Milli Takımın Yeni Şutörü?

Dün gece Orlando-Miami maçı sırasında Kaan Kural söyledi, Hidayet Türkoğlu vasıtasıyla Türk milli takımında oynaması için Orlando’dan J.J. Redick’e teklifte bulunmuşuz, ya da bulunacakmışız. Sebep olarak takımın şutör eksiği öne sürülmüş… Demek ki neymiş, Serkan Erdoğan hala kadroda düşünülmüyor Bogdan Tanjevic tarafından. Bu arada Redick 475 üçlükle NCAA tarihinin en çok üç sayı isabeti bulan ismi… Ne demek mi istiyorum? İyi iş yapar yani.

Bu Çocuğa Dikkat!

Evet size bahsedeceğim oyuncu 30.10.1991 doğumlu, 1.96’lık kısa forvet Tomás Satoránský. Aslında ışıltılar daha geçen seneki Avrupa Yıldızlar Şampiyonası’nda gelmeye başlamıştı. Yakaladığı 15 sayı, 12.3 ribaund, 4.7 asistlik istatistik ile turnuvayı hem ribaund, hem de asist kralı olarak tamamlamıştı. Tabi o zamanlar bu blog olmadığı için size bahsetme fırsatını bulamamıştım. Bu yıl da Avrupa Gençler Şampiyonası’nda oynadı ve inanılmaz istatistiklerine devam etti. Ama Çek Cumhuriyeti, Division B’de zayıf takımlarla oynadığı için istatistiklerin yanıltıcı olabileceğini düşünerek yine bahsetmedim. 16.1 sayı, 7.3 ribaund ve 6.4 asist ile bitirerek MVP ödülünü almıştı oysaki.

Çek Cumhuriyeti Milli Takımı’na seçilince Jiri Welsch ile idman yapmak falan onu çok geliştirir diye düşünüyordum. Ama bir baktım istatistiklere, idman falan hak getire, adam takımın önemli parçası haline gelmiş. Adam dedim pardon, çocuk. İngiltere ve İsrail’e karşı mücadele eden oyuncunun istatistikleri: 26 dakika, 9.5 sayı, 3.5 ribaund ve 2.5 asist. 17 yaşında bir çocuk için bu tip yüksek zorluktaki bir organizasyonda bu istatistikler gerçekten müthiş. Çek Cumhuriyeti’ne kademe atlatabilecek potansiyeli var oyuncunun. Çalışmasına devam edip, gelişimini sürdürürse NBA’de kendinden söz ettirecek bir oyuncu olacağını düşünüyorum. Zira Çekler’in şu anki yıldızı olan Welsch, o yaşlarda sakalları çıksın diye günde dört kere tıraş oluyordu tahminen.

Spor Sergi’den Kalma Bir Akşam


Eurobasket ’09… Bogdan Tanjevic göreve geldiği günden beri bir şekilde görmezden gelinen, kayıp bir turnuva Türk basketbolu için. Bu yaz kurulan kadronun da turnuvaya verilen değer paralelinde olduğunu kolayca fark edebiliyoruz. Ukrayna ve Belçika maçlarında izlediğim milli takımı beğendiğimi söyleyemem, bu bağlamda Fransa’nın bizi içeride dışarıda yenmesi hiç şaşırtmazdı beni. İşte bu yüzden Ukrayna’nın Fransa galibiyeti herkesi biraz olsun mutlu ederken beni telaşa sürüklemişti. Fransa idi sonuçta karşımızdaki… Belçika hiçbir şey oynamadan başa çıkabileceğimiz bir rakipti, ama Fransa öyle miydi?


