izlediğimiz, beğendiğimiz Earl Calloway tanınmayacak durumdaydı. Domen Lorbek’i istatistik kağıdında görünce hatırladım mesela, ne ara girdi çıktı anlamadım. Xavi Rey’i çok kötü durumda bulmadım, sevindim. Ama o da beklenilen adımı atamayan isimlerden, artık Cajasol kadrosunda gözümüzü bugün oynamayan Tomas Satoransky gibilerine çevirmemiz lazım. Oktay elemanla ilgili bir yazı da yazmıştı şurada. Tariq Kirksay kadrodaki bir diğer beynelmilel oyuncu da ben hiç hazzetmem kendisinden… Maurice Ager hala kadrodaysa takım için önemli bir parça, bugün sahada yoktu ve durumunu da araştıracak değilim.

Yine NBA konuşamadık. Bir dahaki yazı öncesinde taslak falan hazırlayacağım, söz veriyorum.

The Chronicles of Euroleague


Okuduğum okulun öyle film festivaliyle, caz festivaliyle falan yürümeyeceğini kavradığım bir haftanın sonunda Yöneylem Araştırması vizesi için eve gelmiştim ki eski sevgilim Euroleague karşıladı kapıda… Yazalım bari bir şeyler. Mala bağlayan adam ile bir zirve yakalamıştık gerçi ama özlemişiz.

Khimki-Real Madrid günün ilk maçıydı. Rus ekibinde kadro vasatın hayli üzerinde, fakat ilk bakışta düşündürücü nokta olarak Amerikalı seçimi çarpıyor zihne… Keith Langford böyle aklı başında, topun kıymetini bilen oyun kurucuların yanında alerji yapabilir. Yine de böyle sistem dışı bir skoreri kadroda barındırmak, Khimki tarzındaki düz takımlar için iyiye yorulur genelde. Bana kalırsa sistem dışı adam, sistem dışı adamdır sadece. Bulunduğu yerden bağımsız bakarım genelde. Keith Langford bu bağlamda kötü bir seçim gibi duruyor. Cabezas-Lopez ikilisi bu adamı yola getirir mi bilemem. Raul olana öyle bir özelliğin bahşedildiğini sanmıyoruz bugüne kadar ortaya koydukları sonrasında da Carlos olanı yaman çocuktur, her şeyi yapabilir… Oyunun gördüğü en underrated oyun kuruculardan biri de bu amcamızdır. Timofey Mozgov isminden Eurobasket sırasında burada da bolca bahsettik, bıkkınlık geldi, isteyen okuyacağı yeri bulabilir kolaylıkla… Çetin Yılmaz’ın yayın boyunca elemandan kendisinin büyük keşfiymişçesine bahsetmesiydi beni kahkahalara sürükleyen. Adamın attığı basketin gururuna bile ortak oldu patavatsızca, Eurobasket sonrası sokaktaki her beş çocuktan dördünün beynine ismini kazıyan bir adamı ‘benim çocuk’ yaptı. Bravo! Vitali Fridzon, Fedor Dmitriev gibi önemli birkaç yerli oyuncu daha var. Kelly McCarty’yi de yerliden sayabiliriz sanırım artık, onun da kariyerinin geçkin dönemlerinde gösterdiği öyle bir gelişim var ki böyle bir yazıda adının geçmesi kulağımızı kesinlikle tırmalamıyor. Bugün de Cabezas ile birlikte Khimki adına sahada en ne yaptığını bilen iki adamdan biriydi McCarty…

Khimki şu kadrosuyla ve Sergio Scariolo gibi üst düzey bir coacha sahip olmasının avantajıyla bu gruptan çıkacak takımlardan biri olacaktır. Muhtemelen de gecenin diğer karşılaşmasında sahaya çıkan Armani Jeans Milano ve Panathinaikos ile bu maçın tarafları tamamlayacaktır dörtlüyü. Ama sonrası için kadronun eksik olduğunu düşünüyorum halen. Langford konusunda yapılacak bir tasarruf daha da yukarıya çıkarabilir bu genç kadroyu.


Real Madrid hakkında kısa konuşacağım. Barcelona’nın kadrosu da, oyunu da çok daha parıltılı görünmekte bugün itibarı ile. Gelin görün ki, benim için Barcelona’nın Final-Four için yeri garanti değilken Real Madrid şimdiden gönül rahatlığıyla Paris uçağını ayarlamaya koyulabilir. Tabi bunu söylerken Barcelona’ya hiç değinmiyorum, orada ortaya çıkabilecek problemleri başka bir yazıya bırakalım… Fakat çok param olsa -bu iki kulübün çok parası var- yapacağım ilk iş Ettore Messina’yı ikna etmek olurdu. Real Madrid, ezeli rakibinden farklı olarak bunu yaptı ve bana kalırsa yolu yarıladı. Novica Velickovic’in bu seviyeye adaptasyonu sancılı olacağa benzer. Kim bilir, belki de hiç olmayacak bu adaptasyon… Daha önce de bunları az çok tahmin ediyordum kendi payıma, yazmış da olabilirim All-Eurobasket muhabbetinde. Hala bekleyebiliriz. İki Litvanyalı Darjus Lavrinovic ve Rimantas Kaukenas maçı almak için ortaya bir şey koyan ender Real oyuncularındandı. Kaukenas’ın maçı asist yapmadan bitirmesi öyle şok edici bir detay olmasa da kenara yazılması gereken bir olumsuzluk. Pablo Prigioni, Sergi Vidal ve Louis Bullock olağanın dışında bir gece geçirdiler diyebiliriz. Fakat yeni bir araya getirilmiş bir kadro söz konusu ve böyle bir oyuna gösterilecek tolerans en üst noktada olmalı. Hakeza Jorge Garbajosa da beklentilerin aşağısında kaldığı bir akşam yaşadı, ama bahar ayları geldiğinde bu durumun böyle olmayacağı çok açık değil mi?

Real Madrid bir süre daha tökezler, birkaç sürpriz maç daha kaybeder, belki kasım sonunda AJ Milano gelir Bernabeu’da kazanır, orasını bilemem. Buradan kaçıncı sırada çıkarsa çıksın, Real Madrid Final-Four için en güçlü üç adaydan biridir iki Yunan takımıyla birlikte… Yalnız orada da Travis Hansen ismi kadro için biraz yetersiz gibi. TAU Ceramica formasıyla yaptıklarını unutmuş değiliz, ama en yararlı olabileceği dönemlerini Rusya’da, 1 numaralı kupadan uzak biçimde harcadı gibi geliyor. Yerini kaybedebilir sezon sonuna kadar…


Lietuvos Rytas karşısındaki Efes Pilsen’de yazmaya değer pek bir şey bulamıyorum. Ancak Ergin ataman’ın resmi siteden alınma şu cümlesine yer vermemek olmaz: “Our players had looked at Lietuvos Rytas roster and probably thought an easy game was ahead.” Mağlubiyeti hala oyuncularımızın rakibi küçük görmesine bağlayarak önemsiz göstermeye çalışıyoruz… Aynı takım, Efes Pilsen’i Abdi İpekçi’de de yenerse benim için sürpriz olmayacak. Bu ihtimal gerçekleşirse, Ataman’ın o maç sonrası basın toplantısında bizzat bulunmak isterim. Rytas saflarında Avustralyalı yeni bir uzun var. Özellikleri Matt Nielsen’dan bayağı farklı… Dış şutu neredeyse hiç yok, ama Nielsen’a kıyasla çok daha sert. Aslında ortalama bir Euroleague uzununa göre de fazlaca sert diyebiliriz… Adı Aron Baynes. Bir yere not edin, sonra arkadaş çevrenize hava atarsınız. Çetin Yılmaz’ın Mozgov olayı gibi de komik olmaz. Maç öncesinde “Rakip takımda ‘yıldız’ diye nitelendirebileceğimiz tek bir isim yok” buyuran Ataman’a istatistiklere 11 sayı-10 asist olarak, sahaya ise çok daha katmerli biçimde yansımış oyunuyla en güzel cevap Bojan Popovic’ten geldi. Padişahım, dön bir kendi kadrona bak. Herhangi bir maçta 10 asist yapabilecek bir oyun kurucu görebiliyor musun? Yine de kısıtlı bir takım Litvanya temsilcisi, en büyük şansları kura sonucu düştükleri grup. Üçüncü bile bitirebilirler, ama ideal pozisyonları 4 ya da 5 gibi görünüyor.

