Eurobasket 2009 – Grup D #2


LİTVANYA

Avrupa basketbolunun baş aktörlerinden biri olan Litvanya da kadroyu şekillendirme sürecinde sıkıntılar yaşayan bir başka ülke. Ramunas Siskauskas, Sarunas Jasikevicius, Rimantas Kaukenas ve eski görüntüsünden ne kadar uzak olursa olsun Arvydas Macijauskas her turnuvada istikrarlı biçimde yarı finali zorlamış, 2003 yılında Avrupa şampiyonluğuyla zirveyi de görmüş jenerasyonun temel taşlarıydı. Bu yıldızların dördünün de bulunmadığı bir turnuva, Litvanyalılar’ın kolay kolay tasavvur edemediği bir görüntü olsa gerek.

Yine de Litvanya’nın böyle kadrolarla da yukarıyı zorlayabildiğini gördük. Bu kadar eksik oldukları bir sene ben de hatırlamıyorum, ancak bu oyuncuların önemli bir kısmı formsuz olmasına rağmen yarı final yaptıkları turnuvalar gördük. Yine de bu takım, her şeyden önce arka alanıyla pek bir Litvanya takımına benzemiyor, biraz daha iyimser yaklaşırsak Japonya’da Türkiye’nin arkasında 7. olan takımı andırıyor… Zaten o iki kadroyu karşılaştırdığımızda da tam yedi ortak isim görüyoruz ki bu da bana neden o takımı andırdığını açıklıyor biraz. O takım da kısa rotasyonunda sıkıntı yaşayan, ancak en azından orada bir hücum silahı olarak Macijauskas’ı barındıran bir takımdı. İçeride ise Darius Songaila’nın varlığı bugünün kadrosuna biraz daha ağır basmasına yardımcı olabilir. O takımı Ender Arslan’ın ite kaka attığı üçlüklerle falan iki kere yenmiş olduğumuzu hatırlatırsak, belki bugünkü maç öncesi bir umut ışığı daha anlamına gelebilir bu… Bu kadroda az önce de değindiğim gibi arka alanda herhangi bir derinlikten bahsetmek pek mümkün değil, net biçimde takımın zayıf karnı burası olacak. Yarı saha basketbolunda hücumda aksamaları da sürpriz olmaz bunun neticesinde. Ancak takımı yaz döneminde hiç izlemediğimi ve biraz da farazi konuştuğumu belirtmem gerekir. Kağıt üzerinde böyle bir zayıflık görünürken, İspanya ile perşembe günü yaptıkları ve 22 sayı fark atarak kazandıkları o maçta oyun kurucu Tomas Delininkaitis’in çoğu dış atışlardan 19 sayı bularak skor lideri olduğunu da görebiliyoruz.


Litvanya basketbolunun belli karakteristik özellikleri var ve bunlar isimler, formalar, saç tipleri değişse de pek değişmiyor. Örnekse Delininkaitis, Japonya’da yine bizim takımımıza karşı oynarken izlediğimiz ve bu seviyenin çok altında gördüğümüz bir adamdı. Sezon boyunca da hakkında bir şeyler okuyabildiğimiz biri bile değil. Bir Ukrayna takımından, İspanya Ligi’ni 15. sırada bitiren Murcia’ya transfer olmuş ve önümüzdeki sezon da Milos Vujanic’in yedeği olarak düşünülüyor kendisi… Ama yine de dışarıdan yüzdeli attığı bir günün sonunda, hazırlık maçında da olsa İspanya’nın sonunu hazırlayabiliyor. Mantas Kalnietis de İzmir’den beri takip ettiğim, oyun kuruculuğun temel hareketlerini kavradığı takdirde önemli bir oyuncu olacağına inandığım bir genç. Zalgiris’te Marko Popovic’in arkasında kaldıkça ben efkarlanıyordum. Geçen sezon fırsatlar buldu takımında ve Benetton’a transferi imza aşamasına geldi bunun sonucunda. Birtakım olaylar gelişti ve ülkesinde kaldı. A takım seviyesinde patlamasını yapmak için bundan uygun bir ortam olamaz. Mindaugas Lukauskis, Arturas Jomantas ve Marijonas Petravicius, Lietuvos Rytas’ın sürpriz çıkışına öncülük etmiş sürpriz isimler. Hepsi de Efes Pilsen’e çokça baş ağrısı olmuşlardı. Başlarlarsa 3-6-9 diye sonsuza kadar gidebilirler. Lavrinovic Biraderler, onlarla en iyi eşleşen oyuncumuz Kerem Gönlüm’ün yokluğunda bize sıkıntı yaratacaklardır. Robertas Javtokas da yine açıklamaya ihtiyaç duymayan bir isim. Takımın bu turnuvadaki liderininse Linas Kleiza olmasını bekleyebiliriz. Denver Nuggets ile iyi bir sezondan çıktı ve uluslar arası arenada da ön plana çıkmak isteyecektir Olympiakos dönemi öncesinde. Zira milli takım performansı olması gereken düzeyde seyretmemişti bugüne kadar. Galatasaray Cafe Crown’ın yeni transferi Simas Jasaitis de yazar oralardan…