Yine de 2010 öncesi bu takımı son bir kez canlı izlemek fena olmazdı, önce komşu blogdan Anıl’ın nabzını yokladım, maçın saati birçok kişi gibi ona da uymuyormuş… Ben “Yok abi gitmem herhalde” moduna geçmişken bir telefon yetişti imdadıma. Sabancı Üniversitesi’nde okuyan bir arkadaşım aradı, bizim liseden… Kendisinin sene içerisinde Avrupa Yakası’na geçmesi şarkılarla türkülerle kutlanır, öyle nadirdir. Tabi adam da haklı bir yerde, en makulü kampüs içinde komün hayat yaşamak rahat rahat. Ben de olsam öyle yapardım. Neyse arayıp da “Maça gidelim mi?” deyince, üniversitem hayatımı ne kadar zorlaştırıyor olursa olsun reddedemedim. Öncesinde bir Taksim yaptık, saat 4 suları da yola koyulduk. Rahatız tabi, maç saati sanki kimse gelmesin diye özel olarak belirlenmiş. İftar var, futbol maçı var. Birkaç Zeytinburnu bıçkını, birkaç da İbrahim Kutluay hayranı bekliyoruz. Yanılmışız… Salonun otoparkına geldiğimizde bilet bulamama ihtimaliydi kafamızı kurcalayan. Bulduk efendim, güzel de yerden izledik. Basının arkasındaydık. Kaan Kural’ın İbo ödülünü alırken istifini bozmadan YouTube’dan video izlemeye devam etmesini, maç sırasında bir süre Ekşi’de takılmasını falan takip etmek de güzeldi. En azından geyiğimize malzeme oldu. Çok da severiz kendisini, her basketbolsever gibi. Hatta Facebook’tan friend request bile göndeririz, o derece! Yalnız perdeleri inmiş bir Abdi İpekçi’de en üst sırayı dolu görmek ne büyük bir zevkmiş. Yıllar sonra belki de. Hepsinin ayağına sağlık… Pota arkasındaki “Fuck You FRANSA” diye bağıran, işi “Parker’ın Karısı Porno Yıldızı”na götürmesinden endişelendiğim taraftar grubu da buna dahil.


Organizasyon anlamında da güzel bir gündü, bu kalabalığa devre arasında Türk Milli Takımı’nın efsanelerini tanıtmak güzel düşünülmüş bir jestti. Yalçın Granit, Ali Uras, Kemal Erdenay, Battal Durusel, Mehmet “Aferin Memoş” Baturalp ve şu an hatırlayamadığım birçok isim… İbrahim Kutluay’a da bugüne kadar yaptıkları için teşekkür ettiler. Alenen bir veda bence, uzatmaya gerek yok. Milli takıma çağırmamakla yetinmeyip onu en büyük aşkı Fenerbahçe formasından da mahrum bırakan Tanjevic, 2010 kadrosunda mı yer verecek İbo’ya… Gerçi Tanjevic bu, beyninin çalışma prensibini anlayamadığımız bir isim. Belki insan zihninin kavrayabilmesi için çok parlak bir zeka ondaki, bugünkü manşetlere bakıldığında da bütün spor basınının 180 dönerek bu düşünceye kendini kaptırdığını görüyoruz… Garip ülkeyiz, basınımız da farklı değil. Neyse… Sola drive edemez. Sağa drive eder, ama etmese daha güzel. Yine de Harun Erdenay’la birlikte doksanlı yıllar boyunca bu ülke basketbolunun yüzü oldu İbrahim Kutluay. Dünkü gibi bir şeye gerek yoktu bence. Veda edilecekse ismi konulmalı, belki de bir veda maçı ayarlanmalıydı. Ama dünkü seremoni biraz eğreti durdu benim nazarımda.