Efes Pilsen hakkında bazılarının aksine maçtan maça değişiklik göstermiyor yorumlarım. En azından çok köklü değişiklikler olmadıkça. Siteye attığım son yazıyı da buradan okuyabilirsiniz. Her şey tamam da, Bootsy Thornton’ın tanınmayacak halde olduğu bir maçta Sinan Güler gibi bir adam nasıl olur da şans bulmaz? Tek bir saniye dahi.


Diğer maç da güzeldi. Maçı izlenir kılan etkenlerden biri de yorumcu koltuğundaki değişiklikti heralde. Caner Eler geldi ve zaman zaman Sepettopu blogunda da göstermiş olduğu gibi engin Avrupa basketbolu bilgisini devreye soktu. Spiker aynı telden çalmak istedi, çoğu zaman beceremedi. Armani Jeans Milano kadrosunun da gideri mevcut. İçeride Panathinaikos’a yenilince kimse seni ayıplamıyor, Armani Jeans de bunu hak eden bir oyun koymadı zaten ortaya. Son çeyrekte Vasileios Spanoulis önderliğinde ve Stratos Perperoglou’nun sürpriz katkısıyla gelen bir seri PAO’nun tamamı kafa kafaya geçmiş maçı çalmasına yetecekti. Fakat David Hawkins gibi takımın temel parçalarından birini kaybetmiş olmasına rağmen Piero Bucchi’nin elinde belki geçen senekinden de potansiyelli bir oyuncu grubu var. Morris Finley yeteneklerini aldığı kısıtlı sürede bile göstermeyi başarmıştı Montepaschi Siena senesinde. Burada da artık uzatmaları oynuyor gibi görünen Massimo Bulleri’nin önünde birinci tercih olarak kalacaktır. Açıkçası Bucchi’yi eleştireceğim ilk nokta da, ikinci periodu Bulleri ile bitirmesi ve skora aldanıp ikinci yarının hemen başında Finley yerine tekrar Bulleri’ye dönmesi olur. Sonra hatasından döndü. Ancak belki de en öncelikli amacı Finley’yi sistemin bir parçası haline getirmek olmalı. Zira kadroda sistemi yüceltecek katkıyı verecek olan isim Finley gibi duruyor. Görünüşünden beklemeyeceğiniz kadar ayakları yere basan, doğru şut seçen ve ne yapıp ne yapamayacağının farkında bir Amerikalı bahse konu oyuncu. Şut menzili çok düşük, ancak bu zaafını kompanse edebileceği yönler de mevcut oyununda. Ben Euroleague Fantasy Challenge için seçtiğim kadroda ilk olarak ona yer verdim, çok ideal bir fantezi oyuncusu olmasa da… Marijonas Petravicius ve Jonas Maciulis ‘her eve lazım’ oyuncu takımından. Petra gibi bir uzuna da çok sık rastlamıyoruz Avrupa’da. Finley ile birlikte en büyük transferi olmuş bu yazın tartışmasız. Alex Acker önemli bir isim şüphesiz. Ancak sahada göreceğimiz hangi Acker olacak, bu da önemli. Barcelona döneminden çok, Olympiakos dönemine yakınsıyordu bugünkü performansı. Böyle devam etmesi çok önemli olacaktır Milano ekibi için… Stefano Mancinelli de 16 dakikadan fazlasını hak ettiğini gösterecektir ileride, bugünden de başladı aslında.

Bucchi’nin elinde son yıllarda görmeye alışık olmadığı kadar derin bir kadro mevcut aslında. Çıkacaklardır bu gruptan. Sonrası gidilecek gruba da bağlı biraz…


Panathinaikos bildiğiniz gibi. Spanoulis-Diamantidis ikilisi bıraktığımız gibi. Nikola Pekovic bıraktığımızdan da iyi. Ona bir yedek aranıyor yine. Mike Batiste ve Kostas Tsartsaris gibi adamlar bu seviye için yeterli oldukları yılları yavaş yavaş geride bırakıyorlar. Geçen sezonki Nikola Prkacin hamlesinin bir benzerini, yine bir başka Efes Pilsen eskisi Jurica Golemac ile yaptılar bu sefer sezon başlamadan… Ancak daha sağlıklı bir ekleme gerekiyor oraya, daha uzun erimde katkı verebilecek. Yeni “Gürcü Şahini” Giorgi Shermadini o isim olabilir mi, iyi ışıklar verse de 89 doğumlu olduğunu hemen bir kenara iliştirelim. Milenko Tepic kısa zamanda çekirdeğin bir parçası olacaktır diye tahmin ediyorum. Rakamları sezon boyunca hiçbir zaman etkileyici olmayabilir ama görevini yerine getirecektir… Panathinaikos’un da ondan istediği fazlası değil. Paris’e gitmemeleri çok büyük sürpriz olacaktır, yeni bir paragraf yapmaya gerek yok.

More News from Nowhere #4


Her güne yeni bir yazı umuduyla uyanıyorum, geçen yazın aktifliğini de özlüyorum bazen ama önümde tamamı İstanbul’da geçirilecek bir yaz varken motive olmak çok kolay olmuyor. Bu yaz daha uzun aralıklarla daha doyurucu yazılar sunmak istiyoruz size ancak bu da sadece bir istek işte, fazlası değil… Günah çıkarma seansımızı da böyle savuşturduktan sonra basketbol ile başlayalım.

Igor Rakocevic transferinden sonra “Efes Pilsen federasyonu şampiyon olamadığı takdirde kepenkleri indirmekle tehdit etti” diyenleri inandırıcı bulmak daha da zorlaştı. Sadece bir yerel şampiyonlukla kepenk indirme noktasından Rakocevic transferine gelinmez. Efes Pilsen kulübünün kuruluş amacı, edindiği misyon bu kadar ucuz olamaz en azından… Olmadığını biliyoruz. Tabi blöf yapmış olmaları ihtimali de her zaman mevcut ama yapmayın, etmeyin. Ben Fotomaç editörü olsaydım, ki çocukluk hayalimdir, bu haberi “Bira Bu Kapağın Altındadır” başlığıyla sunardım herhalde.

Transferin teknik kısmına gelirsek, birkaç ay önce İspanya Ligi Ödülleri ile ilgili bir yazıda değindiğim zaman aklımın ucundan bile geçmedi böyle bir transfer. Hayalini kurmak bile son yıllarda yapılmış transferleri görmüş biri olarak zor olurdu herhalde. Gerçekten büyük bir skorer ve bir takımı direkt olarak bir üst seviyeye çıkarabilecek bir oyuncu. Rakocevic’in sağlıklı bir sezon geçireceğini varsayarak, Efes Pilsen’in mevcut kadrosuyla Final-Eight’e bir oyun kurucu mesafesinde olduğunu söyleyebilirim. Ancak gerçek bir oyun kurucu olmalı bu ve de Bootsy Thornton kesinlikle takımda tutulmalı… Transfer sonrasında soru işaretleri de oluştu aslında birkaç tane. Rakocevic oyun kurucu oynadığı ve topu getirdiği zaman hücumdaki verimi neredeyse yarı yarıya azalıyor. Bu şekilde kullanılacağını düşünmek bile istemiyorum, zira Rakocevic de bu konuda garanti istemiş olabilir. Pablo Prigioni ile birlikte neler yaptığını hep beraber izledik, Kerem Tunçeri de onun için ideal bir partner guard pozisyonunda. Ancak bu durumda da Thornton’ı SF olarak kullanmak gerekebilir ki, özellikle savunma anlamında sıkıntılı maçlar anlamına gelebilir bu Tootsie için. Tabi onunla devam edileceğini umarak böyle konuşuyorum, bu yönde birkaç haber de okumuştum ama emin değilim. Şu andaki pota altı rotasyonu Michail Kakiouzis dışında kabul edilebilir düzeyde bence. Ancak dış basında Efes Pilsen’in bütçesi olarak verilen rakamlara bakılırsa, Rakocevic düzeyinde bir transfer de oraya bekleyebiliriz. Yine de fazlasıyla speküle edilmiş rakamlara benziyor bunlar… Son olarak Ankara’nın sorduğu sorunun cevabı bizim için açık, ama önemli olan bu sorunun Ergin Ataman’ın kafasındaki cevabı…

Ankara arrived from google.com.tr on “NUMARAIKI” by searching for Igor Rakocevic+kaç numara.