Yumuşak bir grupta olmaları avantaj gibi geliyor ilk bakışta, fakat bu rehavet ortamında ilk maçı Türkiye’ye verirlerse sekizliden yukarı çıkacak takımlardan biri olmaları zor geliyor bana. İlk günden baskıyı hissetmek çok istenen bir durum değildir ama bizim için de kader maçının Litvanya maçı olduğuna inanıyorum. Maçı kazanan, Ölüm Grubu’nun üç takımıyla birlikte üst tura çıkacakmış gibi geliyor. Umarım biz oluruz… Bu arada bizim gibi onların da hedef yılının yaklaştığını, bir sonraki Avrupa şampiyonasına evsahipliği yapacaklarını belirtmek lazım. Alacakları dereceye göre hedef turnuva öncesi son sınav olabilir burası onlar için, mutlaka önem veriyorlar.


BULGARİSTAN

Bulgaristan’ın turnuva öncesi durumu da biraz Büyük Britanya’nınkini andırıyor. Turnuvaya katılma hakkı kovalarken takımın liderliğini yapmış oyuncudan yoksunlar. Ibrahim Jaaber dini hayatının merkezine koyan insanlardan ve Ramazan ayındaki yükümlülükleri onu Polonya’dan uzak tuttu. Bu şok edici bir gelişmeydi Bulgar takımı için kuşkusuz, yine de ona minnet duymaları için yeterince sebepleri var.

Lottomatica Roma guardı takımın saha içindeki komutanı görünümündeydi fakat saha kenarındaki bir başka dehayı da göz ardı etmemek lazım. Kulüpler seviyesinde üç kez Avrupa şampiyonluğuna ulaşmış efsanevi coach Pini Gershon ilk uluslar arası deneyimini Bulgaristan Milli Takımı ile yaşıyor ve hedefi bu turnuvada ülkeye 20 yıl sonraki ilk galibiyeti getirmek. 2005 yılında Sırbistan’daki turnuvaya katılımları kağıt üzerinde turistik geziden fazlasını ifade etmese de, bizim için orası pek öyle değil. Türk basketbolunun kara yazlarından birinde, turnuvada alabildiğimiz tek galibiyeti o zayıf Bulgar takımına karşı ancak uzatma sonucunda alabilmiştik. Temel olarak benzer bir kadroyla gelecekler buraya, tek fark çift pasaportlu bir oyuncu kullanabilmeleri olacak. Türk Telekom’dan Andre Owens ve İsmail “Ters Turnike” Özkısaoğlu da adaylar arasındaydı ancak Gershon hazırlık süreci sonrasında Jaaber’in boşalttığı oyun kurucu pozisyonuna Earl Rowland’ı yerleştirmeyi tercih etti. Yine de aynı katkıyı alması çok kolay olmayacak.


Turnuvada Bulgaristan seviyesinde görülen birçok takım var aslında. Fakat her takımda eli yüzü düzgün en az 1-2 uzun bulunurken, Bulgar uzunların bu seviyenin oyuncusu olduklarını söylemek çok kolay değil. Vasko Evtimov bir dönem Skipper Bologna’da falan oynardı yanılmıyorsam. Skipper Bologna diyorum, o kadar eski yani… Ivanov Biraderler var burada da pota altında, ancak onların birer Lavrinovic olmadığı aşikar. 2005 öncesinde İstanbul’da izleyip beğenmiştim ama mütevazı oyuncular sonuçta her ikisi de. Bir dönem Mike Batiste’in Bulgar pasaportu alabileceği konuşuluyordu, aslında cuk otururmuş. Gerçi o zaman da topu kim getirecekti, o da var… Tekelspor’da gayet güzel maçlar çıkarıp sayı krallığını kovalayan, sezon sonunda da soluğu Real Madrid’de alan Filip Videnov’un hikayesi hala aklımızda. Videnov, ACB’de Granada ile yoluna devam ediyor. Burada da 1 numaralı skor opsiyonu o olacak kuşkusuz. Elit bir şutördür. Elemelerde İtalya’yı yakan isim de oydu. Todor Stoykov da Bulgar basketbolunun yetiştirdiği önemli skorerlerden, başınıza iş açabilir. Chavdar Kostov adı övgüyle anılan bir genç, ben daha önce izlemediğim için pek bir şey söyleyemiyorum.