Milli takımı değerlendirmeden önce rakibi değerlendirmek çok daha mantıklı olacaktır. Açık ara gördüğüm en kötü Fransa kadrosu idi sahadaki, evet alt yaş kategorilerinde bile ben böyle vasıfsız bir Fransa gördüğümü hatırlamıyorum. Tony Parker, tek kelimeye ihtiyaç duymayan bir isim. Ronny Turiaf’in de ailecek hastasıyız, dünkü bazı aşırı hareketlerine rağmen. Ama hücumda arada sırada kullansa da çok büyük bir tehdit oluşturamayan orta mesafeleri, blok merkezli ve bence fazlaca abartılan bire bir savunması ve rebound alanındaki zayıflığı ile Turiaf önemli bir NBA oyuncusu da olsa Avrupa’da kafaya oynayan bir milli takımın 2 numaralı ismi olamaz. Jim Bilba olur, Alain Digbeu olur, o olamaz. NBA yaftası her şey değil yani… Aynı şekilde Denver’ın temposunda zaman zaman etkili olabilen, ancak dışarıda 10 Hakan Demirel etkisizliğinde olduğu söylenen Yakhouba Diawara da arkadaşlarının eline baktığı bir isim olup çıkmış. Maç öncesinde kadroya baktığımda kapalı kutu birkaç isim vardı, özellikle Nando De Colo’dan genelde övgüyle bahsediliyordu. Belçika maçında da iyi skor yapmış galiba, ama bizim maçta o da yoktu. Zaten ilk periodda anladım bazı şeyleri, takımın en iyi şutörü olarak bu adam gösteriliyorsa Parker’ın işi vardı bu gece. Nitekim de beklediğim gibi oldu. En azından birkaç genç takviye edebilirlerdi kadroya ama bu takım üç NBA yıldızı(!)nın çevresini yerel ligden adamlarla donatma prensibine göre kurulmuş. Şut atamayan, dolayısıyla “Gel bana alan savunması yap” diyen kısalar ve basiretsiz uzunlar. Uzun zamandır silkinmesini beklediğimiz Oğuz Savaş için çok güzel bir maçtı bu mesela, istesen ayarlayamazsın. Claude Marquis, Stephen Brun… İkisi de öğle yemeği niyetine yiyeceği adamlar. Yedi de sağolsun. Belki William Soliman biraz daha fazla süre alsa işleri zorlaştırabilirdi, zira Chorale Roanne formasıyla Oğuz’u denize döktüğü bir maç hatırlıyorum gibi gibi… Dounia Issa, Steed Tchicamboud sahadaki duruşlarıyla insanın gözünü rahatsız eden isimler zaten, bir iki çer çöp daha var böyle kadroyu tamamlayan.


Rakip kötü bir rakipti, ikinci periodun sonunda Parker’ın one-man showunu bir kenara koyarsak bizim için hiçbir zaman tehlike arz edemediler. Rahat rahat elimize geçirdik oyunun kontrolünü… Ama bu, güzel oyunumuzu gölgelememeli. Uzak ara bu yazın en olgun basketbolunu oynadı takımımız. Alan savunması yapılması farz olan bir şeydi zaten, işe yaramaması beklenemezdi. Parker’ın kenarda olduğu kısa sürede de bazı tuzaklar devreye sokuldu doğru olarak. Yannick Bokolo’nun panik olması için yetti de arttı zaten bunlar… Bize de Parker’ın bıraktığı birkaç teardropu ihmal edersek, Fransız kısaların karavanalarını keyifle izlemek kaldı. Yalnız bir ara basketbol adına feci bir hal aldı bu, bizimkilerden Engin Atsür ve Sinan Güler de karşılık verince. 2 dakikalık bir süre içinde 4 airball gördük yanılmıyorsam. Hücumda da uzunlarımız karşılarında hiçbir direnç bulamayınca, yine aynı boşluk usta guardımız Kerem Tunçeri tarafından da defalarca değerlendirilince çok sıkıntıya düşmeden 77 sayı gördük. Bunu yaparken Hidayet Türkoğlu’nun skor anlamında devreye neredeyse hiç giremediğine, Ersan İlyasova’nın da kendi standartlarının çok çok altında bir hücum performansı gösterdiğine değinmeden geçmeyelim. Bu iki ismin tartışmasız olarak hücumdaki en büyük iki silahımız olduğunu hatırlatmama bilmem gerek var mı?