Avrupa Bayanlar Basketbol Şampiyonası’nı Fransa kazandı. Bayan basketboluna en fazla bir çeyrek tahammül edebiliyorum ve bu yüzden çok stratejik davranmam gerekiyor ekran karşıına geçmeden önce… Tek istisnası geçen sezonki WNBA finallerini İsmail Şenol-Orkun Çolakoğlu ikilisinin sunacağı haberini almamdan sonra gerçekleşti. Dün finalde Osman Sakallıoğlu vardı, 8/19 ile faul atan bir Fransa vardı ve bu kaçan faullerin çoğu son çeyrekte yapılan taktik faullerdi. Ama yine de zevk aldım sanıyorum. Benim bile tanıdığım üç oyuncusu vardı her şeyden önce Rusya’nın. Favori olması gerekir böyle bir takımın, sadece Becky Hammon faktörüyle bile… Ama Becky son çeyrekte biraz fazla tuttu topu elinde sanırım, takımın geri dönüş çabalarına da bir şekilde ket vurduğunu söyleyebiliriz. 0/8 ile üçlük attı ama, bence takımı için daha ölümcül olan son çeyrekte topu yeterince paylaşmamasıydı. Halihazırda ritmini bulmuş bir Maria Stepanova da varken onun üzerinden daha çok top kullanılabilirdi. Canı sağolsun, biz Becky’yi her haliyle seviyoruz… Sonuçta Rus milli takımına bir bronz madalya hediye etti geçen sene ve mağlubiyetin faturasını da tamamıyla Hammon’a çıkarmamak lazım. Saç tercihini bir kez daha gözden geçirsin ama…

Transferde neler oluyor? Karim Benzema ismi konuşuluyor öncelikle United için. Güzel olurdu tabi. Ama Cristiano Ronaldo hiç gitmemiş gibi davranamayız Lionel Messi gelmediği takdirde. Yani kısaca davranamayız, niye uzatıyorsam… Carlos Tevez de takımda kalmayacağını açıklamış, ondan da tam olarak verim alamadığımızı düşüneceğim sonsuza kadar. Ama bu sezon Ronaldo’nun gidişiyle çok daha önemli bir rol üstlenebilirdi, kendi bilir tabi. Bir de kaleci konusunda spekülasyonlar çıkıyor. Victor Valdes iddiası ortaya atıldığında üç gün uyuyamadım. Sonra Iker Casillas dediler, o da gerçek olamayacak kadar güzeldi. Edwin Van Der Sar’ın da limitleri var, Kuszczak-Foster ikilisi güzel yedekler ama birinci kaleci olacak kadar iyi değiller kesinlikle. Bu sezon da rotasyon yardımıyla VDS dinlendirilebilir ve problemler minimize edilebilir ama peki ya sonra? Bence de bir an önce bir çözüm düşünülmeli.


Thomas Vermaelen de 10 milyon pound karşılığında Arsenal oyuncusu olmuş, güzel transfer. Arsene Wenger savunma hattına bir çeki düzen verecek sanıyorum. Kolo Toure’nin City’ye gitmesi olası, hatta 12 milyonluk bir tekliften de bahsediliyor… Gallas-Senderos-Silvestre-Djourou dörtlüsünün de Wenger’in planlarına dahil olup olmadığını söylemek zor, ama bu isimlerin bir kısmını bir daha Emirates’te göremeyeceğimizi söyleyebiliriz herhalde.

Wigan Athletic, eski oyuncusu Roberto Martinez’i Swansea’den getirip menajerlik koltuğuna oturttuktan sonra bir başka İspanyol Jordi Gomez ile de orta sahasını güçlendirdi. Barcelona altyapısından yetişmiş, daha sonra Espanyol’da şans bulmayı başarmış önemli bir isim… Yeni bir Mikel Arteta olabilir Ada futbolu için. O hamleyi de beğendim…


Bir de Formula 1 vardı tabi. Silverstone pistini son kez görme fırsatıydı belki de, o yüzden ekran karşısında yerimi aldım. Dün de daha ziyade Serhan Acar’ın FIA-FOTA olayıyla ilgili görüşlerini dinlemek için sıralama turlarını takip etmiştim… Yarış öncesi stüdyo programında Okay Karacan tam olarak “Hiçbir şeyi anlayabilmiş değilim, anlamak da istemiyorum” diyerek ufak çaplı bir cinnet geçirdi yayında. Biz Formula 1 sevenler olarak sezonun başından beri yaşıyoruz aslında o cinnet halini ve bu Formula 1’i sevmiyoruz. Sanki başka bir şey izliyoruz. Eskiden sezonun gidişatı için en anlamsız yarışı izlemek uğruna saat kurup uykusundan feragat eden, dersane satan adamlar şimdi yarış başlamadan önce kaç tur dayanabileceklerine dair bahse giriyorlar. Uzun uzadıya duruma ışık tutacağımız bir yazı da gelebilir Erhan’dan ya da benden. Ama burası çok sıcak şimdi. Adamımız Sebastian Vettel’i kutluyorum, Red Bull çok başkaydı haftasonu boyunca… Mark Webber bile bunu görmemize engel olamadı.

Milosevic ve Kalnietis

İlk olarak 2006 yazında İzmir’deki U20 Avrupa Şampiyonası’nda izlediğim, jenerasyonlarının kıtadaki en yetenekli oyun kurucularından ikisinin transfer haberleri düştü hafta içinde… Litvanya takımından Mantas Kalnietis de, Yunanistan takımından Sırp kökenli Igor Milosevic de o turnuvada büyük beğeni toplamışlardı. Aslında güçlü ve zayıf yönlerinde benzerlikler olan iki oyuncu. Ama ayrıldıkları noktalar da var.


İkisinin de İzmir’deki performanslarıyla beni etkilediğini söyleyebilirim. Tabi bir Ricky Rubio etkisinden bahsetmiyorum, ama onu yapabilen de çok fazla canlı yok dünya üzerinde. Kalnietis özellikle favori oyuncumdu turnuvadaki. Sahayı katederken hızlıydı bu çocuk, belki o ebattaki bir oyun kurucudan hiç beklemeyeceğiniz kadar. Oldukça çabuk bir ilk adım da bahşedilmiş Kalnietis’e… 1.95 civarındaki boyuyla ve üstün atletizmiyle birlikte düşününce, her rakibi için bir numarası olduğunu görüyoruz. Ancak bu numaralarını nihai amaca eriştirmesi için bir özelliğe daha ihtiyaç duymakta malum. Ne yazık ki bu özelliğini geliştirdiğini söylemek hala zor. Özellikle tek dribbling üzerinden kendisine çok rahat şut imkanları bulabilen Kalnietis, bu tip orta mesafelerini yavaş yavaş bir istikrara kavuşturuyor gibi. Ancak dış şutu halen çok kötü ve hücumda topun son saniyede elinde kalmasını istemeyeceğiniz bir oyuncu olarak özetleyebiliriz. Bir “ama” dışında eksiksiz bir paket olarak basketbol dünyasına sunulan, o “ama” olan istikrarsız şutunu düzeltemeyen onlarca oyun kurucu gördük ülkemizde de, dünya üzerinde de… Kalnietis’in bu defekti bir an önce ortadan kaldırması gerekiyor. Benetton Treviso kendisine güvenmiş, mali olarak çok da rahat gözükmeyen kulüp son olarak Oktay Mahmudi’ye de 3 yıllık bir yenileme önerdi sözleşmesinde. Mahmudi’nin saha içerisindeki başarıyı her zaman birincil amaç olarak gördüğünü gözlemledik Efes Pilsen kariyerinde. Eğer onun başarı için mutlaka yararlanması gereken bir parça olduğunu düşünürse Kalnietis, geçen sezon Zalgiris Kaunas’ta aldığı süreleri İtalya’ya taşıyabilir. Fakat aksi takdirde çok doğru bir seçim yapmadığını söyleyeceğiz… 2008 yılında kariyeri için önemli bir eşiği Marko Popovic ve DeJuan Collins gibi bir ikilinin arkasından havlu sallayarak geçiren Kalnietis için benchte geçirilecek yeni bir yıl tahammül edilemez olur. Bu arada savunmasının da çok parlak olmadığı ve maç içinde zaman zaman konsantrasyon düşüşleri yaşadığı da konuşuluyor. Alt yaş kategorilerindeki maçlarda konsantre gözüküyordu genelde, ama bu Zalgiris’te içinde bulunduğu şartlardan ötürü de olabilir. Bir de Treviso’da görmek lazım.


Kalnietis gibi, Milosevic de zamanında şut ödevlerini boşlamış bir arkadaşımız. Şut yüzdesi iyi gibi gözükebilir, ancak şutlarının büyük bir bölümünü turnikelerin oluşturduğunu bilmemiz gerekiyor yanılmamak için… Her iki oyuncunun boyları da 6-4 veya 6-5 olarak geçiyor, özellikle Milosevic’in SG olarak bir kariyer sahibi olması da destek gören bir ihtimal. Piyasada da “Yeni bir X olur” şeklindeki önermelerde, X genelde Milos Vujanic ya da Igor Rakocevic oluyor. Açıkçası Milosevic’in hiçbir maçında Rakocevic’in skorer içgüdüsüne rastlayamadım, ancak Vujanic güzel bir benzetme… Bunun için bile dış şut yüzdesini yukarılara taşımak zorunda olduğunu söyleyebiliriz. Yoksa Rakocevic falan derken Hakan Demirel bile olabilir maazallah! Bu sezon kiralık olarak Lietuvos Rytas takımında forma giyecek Milosevic, Olympiakos ile sözleşmesi de devam ediyor.