Yazılacak fazla şey de yok. Bizim grupta olmasalar Gershon’un takımının en azından galibiyet hasretini gidermesini isterdim. Fakat içeride bizim Semih Erden falan bile şov yapabilir bu rotasyona karşı. Jaaber’in yokluğunda pek bir numarası olmayan tatsız tuzsuz bir takım gibi gözükse de, hafife alırsak Gershon cezalandırır. Bunu hesaba katmak lazım. Kimseyi de küçümseyecek bir konumda görmüyorum bugün sahip olduğumuz takımı açıkçası…

Nekst: Bismillahirrahmanirrahim

Eurobasket 2009 – Grup D #1


POLONYA

1997 yılından sonra kendi adına 10 yıllık bir ara verdiği Avrupa şampiyonalarına İspanya’da geri dönüş yapmıştı Polonya. Bu geri dönüşün geldiğini pek fazla kimse görememişti basketbol dünyasında. Fakat Bulgaristan, Ukrayna, İsveç üçlüsünün arasından sıyrılarak bu hasrete bir son vermeyi başarmışlardı. Galibiyet özlemini dindirmek için ise en az iki sene daha beklemek durumundaydılar. Adam Wojcik ve 10 yıl önceki kadrodan yadigar Andrzej Pluta ile bir mucizeyi zorladılar, fakat galibiyet almaları mümkün olmadı.

Ben o turnuvada sanırım hiç Polonya maçı izlemedim, hazırlık sürecinde denk gelmiştim ama o kadar. Şimdi ise kendisini izletme iddiasında bir takım olacak kendi seyircisi önünde. Evsahibi takımın turnuvada ilerliyor olması bu organizasyonlar için her zaman önemlidir. Bunu yapabilmek için 2007’de olduğundan çok daha büyük bir şansa sahip olduklarını söylemeye gerek yok sanırım. Takımın başında milli takımlar seviyesinde büyük bir tecrübeye sahip Muli Katzurin bulunuyor İsrail’den. Mart 2008’den bu yana takımla beraber Katzurin ve kendi sistemini oturtmuşa benziyor. En azından ben kendi adıma hazırlık maçlarını izlerken eski İsrail milli takımlarıyla ortaklıklar gördüm. Kadroya baktığımızda geçen turnuva ile en büyük farkı iki pota altı oyuncusunun yarattığını görüyoruz hemen. Bunlardan birisi Polonya’dan çıkan en büyük NBA yıldızı Marcin Gortat. Diğeri ise Polonya’dan çıkan en büyük NBA balonu Maciej Lampe. Beklentilerin çok aşağısında kalmış olmasına rağmen, Lampe bu seviyeler için sıkı bir uzun. Geçen turnuvada sakatlığı sebebiyle yer alamamış olması, o takımın potansiyelini göstermesini engelleyen en önemli faktördü belki de. Rusya’da geçirdiği yakışıklı sezonun karşılığını da Maccabi Tel Aviv’e transfer olarak aldı zaten Lampe, kariyerinin tekrar yükselişe geçtiğini hissedebiliyoruz.