Her şey çok güzeldi de az önce Engin’den bahsettim, durumu gerçekten hoş değil. Efes Pilsen’in Mario Kasun, Preston Shumpert ve Charles Smith ile birlikte en çok hoşuma giden transferiydi belki de. Bir de Sinan tabi. “Shumpert alınacaksa Smith neden alındı ki?” sorusu benim de kafamı kurcalıyor, bu soruyu erteliyorum şimdilik. Ama gerçekten çok kötü bir psikolojide Engin, Tanjevic’in ısrarla onu sahaya sürme yönteminin işlemediği, hatta ters teptiği de aşikar. Ben onun bu yazı Efes Pilsen’le geçirmesini istiyordum aslında. Ergin Ataman’la, geriye gitmekte olan kariyerini yeniden ayağa kaldırmak için uzun soluklu bir kampla iyi bir başlangıç yapabilirdi. Tüm sezon birlikte oynayacağı oyuncuları ne kadar erken tanısa, coachuna ne kadar çabuk ısınsa o kadar iyi bana kalırsa. Bakalım bu adam gibi adamın sonu ne olacak. Bugün staj sırasında da artık sadece ‘annelerin damat adayı’ olmadığını, aksine bizzat genç kızlar tarafından hastası olunan bir adam haline geldiğini görmüş bulundum. 2 sayı attığı bir maç sonrası bile maç muhabbetlerini domine edebiliyor yani, helal olsun gözümüz yok… Ben Kerem Tunçeri’nin veliahtı olarak görüyordum Japonya performansı sonrası. Şu anda ise oyunu kurması gereken zamanda, dip çizgide falan görülüyor. Bir an önce kendine güvenini geri kazanmalı, sorumluluk aldığı günlere geri dönmeli. Sırf bu yüzden bu dönemi Tanjevic ile değil Ataman’la geçirmesini yeğlerdim. Ama bugün Hakan dejavusu yaşatmaktan öteye gidemiyor Engin bize. Tanjevic’in hoşuna gidiyor herhalde, zaten bazı takıntıları olduğu açık. Fenerbahçe Ülker’de Gasper Vidmar, milli takımda Fatih Solak… 5. faulün yolunu gözledim ilk periodda, gelmedi. İnişe geçen toplara yapılan darbeler, vücut koyup bire bir savunma yapılacak yerlerde hoplamalar, zıplamalar. Tamam blok fetişistisin, saplantılısın, Hollanda maçında bunu izlemek güzel geliyor, güldürüyor da… Ama basketbol oyna yahu sahada arada bir de. Tüm bunlardan sonra ikinci yarıya başlayan beşte yine Fatih. Bir zaman geçişi daha yapalım, Tanjevic’in takıntıları daha bir somutluk kazansın: Valentin Pastal-Barış Hersek.


Çok büyük bir mucize olmazsa Polonya’da olacağız, oluşturulacak kadroyu şimdiden merak ediyorum. Tanjevic varsa kesin konuşmak imkansız, kimi kesse şaşırmam. Ama taş gibi takımlar olacak karşımızda, bir de olağandan fazla taş gibi olmayan takım olacak galiba. Eleme kuralarında nasıl bir vurdumduymazlık içindeyse FIBA, şöyle iki grup ortaya çıkabiliyor…

A Grubu: Sırbistan, İtalya, Bulgaristan, Macaristan, Finlandiya
B Grubu: Letonya, Portekiz, Estonya, Makedonya

Aslında C ve D gruplarına baktığımızda da arada bir uçurum olduğunu görüyoruz. Sedat Abi batug.com forumunda yazınca fark etmiştim de… Bu takımlar arasında FIBA sıralamasına göre en iyi dört takımın iki gruba dağılması, yanlarına da diğer grupların seribaşlarından bile iyi sayılabilecek Bulgaristan ve Ukrayna gibi takımların verilmesi hiç adil değil. Tamam bugün Avrupa basketbolunun 1 numaralı gündem maddesi bu olmayabilir ama madem böyle bir turnuva yaptınız, sahip çıkın hocam!

Road to Poland


Bu tür başlıkları her yerde görüyorsunuz. Galatasaray Cihanlı, Inamotolu, Orhanlı kadrosuyla sezona ”Road to Athens” sloganıyla başlamıştı, ben de böyle bir başlık atayım dedim. Neyse bu ayrıntıyı gereksiz bir şekilde açıkladıktan sonra konumuza geçebiliriz.