Derek Fisher’dır, üzer… “Fenerbahçe Ülker kazanmayı bilen ve istemekten bıkmayan oyunculardan kurulu bir takım olarak seriye 2-0 önde başlıyor adeta” diyenlere Preston Shumpert ve Bootsy Thornton yürek göstermiştir. Memnuniyet duyarım. Devamı batug.com’a gelebilir, üşenebilirim de…

1999 Euroleague Final: Zalgiris Kaunas vs. Kinder Bologna

Yukarıdaki video 1999 yılında Münih’te gerçekleşen Final-Four organizasyonundan… Tıpkı bu sezon olduğu gibi, o zaman da Final-Four CINE 5 ekranlarından şifreli olarak yayınlanıyordu yanılmıyorsam. Türkiye Ligi maçları için decoder vardı evde neyse ki, o sayede tamamını izleyebilmiştim organizasyonun. Beklenen, önceki iki yılın şampiyonları Kinder Bologna ve Olympiakos’un final oynamasıydı aslında başlangıçta. Finalde sürpriz bir takım olacaksa, Münih’e belki de en büyük seyirci desteğiyle gelmiş, Carlton Myers, Arturas Karnisovas, Damir Mulaömerovic, Gregor Fucka, Marko Jaric Lima gibi oyunculardan oluşan gayet görkemli bir kadroya sahip TeamSystem Bologna olurdu bu takım muhtemelen. Dörtlüyü tamamlayan Litvanya ekibi Zalgiris Kaunas ise underdog bile değildi neredeyse… Zaten buraya kadar gelmeleri bir Külkedisi masalıydı başlı başına. Fenerbahçe, Tau Ceramica, TDK Manresa, Kızılyıldız, Varese ve iki Rus takımı Saratov ve Samara ile birlikte Euroleague organizasyonunun o sezonki çaylak grubunu oluşturuyorlardı sezon başında. Bunlardan hangisinin ön plana çıkacağı konusunda da bir tahmin hakkı olsa, kimse bu hakkını Zalgiris için kullanmazdı sanırım. Ancak bir sezon önce daha küçük çaplı bir sürprize imza atıp, finalde İtalyanlar’ın süper gücü Stefanel Milano’yu alt ederek Saporta Kupası’na uzanan bu kadro birkaç takviyeyle Avrupa’nın 1 numaralı organizasyonunda en son noktaya kadar ulaşıyordu.


Takviye demişken, aslında bir Litvanya takımı için gayet önemli isimlerin kadroya katıldığını söyleyebiliriz. Ancak o sezon zaten olağan dışı bir sezondu. NBA’de süregelen lokavt krizi nedeniyle sezonun oynanması riske girmişti ve bu ligdeki düşük ölçekte kontrat sahibi oyuncular Avrupa seçeneğini değerlendirmeye başlamıştı. Birçoğu da küçük çaplı bir süperyıldıza dönüştü eski kıtada. Shammond Williams da Ülkerspor’a gelmişti hatta sanıyorum o dönemde. Önceki sezon New York Knicks ile 27 maça çıkmış veteran shooting guard Anthony Bowie ve Boston Celtics forması giymiş oyun kurucu Tyus Edney Kaunas’a getirildi. Bu oyuncuların önderliğindeki takımda Jonas Kazlauskas’ın iyi bir de yerli kadrosu vardı. Bunların çoğu o gün için isimsiz oyunculardı pek tabi, Avrupa sadece bir sezon önce Saporta Kupası başarısında başrolü oynayan Saulius Stombergas’ın ismine aşinaydı muhtemelen. Dönemin kalburüstü uzunlarından UCLA mezunu Çek Jiri Zidek de kadrodaki önemli isimlerdendi. Aslında Zidek’in şampiyonluğa katkısı sahaya koyduğu oyundan da fazlaydı. O dönem Murat Murathanoğlu’nun da sıkça vurguladığı gibi Edney, 1995 yılında NCAA şampiyonluğunu kazanan takımda Zidek ile birlikte yer alıyordu. Avrupa’ya geri dönüş kararı alan Zidek ile anlaşan Zalgiris, bunun arkasından Zidek’in önerisiyle Edney ismine yöneliyordu. Zidek’in teklifine devam eden lokavt sebebiyle daha sıcak yaklaşan Edney, o dönemde Litvanya’nın yerini haritada bulabilecek durumda bile değildi muhtemelen. Belki de hikayesi en güzel şampiyonlarından biridir Euroleague’in bu takım. O yüzden parantez açmak istedim. Biraz da Olympiahalle üzerinde oynanan maçlara değinelim…

Ondan önce Zalgiris’in grup aşamasından sonra önce Ülkerspor, sonra da Efes Pilsen’i elediğini not düşelim. Bizimkiler kerametin Stombergas’ta olduğunu düşünmüş olacak ki, oyuncunun yolu her iki kulüpten de geçti. Ama özellikle Efes Pilsen’de geçirdiği sezonda bekleneni vermekten çok uzaktı gibi hatırlıyorum. O sıralar 7 numaranın uğursuzluğuna inanırdım bizim takım için. Charles Smith?

İlk maç Bologna derbisi. Tıpkı bu sezonki ilk yarı final mücadelesi gibi. Salonda büyük bir gerginlik var, eller titriyor, sert savunmaların etkisiyle de şutlar kaçıyor. Skor 62-57 Kinder lehine. Ettore Messina bir kez daha finalde. TeamSystem olan Bologna’da Myers ve Jaric’e skorda yardımcı olan pek kimse yok. Jaric de o zamanlar Latsis yine hafızama güvenecek olursam… O zamanlar toy olan Fucka ve Andrew Betts gibi adamlar Radoslav Nesterovic’e ilaç olamazken, Predrag Danilovic ve Antoine Rigaudeau gibi dönemin büyük yıldızlarına Hugo Sconochini ve Alessandro Abbio gibi güvenilir rol oyuncuları yardımcı oluyor. Derken iç karartıcı reklam kuşağı başlıyor, İtalyan taraftarlardan koltuğuna çökmüş olanlar dışında pek kimse salonda kalmıyor. Maçı pazarlamak için tek yol, Avrupa devi Olympiakos’un sahaya çıkacak olması. Arjan Komazec, Dragan Tarlac, babanın telaffuzuyla ölümsüzleşen Anthony Goldwire, Dimitris Papanikolaou, Panagiotis Fassoulas, Milan Tomic, Johnny Rogers ve Fabricio Oberto gibi bir kadro, İspanyol takımı olsa “Los Galacticos” uygun görülürdü heralde… Ancak maçta kimsenin beklemediği acayip şeyler oluyor, Bowie-Edney ikilisine kenardan adsız sansız bir 10 numara destek çıkıyor ve kıpkırmızı salonda üçüncü çeyrekle beraber çıt çıkmıyor. Taraftarların yüzleri de forma renklerine uyumlu bir hal alıyor maçın bitiminde. Bir avuç Zalgiris taraftarı ise gördüklerine inanamıyor muhtemelen.


Bunun üzerine finalde İtalyan devine karşı Zalgiris galibiyeti, kulağa Hollywood senaryosu bile olamayacak kadar saçma geliyor. Ama ilk yarıda bir tokat da Kinder yiyor. Rigaudeau ikinci yarıda maçı tek başına geri getirmeye çalışıyor. Danilovic ve Abbio kayıplarda iken, Sconochini büyük katkı koyuyor kenardan gelip. Zaten pozisyonuna göre kalıplı bir oyuncudur, sanırım bir mismatch yakalamıştı o maçta da… Herkes son saniyeye kadar Kinder’in döneceğine inanıyor, ya da Zalgiris’in Avrupa’nın en büyüğü olacağına inanamıyor. Sconochini faul çizgisinden, Rigaudeau üçlüğün dışından sürekli üretiyor. Fakat karşıda iki oyuncu ile yenemeyeceğin bir “takım” var. Kupa töreninde Edney, neyi başardıklarının pek de farkında gözükmüyor. Eski takım arkadaşı Zidek, ona teşekkür ediyor muhtemelen. Salondaki yeşilliler de Zidek’e… Aslında Kinder hücum ederken gelen ıslıkların büyük bir kısmının sahibi TeamSystem taraftarları. En az Zalgiris taraftarı kadar mutlu dönüyorlar memleketlerine, bozulan ezeli rakiplerinin façası ne de olsa…


Dağınık bir yazı oldu aslında, bu da öyle bir anı işte. MM gibi “Anthony Goldwire” diyebilmek istiyorum. Maçın tamamına YouTube üzerinden ulaşılabilir, fakat pek pratik gözükmüyor. Normal adamın yapacağı iş değil 12 tane 10 dakikalık videoyu ardı ardına izlemek. Maçın tamamının linkini edinmeye çalışacağım. Buraya bir yerlere eklerim o zaman… Yalnız kadrodaki oyuncuların yaş dağılımına bakıyorum da veteran Bowie ve kupayı kaldıran 27 yaşındaki kaptanı bir kenara koyacak olursak rotasyonun tamamı 23-25 yaş aralığında. “Kolej takımı hüviyetinde” demek istemişimdir hep bu blogun bir köşesinde zaten…

Zalgiris Kaunas 1998-99:
4 Tyus Edney (1.78, 25, G) – 5 Mindaugas Zukauskas (2.01, 23, F) – 6 Giedrius Gustas (1.90, 18, G) – 7 Saulius Stombergas (2.03, 25, F) – 8 Marius Basinkas (1.98, 17, F) – 9 Eurelijus Zukauskas (2.18, 25, C) – 10 Dainius Adomaitis (2.01, 24, F) – 11 Jiri Zidek (2.12, 25, C) – 12 Tomas Masiulis (2.03, 23, F) – 13 Darius Maskoliunas (1.94, 27, G) – 14 Anthony Lee Bowie (1.98, 35, G) – 15 Kestutis Sestokas (2.02, 22, F)

Death of a Salesman


Amerikan basınında geçen yazın gündemini oluşturan konulardan biriydi sıklaşan Avrupa göçleri. Aslında kısmi integral falan gerekmiyordu bu eğilimin nereden geldiğini anlamak için, fakat yine de ilk kez Josh Childress kalibresindeki bir adam NBA takımları arasında gayet tatminkar bir piyasası varken Avrupa opsiyonunu ön plana çıkarabiliyordu. Hatta ilk olarak buna oyuncu menajerinin fiyat yükseltme amaçlı hamlelerinden biri olarak bakanlar da olmuştu. Ama Childress beklediği teklifleri göremeyince arkasına bile bakmadı, geçen sezonun Hornets takımına çok şeyler katan Jannero Pargo da… Bunlara paralel olarak Brandon Jennings ve Jeremy Taylor gibi daha lise çağlarında önemli dergilere kapak olmuş prospectlerin de Avrupa’yı koleje alternatif olarak görmesi bir tehlikenin göstergesiydi kesinlikle. Tabi Jennings ve Childress olayları iki farklı olay, fakat temelindeki maddi kaygılar çok da farklı değil. Her ikisi de NBA yönetmeliğindeki belli kısıtlama ve kuralların para kazanmak isteyen bir profesyonel için Avrupa’ya göre bariz handikaplar yaratması sonucu oluşmuş tercihler. Neyse, bunları burada konuştuk, sanırım Oktay da karalamıştı bu konuyla ilgili bir şeyler… Henüz yaz dönemine girmemişken bu furyaya yeni bir isim eklendi: Nick Calathes.


Aslında Calathes adından da anlaşılacağı üzere Yunan kökenlere sahip bir adam, bununla beraber 20 yaş altı takımında gösterdiği performansla Yunan basketbol dünyasının da yakın takibe aldığı bir isim. Bu nedenle Yunanistan’ı bir seçenek olarak düşünmesini normal karşılardı herkes. Fakat drafte bu kadar kısa süre kalmışken ve çoğu mock draftte de kendisine ilk turun sonlarında yer bulabilmişken Panathinaikos’la bağlayıcı bir kontrat yaptığını açıklaması ufak çaplı bir şok etkisi yarattı. Açıkçası ben de Florida formasıyla birkaç kez izleyebildiğim bu adam hakkında bir yazı yazmaya hazırlanıyordum, Lakers ile adı geçmeye başladıktan sonra Calathes ile ilgili birçok şey de okudum. Derken bu haber geldi.


Aslında son dönemde Calathes muhtemel yerini birkaç basamak yükseltmiş gözüküyordu, hatta Jason Kidd ile oyun kurucu bölgesinde önünü göremeyen Dallas’ın 22. sıradan seçebileceği konuşuluyordu sophomore guardı… Fakat adın bu sıralar için zikrediliyorsa biraz da şüpheci yaklaşman gerek… Çünkü birkaç sürpriz seçim bir anda 10-15 sıra aşağıya bile atabiliyor seni. Hiçbir güvence de tam anlamıyla bir güven unsuru olabilecek nitelikte değil bu dönemde. Bugün Calathes’in imzaladığı bu sözleşme onu temiz bir 1.1 milyon doların sahibi yapacak. Temiz derken, bu paranın NBA’deki karşılıklarının aksine her türlü vergiden muaf tutulduğunu vurgulamak istiyorum, toplayınca bayağı bir ederi oluyor bu vergilerin de… Lotaryadan seçilen ortalama bir oyuncunun kazancı bile vergiler kesildiğinde Calathes’in 1.1 milyon dolarını yakalayamıyor. Öte yandan Saras ile yollarını ayıracağı konuşulan Pana’da, gelenekleri olan bir kulüpte, iyi bir takımda, iyi süreler alacağını öngörmek de güç değil. Sözleşme 3 yıllık, fakat buyout hakkı tanınıyor ilk yılın ardından. Yani Avrupa’da geçirilen başarılı bir sezon sonrası kozlar tekrar Calathes’in eline geçecek muhtemel kontrat konuşmalarında.


Peki Nikos Kalathis nasıl bir oyuncu? Klasik anlamda bir oyun kurucunun sahip olması gereken tüm meziyetlere sahip bir adam aslında hücum sahasında, ‘old school’ bir oyun kurucu tabir yerindeyse. Takım arkadaşlarıyla topu iyi paylaşan, olağandışı bir saha görüşüne sahip bir guard… Bu tarz oyuncuların kolej takımlarında iyi koçların altındaki oyunlarını, karar verme konusunda daha fazla serbestliğe sahip oldukları NBA aşamasına taşıyabileceğinden korkulur genelde. Calathes için de benzer endişeleri taşıyanlar tabi ki var. Fakat son dönemden örnek verecek olursak Derrick Rose gibi sıradışı birkaç isim dışında çoğu oyuncu için benzer handikaplar ön plana çıkarılmıştı kimilerince. Zaten bu piyasa pis bir piyasa… Kimin neyi ne için söylediğini, kimin spekülasyon amacında olduğunu kestirmek bizim gibi dışarıdan bakanlar için oldukça zor. Ama size konusunun majör bir sıkıntı olarak ele alınmasını doğal karşılamakla birlikte savunma zafiyetleri dışında o kadar da abartılacak bir defekt göremiyorum oyununda. Tabi savunması şu anda NBA standartlarının çok altında. Hem çabuk, hem de fiziğini kullanan oyuncular aynı seviyede problem yaratacaktır Calathes’in olduğu takıma. İki ucu enteresan değnek yani savunmada… Fakat bunu geliştiremeyeceğini söylemek haksızlık olur. Kimse bu lige komple bir paket halinde gelmiyor, Calathes için de aynı şey geçerli. Avrupa basketbolu gibi savunma sertliğinin tavan yaptığı bir ekol içerisinde bu sezon kendisini kabul ettirmesi NBA için de çok önemli bir veri olacaktır benim gözümde. Birçok farklı yerde öngörüldüğü üzere bir Kirk Hinrich katkısı verebilir o zaman… Tabi dış şutunu da bir istikrara oturtması gerekecek.


Vallahi Tanrı bizi azgın teke sendromu yaşayan bir adet Derek Fisher ve bir adet de UCLA balonu ile test ederken, direkt katkı vermeyecek olsa da ikinci turdan güzel bir seçim olurdu Calathes. Gerçi şu anda nabız yoklama safhasındaymış gibi bir izlenim edindim, workoutlara falan çıkar mı tam emin değilim.