Avrupa Şampiyonası Elemeleri’ne dün oynadığımız Ukrayna maçı ile başladık. Oldukça eksik olmamız nedeniyle endişeli olan kişi sayısı hiç de az değildi. Ama maçta sanılanın aksine fazla zorlanmadan ilk galibiyetimizi aldık. Tanjevic’in gariplikleri devam ediyor. Ligde oynadığı dakika sayısı 10-15’i geçmeyen Barış Hersek ilk beş başlıyor mesela ne hikmetse. Ermal ve Hüseyin varken Fatih Solak niye çağrılır, onu da çözmüş değilim ayrıca. Çözen olduğunu da sanmıyorum. Neyse biraz da maçtan bahsedelim. Takım bir önceki turnuvaya nazaran daha istekli gibi göründü, tabi bunda karşıdaki rakibin zayıf olması etkili midir bilinmez. Neyse, Fransa maçında belli olur. Maça Hidayet’in enfes smacıyla birlikte oldukça sağlam bir başlangıç yapan milli takım kontrolü maçın başında eline aldı. Maç sonuna kadar da kontrolü bırakmadan devam edip maçı da kolay bir şekilde kazandık zaten.

Aslında bu kadro oldukça değişkenliğe açık ve çok yönlü bir kadro, her basketbolu oynayabiliriz. Ersan’ı 4 numaraya çekerek fast break basketboluna çok uygun bir takıma dönüşebiliyoruz. Ender-Sinan-Hidayet-Ersan ve Ömer’i iyileşmiş olarak kabul edersek hızlı hücum oynamaya oldukça müsait bir takım haline dönüşebiliriz. Kerem-Sinan-Hidayet-Kerem G. ve Fatih ile inanılmaz bir savunma takımı, Engin-Hidayet-Ersan-Kerem G. ve Oğuz ile de oldukça uzun bir takım haline dönüşebiliyoruz. Gelin görün ki kenarda bulunan değerli(!) coachumuz Tanjevic bunu hiçbir zaman yapmıyor. Rotasyon yaparken de maç durumunu hiç göz önünde bulundurmuyor. Bir periyotta 9-10 sayı atıp bir ritm sağlayan adam, bir bakıyoruz bir daha oyuna girmemiş. Milli takımımız Fransa’ya içeride dışarıda 40 vursa da Tanjevic hakkında görüşlerim değişmez. Rezil olduğumuz şampiyonaların haddi hesabı yok. Adam tam kovulacak, takım Japonya’da tarih yazıyor, yine kurtarıyor kendini.

Takım tarihin en iyi kadrolarından birine sahip ama bunu değerlendiremiyoruz. Olimpiyatlar’da oynamış olan Almanya, Rusya ve Hırvatistan’dan çok da bir eksiğimiz yok, orada olmalıydık mesela. Bir 2010 sevdasıdır gidiyor 5 yıldır. 2010 uğruna kaç turnuvayı feda ettik. 2010 turnuvası da hayal kırıklığı ile sonuçlanırsa basketbolumuz en iyi yıllarını heba etmiş olacak. Bak Tanjevic dedim sinirlerim oynadı yine…

Düş Artık Yakamızdan!

Basketbol milli takımımız hepinizin bildiği üzere Avrupa Şampiyonası elemelerine hazırlanıyor şu günlerde. Şu an ise son yirmi yıldaki en kötü durumdayız. Karadağlar, Makedonyalar yendi bizi yahu. Dün ise ilk galibiyetimizi aldık, hem de basketbolun söz sahibi ülkelerinden biri olan(!) Romanya’yı yenerek. O da uzatmada zaten. Avrupa’da final oynayan milli takımımızın düştüğü durum gerçekten üzücü.

Bu durumun en büyük sorumlusu kesinlikle Bogdan Tanjevic. Milli takımımızın başına geldiğinden beri gün yüzü göremedik. Buna rağmen bu adam hala takımın başında. Az çok basketbol bilen kimle konuşursam konuşayım “Tanjevic’ten kurtulmamız lazım” diyor. Bir Turgay Demirel’in aklına gelmedi. Kendi yaptığı yanlışların da farkında Tanjevic. Kerem Tunçeri’yi kadroya dahil etmesi de bunun en açık ispatı. Herkes sakatlıklar çok işte ondan bu hale düştük diyebilir, ama biz basketbolda söz sahibi bir ülkeysek ümit milli takımımız bile Makedonya’yı yenmeli. Bu gidişle 2010 hayallerimiz hayal olarak kalacak. Biri şu adamı Türk basketbolundan uzak tutsun.