Quinteto Ideal 08-09


ACB kıta basketbolunun heyecanının en yoğun yaşandığı liglerden biri. Dönem dönem Euroleague dörtlü finalinin de önüne geçebiliyor hatta ACB final serisi bazı basketbol tutkunları için… Ben Detroit-San Antonio serisini hiç düşünmeden Phoenix-Dallas serisinin önüne koyan bir adam olarak o kesimde değilim tabi de, durum bu…

En iyi beşi seçmişler, Vladivostox olmasa haberimiz olmayacak… Kendisine saygılar sunarken, pas geçtiğim spor organizasyonlarının günahını güzide okulum İstanbul Teknik Üniversitesi’nin şerefine kadeh kaldırarak çıkarıyorum… İTÜ demişken yarınki maçları da izledikten sonra güzel bir TB2L yazısı aşk etme niyetim var. Ya buraya, ya resmi siteye…


David Lee Dixon çık aradan! Allah belanı versin, Tekelspor’da neydin şimdi ne olmuşsun? Kendi çapında bir tam devinimini sonlandırmanla iklim değişiyor… Sean May midir idolün nedir? Oliver Miller mı yoksa? Bir sporcusun hocam sen her şeyden önce. Şu halini gördükçe takımın mevcut düzeninde daha işlevsel olabilecek Johnny Lee Dukes’un ne günahı vardı, bir türlü anlayamıyorum. Ercüment Sunter’i çok eleştiriyoruz da rotasyonun içinden çıkamamak Türk coachlarının karakteristiği olmuş galiba… Hayır, rotasyon da rotasyon olsa içim yanmayacak. Neyse, bu konuya şimdilik gelişine çakmış olalım da, daha usturuplu bir yazıyı da hafta sonuna paslayalım…

Picasa ile bu kadar oldurabildik, resimdekiler tam olarak seçilemiyor olabilir… Oylamaya katılanlar ligin saygıdeğer coachları, Xavier Pascual, aktif oyuncular, basın, taraftarlar ve bu kategorilerden hiçbirinde kendisine yer bulamayan Ricky Rubio.


Ligin en iyi oyun kurucusu olarak seçilen isim TAU Ceramica’dan Pablo Prigioni. Halk oylamasında 25 puanı alan Rubio olsa da, diğer üç karar mercii tam puanı 05 Pablo’ya verince ligin parlak çocuğu da ikincilikle yetinmek durumunda kalmış. Tabi bunda sezon boyunca yaşadığı irili ufaklı sakatlıkların da payını yadsımamak lazım, 10 maç falan kaçırmış Rubio. Üçüncü sıraya da küçük bir farkla oturan eski bir tanıdık Kristaps Valters olmuş. Daha önce Efes Pilsen’in o dönemlerde bir nevi pilot takım muamelesi yaptığı Muratpaşa Antbirlik’in formasıyla ligimizde ter dökmüştü Letonyalı. Bu sezon Fuenlabrada ile gayet iyi bir sezon geçirdi ve oylamada da honorable mention olmaktan da öteye geçti açıkçası… Fuenlabrada’da da önceleri Aigars Vitols oynardı. Valters kulüpten gelen teklifi değerlendirmeden önce yakın arkadaşı Aigars’ı aramış. Genç oyuncuya kulüpteki sıcak ortamdan uzunca bahseden yaşlı kurt, semtin şirin salonunun kariyeri boyunca gördüğü en ateşli taraftara da ev sahipliği yaptığını belirtmeden geçememiş. Ben Marca’nın yalancısıyım. Ödül sahibi ile Jose Calderon’un da çıkış yaptığı takım Fuenlabrada bu arada, orada bir halef-selef ilişkisine de girmişlerdi. Takımın bu konudaki geleneğinden yararlanabilir Kristaps.

Kanatlara yerleştirilen isimler bu sezon Euroleague’e de açıkça damga vuran ve ikinci baharını yaşayan Sırp Igor Rakocevic ile NBA tecrübesini yaşadıktan sonra kaldığı yerden devam eden adamım Juan Carlos Navarro. Linklere tıklayın, çekinmeyin. Güzel videolar mevcut… Fuenlabrada’dan bir başka isim Brad Oleson da bu pozisyon için runner-up olmuş, iyi de olmuş. İkinci ligde falan vakit geçirdikten sonra tırnaklarıyla kazıyarak kazanmış bu saygınlığı. Kazı kazan… Richie Frahm gibi dış şut sokan şugar bir beyaz Amerikalı. Aslında renk görmem ama bu özel durum. Rakocevic ve Navarro isimlerini tartışanı Allah çarpar. Hele de bu sezon için! O yüzden pota altına geçelim…


Real Madrid Avrupa’da önemli favorilerimdendi aslında sezon başında kadro yapısıyla. Pepe Sanchez satışlardaydı ama bu beklenmedik bir şey değildi zaman faktörünü işin içine katınca zaten. Jeremiah Massey’den direkt olarak Aris’te verdiği katkının aynısını da beklemiyorduk yine. Hakeza Quinton Hosley için de büyük beklentilere girişmeden favori olarak belirledik onları. Yanıltan da Joan Plaza oldu zaten daha çok… Avrupa basketbolunu sürükleyen bu takımların bir an önce doğru coach seçimlerine dönmesi gerekir. Ettore Messina da Atlantik’i geçecek olursa halimiz nice olur? O takımda bekleneni her gün istikrarlı bir şekilde veren belki de tek adam Felipe Reyes oldu. Bu kadroya girebilen tek Madridista da… Partneri Final-Four’da fiyatını artırmayı da başarmış bir Fran Vazquez… 1983 doğumlu, çok büyük bir gelişim beklemenin manası da yok bundan sonra, “Uzunlar geç gelişir” geyiği de bir yere kadar. Fakat 21 dakikaya sığdırılan 12 sayı ve 6.7 rebound gibi istatistikler her halükarda tatminkar… Berlin performansının bir payı var mıdır? Bilmiyorum, olması lazım. Yoksa hemen Vazquez’in arkasında yer alan Tiago Splitter daha uygun olabilirdi ödül için. Bu noktada halk oylamasında Vazquez’i birinciliğe götüren Katalan oylarını atlamamak lazım… İstatistik açısından da reboundlar dışında büyük bir üstünlüğü mevzubahis Brezilyalı’nın. NBA’de en iyi çaylak ödülü için Robin Lopez’e bir coach ve bir basın mensubundan toplam 2 oy çıkarken bunları sorgulamak yersiz olur.

NBA demişken, sağa fotoğrafını koyduk, bir nevi ilham kaynağı dedik. Yaptığın iş midir müdür? Bir an önce “azgın teke” gömleğini çıkarıp en “ayarcı” haline dönmeni istiyoruz Fish! Büyük bir yüreğin var, bu her zaman yeterli olmayabilir. Ama bu gece yüreğin tek başına fark yaratabileceği bir gece… Let’s Go Lakers ulan!

May Day May Day


Bu sezon bir Efes Pilsen sempatizanı olarak çok da kolay değildi Euroleague konusunda motivasyonu sağlamak. Açıkçası çok da içinde olamadım grup aşaması sonrasında. Fakat Final-Four kaçırılmaması gereken bir organizasyondur her zaman. Digiturk bir güzellik yaptı, kanalı açtı da izleyebildik neyse ki… Finale çıkan ekipler CSKA Moskva ve Panathinaikos oldu ki yanıldığımı söyleyemem. İlk maçta Barcelona’nın fırtına gibi girişine rağmen CSKA’nın maçı vereceği konusunda bir düşünceye kapılmadım hiçbir zaman, fakat iki Yunan takımı arasındaki maçta sonuna kadar heyecanı yaşadığımı söyleyebilirim.


Barcelona-CSKA maçında dikkate değer nokta, Barça coachu Xavier Pascual’ın maç boyunca Ercüment Sunter’i oynamasıydı. Aslında çok da büyük bir kadro derinliğinden bahsedemeyiz Barcelona cephesine bakacak olursak. Ama o küçük denizde bir dalga yarattı ve içinde boğuldu Pascual. Örneğin, bu sezon takımın belki de en değerli oyuncusu olmuş Ersan İlyasova en kritik maçın sadece 13 dakikasında sahada kalabiliyor herhangi bir sakatlık yaşamamasına rağmen… Bu 13 dakikanın 3 dakikası da maçın sonu, öyle bir rotasyon. 37 dakika boyunca sadece 10 dakika şans verdiğin oyuncunu son 3 dakikada kurtarıcı olarak devreye sokuyorsun. Üst üste iki hücum ve bir savunmada, bir basket, bir blok, bir de hücum reboundu katkısında bulunuyor o oyuncu. Ama yetmiyor… Peki neden böyle bir tercihte bulundun? David Andersen’in iyi performansından haberdarım, fakat ikisini birden kullanman çok mu aykırı bir tercih olurdu? Sanmıyorum. Andersen’in CSKA yıllarındaki diriliğini koruyabildiğini söylemek zor, yaşıyla orantılı olarak hücumda çembere olan uzaklığı da artan elemanlardan. Bugün iyi şut soktu ve eski takımına karşı maça ortak da etti Barça’yı bu ekstra gecesinde. Benim takıldığım esas nokta Fran Vasquez’in Ersan’dan daha fazla sahada kalması böyle bir gecede. Hani rakibin pota altında size konusunda sıkıntı yaratabilecek bir adam vardır, gecenin sonraki saatlerinde sahne alacak Nikola Pekovic kalibresinde, o zaman anlarım… Ama Erazem Lorbek de sadece 16 dakika süre almış Ettore Messina’dan. Terence Morris’e karşı niye kalıba ihtiyaç duyasın ki, koy karşısına Andersen’i… Onu geçtim, 3 numarada Ersan’a süre vermiyorsun, ilk beşte başlattığın ve 36 dakika sahada tuttuğun adam Gianluca Basile. Çok saygı duyarım ama, bu adam da 34 yaşında… Daha da ilginci, sezon boyunca bu kadar süre aldığı maç yok Basile’nin. Saygı duruşunu biraz abartmadık mı? Ersan’ın ritm bulmaya çalışırken 3 üçlük kaçırdığı, 2 faul yaptığı doğrudur da maç boyu sahada kalan Basile’nin 1/6 üçlük atmasını takımın coachu neden kenarda izler, anlamıyorum. Ne milliyetçilik damarım tuttu bugüne özel, ne de Basile’yi suçluyorum. Kötü bir coaching söz konusu ve bu sezon Barcelona’nın başarısında herkesin parmakla gösterdiği Ersan bu kadar kenarda beklememeliydi. 3 numarada da çok uygun bir Viktor Khryapa eşleşmesi varken…


Sadece bu kadar da değil. İlk üç period boyunca Jaka Lakovic 2-3 dakikalık çok kısa bir bölümde oturuyor. Üçüncü çeyreğin sonuyla birlikte CSKA vidaları sıkmaya başlayınca Lakovic, üzerindeki baskıdan bunalıp her zaman olduğu gibi en kritik anlarda siniyor. Son 5 dakikaya girilirken tekrar Victor Sada’yı alıyorsun oyuna. Lakovic’i kendi ellerinle aslanlara atıyorsun, o da yapısı buna müsait olduğundan kolayca pes ediyor son çeyrekte. Karşı tarafta Messina’yı eleştirmek yersiz olur. Çok iyi şut sokan bir Barcelona vardı, eski dost Andersen’in de desteğini alıp… Ama oyuncuların birlikteliği o kadar çok kesintiye uğradı, öyle bir kaos hükmetti ki maça son çeyrekteki Ramunas Siskauskas merkezli silkinme yetti galibiyete. Eğer Pascual saçmalamasa bir şansı olabilir miydi Barcelona’nın diye soracak olursanız… Bilmiyorum Altan, bilemiyorum! Zira, bu tür büyük maçlar büyük oyuncularla kazanılıyor ve son çeyrekler beşe beş değil de sahadaki winner oyuncular arasında oynanıyor sanki. CSKA’da bu isimler nicel olarak oldukça ağır basıyor karşı tarafa, bunlardan biri Siskauskas çıkıp 29 sayısının 18’ini son perioda sığdırabiliyor mesela. Sürpriz mi, kesinlikle değil. Sadece Siskauskas’ın önünde saygıyla eğilmemizi gerektiren bir başka büyük maç. 1996 senesinde Dominique Wilkins’den gelen performanstan bu yana böylesini görmemiş Final-Four rakamsal olarak. Helal olsun!

Uyku bastırdı, randıman alamıyorum klavyemden… İkinci maçı yarın yazalım. Ama finalde daha şanslı gördüğüm ekip Panathinaikos sanırım. En azından Saras’ın bugün eski günlerden sunduğu demet ve Pekovic’in dominasyonu bu düşünceye sürükledi beni. Ama daha komple bir kadro var elinde Messina’nın. E adam Messina öte yandan da, her şeye hazırlıklı olmak lazım. Fakat ilk aşamada Lorbek’in Pekovic arkasında ne derece sağlam durabileceği önemli. Ramunas Siskauskas 31, J. R. Holden 33, Matjaz Smodis 30, Trajan Langdon 33 yaşındalar ve artık eskisi kadar dominasyon kuramıyorlar sahada. Holden ve Smodis oldukça tatsızdılar bu gece, belki finale saklıyorlardır kendilerini, kim bilir… Ama her büyük hanedan gibi, bu da bir gerileme dönemi yaşayacaktır. Bu yıl son bir kereliğine en tepede olabilirler, bu fırsatı kullanmak için yaşları kaç olursa olsun ellerinden geleni yapacakları kesin. Barça da o karton aslanı kovsun, adam gibi birini getitrsin başa. Yeni adresi Chicago olmayacaksa Celal Kıbrızlı doğru isim olabilir…

Interview with the Assassin II


Çoğu kişinin “The Illusionist” ile birlikte tanıdığı Neil Burger’ın ilk yönetmenlik deneyimidir kendileri. Yine “The Illusionist” ile karşılaştırmak gerekirse, çok daha düşük bütçeli bir filmden bahsediyoruz. Kötü oyunculuklar da cabası. Ama cidden kötü… Karşı tarafta ise tüm gerçekliğiyle duran bir Edward Norton etkisi var. O yüzden iki filmi kıyaslamak çok da uygun düşmeyecek. Ama yine de kendini izlettiren bir senaryo vardı ortada, ki o da Burger’a ait hemen belirtelim.

Neil Burger’ın dehasından ziyade, Mete Aktaş’ın Türkiye Basketbol Ligi’nin resmi sitesini canlandırmak adına sarf ettiği çabalara bir saygı duruşu niteliğinde olacaktı aslında bu yazı… Neyse ona da değinmiş oldum. Mete Abi de Fenerbahçe Ülker deplasmanı için bir kez daha Abdi İpekçi’ye uğrayan Trajan Langdon’ı kolundan tuttuğu gibi röportajı patlatmış. Sorulan sorular arasında biraz da sitemkar bir gönderme var. Langdon’ın Efes Pilsen’den ayrılışından bu yana Abdi İpekçi’ye yaptığı her dönüşte efsanevi performanslar sunmasına dair. Langdon da İstanbul’daki maçlara özel bir motivasyonla çıkmadığını söylemiş… Bir sonraki röportajda bugünkü performansını da dayanak olarak kullanabilir belki ama biz yutmayız. Daha 1 ay geçmedi Efes Pilsen karşısında çılgın attığı günün üzerinden. 7/10 üçlük ne, insan insana yapar mı? Yine 2006 Final-Eight ikinci maçında attığı 24 sayının her birini canlı izledi bu gözler. Ki görüldüğü üzere o gün Matjaz Smodis, J. R. Holden ve David Vanterpool gibi isimler de ortalamalarının çok altında kalacaktı. Hatta Popovic-Ender guard ikilisine bakmadan, o maçı kazanabileceğimizi bile düşünmüştüm o gün, itiraf ediyorum… Demem o ki, aslında kısa yoldan “Yok, Cem diye bir çocuk varmış ben sadece ona gıcığım, salonda görürsem ayrı bir havaya giriyorum” da diyebilirmiş. Öte yandan saygı duymakla birlikte o sezon ligde final serisinde Ülkerspor’u yıkan adam olsa da Final-Four yolundaki en önemli maçlarda sindiğini de hatırlarım ve pek sevmem kendisini… Ayağını denk alsın yani, Alaskan Assassin falan dinlemem ben…


Bağlantıyı da işte oradan kurduk zaten. Kendisine sanırım Duke yıllarında takılmış bir lakap bu. Güzel de bir lakap, NBA’de pek fazla Alaska orijinli oyuncu olmadığını ve bu arkadaşın da adeta bir suikastçi gibi sessiz sakin işini yapıp karşı takımın ipini çektiğini düşünürsek. Bu arada ben bu adamı ilk kez UConn-Duke finalinde izlemiştim herhalde, bir başka üstad Murat Murathanoğlu’nun anlatımıyla olması lazım. J. J. Redick vakasıyla birlikte unutulmuş olabilir belki ama kendisi parlak kolej kariyerine ve lottery pick olmasına rağmen NBA’de olduramamasıyla en büyük hayal kırıklıklarından biridir Blue Devils’ın… Çok doluymuşum herife de, evet!

Bu arada röportajın tamamını da tam buradan okuyabilirsiniz.