Kadromuzda 2 tane All-Star kalibresinde, 3-4 tane Avrupa’nın üst düzey sınıfında ve 5-6 tane yıldız adayı oyuncu var. Ama biz abuk sabuk takımlara yeniliyoruz. Bunun ne açıklaması olabilir ki coaching yanlışından başka. İleriki günlerde “Tanjevic vurularak öldürüldü” diye bir haber duyarsanız bilin ki benimdir. Gerçi benden önce bu kutsal görevi de yapan çıkabilir, her ziyaret günü elimde Marlboro, temiz çamaşır gelirim hiç dert etmesin…

Dalembert Evinde


“Dalembert Pekin’de” diye bildirmiş Sayın Akarsu. Bu hayal kısa sürdü ne yazık ki. Haiti doğumlu olan, Montreal’de yetişen Samuel Dalembert, geçen yaz vatandaşlığa geçmiş, soluğu takımının Amerika Elemeleri’nde almıştı. Bu kadar özveri fazla gelmiş oyuncuya sanıyorum, bu yaz pek de kendinde gözükmemiş. Geçen yılı 82+6 maç yaparak bitirdi Dalembert. Hakkını da vermek lazım, Phila ligin en kötü kadrolarından biriyle play-off yaparken büyük katkı koydu Samuel. Hatta play-offta da acaba dedirttiler herkese bir ara.

Bu formda sezon Kanadalılar’a umut vermiştir herhalde. Ancak bu umutlara cam kırılması efekti eşlik etti ilk Slovenya maçında. Sammy, takımın grup liderliği şansını direkt etkileyen maçta 1/9 isabet oranı ile oynayıp, sadece 4 rebound yapabildi zira. Bunun ardından Coach Leo Rautins, kendisinden biraz daha gayret beklediğini, ama yenilginin faturasını ona çıkarmadığını söylemiş. Dalembert’in de kafası buna bozulmuş belki. Belki de başka bir şeye, bilemeyiz. Sonuçta takım otobüsüne binmeyi reddetmiş ve Kore maçı için salona gitmemiş. Bu gelişmeler üzerine takımın özgüveni kaybolmuş olacak ki, zayıf Kore önünde farklı yenik duruma düştüler. Sonrasında iyi bir comebackle galibiyete ulaşmışlar. Veteran Rowan Barrett ise bu comebacki takımı toparlamak için kullanmaya çalışıyor. Bu noktada başarılı olur mu bilinmez, ancak bu birleşmenin iki taraf için de yarardan çok zarar getirdiği ortada.


Bunun nedeni büyük ihtimalle Dalembert’e iki farklı takımda biçilen iki rolün birbirinden çok uzak olması. Phila’da Sammy, seken topları toplayan, içeriye dalan kısalar için blok tehdidi yaratan, hücumda da yoktan var eden bir oyuncu. Aldığı hücum reboundları bulduğu sayıların esas kaynağı. Kanada’da ise bir anda takımı sırtlaması beklenen bir oyuncuya dönüşüyor aynı isim. Bu yükü taşımak kolay iş değil, taşıyacak kapasiteye sahip olsanız dahi. Bunun en göz önündeki örneklerinden biri de bizim NBA oyuncularımız. Hidayet Türkoğlu son dönemde Magic’te benzer bir rol üstlendi aslına bakarsanız. Topu eline verip bir şeyler bekleyebileceğiniz bir oyuncu haline geldi, son periodlarda takımın go-to-guyı oldu çoklukla. Fakat Mehmet Okur hala öyle bir oyuncu değil. Kendisi için hazırlanmış oyunlar var ve bunlar onun kolay dış şutlar bulmasına yardımcı oluyor. Ancak Bogdan Tanjevic’in, Jerry Sloan’un yaptığını yapma konusunda pek bir hevesi yok gibi. Belki de zamanı yok. Ama bence zaman sorun olmamalı, çünkü uzun süreli kamp dönemleri geçiriyor milli takımlar. 2009’da Mehmet’i yapmayı hiç sevmediği şeyleri yapmak zorunda kalmış bir durumda görmeyiz umarım. Bu en çok da onun özgüveni için zararlı. Tabi Mehmet’in 2009’da olacağının da bir garantisi yok. Tanjevic’le yaşamayı öğreniyoruz yavaş yavaş.