Basile feat. Andersen

Adı Avrupa basketbolu için çok büyük bir karşılaşma vardı bu gece: Panathinaikos-Barcelona… İlk maçta Barcelona’daki tecavüz sonrası Pana bu maça farklı bir şekilde asılacaktı hiç kuşkusuz. Zeljko Obradovic maç öncesi sakatlıklardan yakınıyordu, hemen Bernd Schuster’i hatırladık. Neyse ki benzer şekilde talihsiz bir açıklama gelmedi, yoksa O.A.K.A.’dan çıkması pek kolay olmazdı.

Yazın başında Euroleague transferlerini ele alan bir değerlendirme yazısı koymuştum buraya, orada da David Andersen’in tam isabet olduğundan bahsetmiştim zaten. Maça damgasını vuran isim oldu Barcelona adına. O ve Gianluca Basile için farklı bir motivasyon daha vardı bu gece özelinde. Euroleague’deki 165. karşılaşmalarına çıktı bu ikili ve yine eski bir Barcelona oyuncusu Denis Marconato’nun rekoruna ortak oldular. Andersen’in adının Basile ve Marconato ile birlikte anılması şaşırttı beni açıkçası. Marconato ve Basile 1975 doğumlu iken, Andersen 1980 doğumlu. Tabi bu noktada CSKA etkisi giriyor devreye. Her sezon sonuna kadar gidip, oynanabilecek maksimum maç sayısını yakaladıklarını düşününce J.R. Holden’ın da 164 sınırına dayandığını görmek aynı derecede bir sürpriz etkisi yaratamadı bünyede. Basile de böyle bir gecenin şerefine bu sezonki ortalamalarının çok üstünde bir gece geçirdi. 4/9 üç sayı isabeti Basile’yi tanıyanlar için beklenmedik bir şey değil. Fakat yanına eklediği 5 asist ve 4 rebound çok özel rakamlar… En az Basile kadar iyi bir şutör olan İbrahim Kutluay’ın yaşlılık döneminde yapması gereken ama yapamadığı şeyler bunlardı heralde…


Andersen’e gelince… Rusya’daki kariyerinin son iki sezonunda üç sayılık atışları iyiden iyiye portföyüne eklemişti zaten. Ama bugünkü 2/2 Pana uzunları için de çok beklenmedik oldu. 22 sayısının yanına 9 rebound ekledi. Xavier Pasqual maçlara genelde Daniel Santiago ile başlamayı tercih ediyordu, bugün de Fran Vazquez ile başladı. Andersen’i benchten getirme stratejisinin tavan yaptığı maçtı belki de bu maç. Zira bir dönem karşısında Dusan Sakota denen yeni yetmeyi bulan Andersen, rakibini akşam yemeğine aperitif olarak kabul etti.

Bu arada Obradovic saygı duyduğum bir coachtur genel olarak, fakat bu çocuğu neden kadroda tutuyor anlamıyorum. İzmir’de izledikten sonra da çok fazla ileri gidemeyeceğini söylüyordum zaten, o turnuvada zaman zaman istatistik hanelerini doldurmuş olmasına rağmen. Ama Panathinaikos’ta süre bulabilmesini kulüp geleneğinde bulunan milliyetçiliğe bağlıyorum daha çok. Yönetim ne olursa olsun böyle gençlerin fırsat bulmasını istiyor, çok daha iyi Amerikalı oyuncuları getirebilecek finansal güce sahip olmasına rağmen.


Stratos Perperoglou da ayrı bir olay. 5 dakika oyunda kalıp 3 tane üçlük denedi, hiçbiri de boş atış değildi. Sahada da Kostas Tsartsaris ve Dimitris Diamantidis gibi isimler vardı aynı dönemde. Yunan gençlerinin aldıkları süreleri bu şekilde çarçur ettiği bir ortamda, önümüzdeki 10 yıl boyunca Avrupa basketbolunu domine etmesini beklediğim Nikola Pekovic’in 12 dakika alabilmesi büyük hayal kırıklığıydı, gerçi bazı sakatlık problemleri yaşamış hafta arasında. Yine de bu sezon aldığı sürenin daha çok maçta 20 dakikanın üzerine çıkmasını bekliyordum açıkçası.

Ama takıma en büyük zararı veren her zamanki gibi Sarunas Jasikevicius oldu bence. Saras’ı çok severim, antipatik addedilen hareketleri bana pek de öyle gelmez. Ama NBA sonrası kariyeri sürekli bir düşüş halinde. Bunu milyonlar görürken kendisinin bir türlü kabul etmek istememesi hoş değil. Kendisini hala dünyanın en iyi oyun kurucusu olarak görüyor, Indiana ve Golden State formalarıyla geçirdiği iki felaket sezon da bu özgüvene herhangi bir sekte vurmamış anlaşılan. Bu sezon bir oyun kurucu için en önemli istatistik olarak gördüğüm asist-top kaybı oranı neredeyse 1… Euroleague’de 27% ile üçlük atmasına rağmen, kullanmaktan hiç çekinmiyor. Zaten Spanoulis-Diamantidis gibi bir guard ikilin varken, Jasikevicius tercihi doğru bir tercih olmaktan çok uzaktı bana kalırsa. En fazla gövde gösterisiydi.


Regal sponsorluğundaki Barcelona’nın ise en çok point guard pozisyonunda zorlanacağını düşünüyordum. Bu yaz elden çıkardıkları Pepe Sanchez, Sergio Llull’ün iyi başlangıcı sonrası Real Madrid rotasyonunda biraz gerilerde kaldı. İlerleyen yaşına sakatlık sorunları eklendi. Fakat Barcelona oyun içinde böyle bir zekayı arıyor zaman zaman. Evet, Jaka Lakovic’i hiç beğenmiyorum… Pasqual da bu katkıyı ilk beşe yerleştirdiği Basile’den bekliyor olmalı. Victor Sada’nın bugünkü performansı ise sevindirici. Açıkçası geçen sezon Akasvayu Girona formasıyla yaptıkları beni tatmin etmeye yetmemişti Barcelona adına. Bugün Euroleague’de ikinci kez ciddi süre almasına rağmen hiç sırıtmadı, 6 sayı ve 6 asist de Pasqual’ın beklentilerini karşılamış olsa gerek. Sada’nın Barcelona’nın özkaynaklarından yetişen bir değer olduğunu da hatırlatarak Oktay’ın çok sevdiği bir başka İspanyol oyun kurucunun güzel asistinin videosuyla bitirelim.

Haftanın diğer maçlarına da değinelim biraz. Yukarıdaki görüntünün alındığı maçta Ricky Rubio’nun takımı Joventut Badalona, bu maçta Nando Gentile’nin sahaya çıkardığı Lottomatica Roma’yı yenmeyi başarmış. Takım Euroleague’de çok iyi gitmesine rağmen istifasını sunan bir diğer tanıdık sima Jasmin Repesa’nın yerine, Dejan Bodiroga’nın Bogdan Tanjevic’i getirme eğiliminde olduğu çıkmış İtalyan basınında. Tanjevic için zor bir karar olacak. Bir tarafta diline pelesenk ettiği 2010 hedefi, diğer tarafta bir nevi manevi oğlu Bodiroga’nın yanında İtalya’da eski günlerine dönme ihtimali… Lafı gelmişken Fenerbahçe’de hücumda eskiye oranla artan paylaşım güzel de, Marques Green kabak tadı vermeye başladı artık. Devin Smith’i gördükçe de Tarence Kinsey’yi özlememek mümkün değil. Herkes Gordan Giricek’in takıma girmesini bekliyor, inşallah girecek.

Efes Pilsen hakkında bu aralar yeni bir yazı göndereceğim siteye, oradan takip edersiniz. Ancak galibiyete rağmen birkaç detay dışında sevindiren çok fazla şey yok. Kaya Peker bu sezon ilk kez kendini oyuna tam anlamıyla vermiş gözüktü, gerçi yine bazı savunma hataları yaptı ama… Cliff Hammonds da adının güzelliği dışında birkaç numarası olduğunu gösterdi. O da oyun zekası bakımından vasatın altında, şutu da yeterli değil. Fakat penetreleri hoş, savunmada da iyi durdu bu maçta Massimo Bulleri ve Luca Vitali önünde. Panionios deplasmanı sonrası tamam ya da devam diyeceğiz. Onlarda da Goran Nikolic’in yerini alan Demos Ntikoudis ile bir upgrade söz konusu. Bakalım neler olacak. Aynı grupta Real Madrid’in, kuralar çekildiğinde fazlasıyla hafife alınan Partizan’ı iç sahada Reyes-Tomas yapımı bir son saniye mucizesiyle yenebildiğini de hatırlatıp ufaktan Utah-Portland maçına kaçayım. İzlenecek maç değil de, Portland’ın kırmızı formasını seviyorum işte. Bir de Deron Williams’ı…