Yıllara meydan okuyan 70 doğumlu Adam Wojcik’i ve Rusya’da iyi bir sezonu geride bırakmış Szymon Szewczyk’i de ekleyince kötü bir takım için gayet iyi bir ön alanın varlığıyla karşı karşıya geliyoruz. Szewczyk de defalarca NBA kapısından dönmüş olsa da, hücumdaki numaralarıyla iyi bir tamamlayıcıdır. Polonya’yı bu grubun favorilerinden biri olarak göstermiyorsak, bunun ilk sebebi standartların epey altındaki backcourt olsa gerek. Neyse ki bu bölgede akılcı bir çözüm üretilmiş ve yıllardır kariyerini Polonya’da sürdüren, asıl çıkışını da Euroleague’de Prokom formasıyla yapan David Logan devşirilmiş. Böylece Katzurin de her maç 20 sayı atma potansiyelinde bir kısaya sahip olmuş. Bu takım için muazzam bir ekleme kesinlikle… Lukasz Koszarek ilk beşin oyun kurucusu olacak muhtemelen. Kapasitesi sınırlı olsa da haddini bilerek oynayan bir adam, bir de adı güzel. Yedeği Krzysztof Szubarga da boyu büyük dezavantaj yaratsa da, bize karşı GameOn turnuvasında fena görünmedi. Yedek guardlığın altından kalkması çok zor olmayacaktır. En zayıf pozisyon gibi görünen 3 numarada da Michal Ignerski var elle tutulur. O da 2007 kadrosundaki eksiklerden biriydi, Cajasol forması giyiyor Avrupa’nın en iyi liginde.

Polonya böyle. “The Magic Lamp” bize İngiltere’de büyük sorun çıkarmıştı. O maçta Gortat’ın sahne almadığını da düşününce bizim uzunlarımızın ekstra bir gün geçirmeleri şart gibi geliyor. Dışarıda ise yapmamız gereken Amerikalı’nın ışıkları söndürmesini engellemek olacak, neyse ki Sinan-Ömer ikilisi varken guard savunması en zayıf olduğumuz alanlardan değil. Gruptan çıkma şanslarına gelince… Bulgaristan maçının favorisi görünümündeler. Eğer ilk gün stresini yaşamazlarsa -ki kadrodaki büyük tecrübelerin izin vereceğini pek sanmıyorum- o maçı alacaklar ve daha fazlasını isteyerek bize bileneceklerdir. 9-12 arası bir yer edinmeleri olası, çizgi dışı uzunları ve biraz hafif gelecek kısalarıyla.


TÜRKİYE

Evet, esas muhabbet burada dönecek zaten turnuva başladıktan sonra. Maç saati yaklaşırken bir şeyler karalamak gerekiyor galiba yine de. Ülkem insanına takımını tanıtacak değilim. Zaten fazlasıyla tanıyor. Bogdan Tanjevic’i de tanıtacak değilim, onu da bilen biliyor… Bogdan’dan bağımsız olarak her turnuva öncesi sanki bizden habersiz bir yerde birileri para atışı yapıyor, yazı veya tura geliyor ve takımımızın performansı da buna bağlı olarak şekilleniyor. Saha içinde her şeyin cevabı var elbette, fakat bunları belli bir mantığa oturtmak söz konusu takım Türk ulusal takımı olunca o kadar basit olmuyor.

Bu turnuva öncesi dönemini aslında daha sakin atlattık, alışkın olduğumuz çoklukta entrikayla muhatap olmak zorunda da kalmadık. Bunun için kendimizi şanslı addetmemiz yersiz olacaktır yine de. Zira bu gündemsizliğin sebebi biraz da Tanjevic’le geçirdiğimiz yıllarda onun belli kişilere olan tavırlarının bizim için bilinir olması ve buna bağlı olarak bir duyarsızlık eğilimi içine girmemizdi. Oysa ki birçok tutarsızlığı bu hazırlık sürecinde de, açıklanan kadroda da bizzat tecrübe ettik. Sadece insanlar konuşmanın çok fazla fayda etmediğini ya da dünyanın değiştirmek için fazla yaşlı olduğunu düşündüler milli takım özelinde de. Göze batan çarpıklıkların çoğunu zaten Ozan Aydın yazısında ifade etmişti, hatta listelemişti de. Tekrara girmenin pek anlamı yok… Fakat insanı sorgulamaya iten birkaç seçimi daha oldu Tanjevic’in bu yaz. Mehmet Okur, Serkan Erdoğan ve Kaya Peker gibi isimleri tekrar dile getirmek için çok doğru bir zamanda bulunmuyoruz ama şüphesiz tekrar tekrar irdelenmesi gereken tasarruflardır. Benim kulağımı tırmalayansa, basının içinde bulunduğu apatide pek dile getirmemeyi tercih ettiği Cevher Özer ve Cenk Akyol isimleri oldu açıkçası.


“2010 kadrosu kuracağız ve siz de takdir edersiniz ki Kerem Tunçeri’nin o kadroda bir yeri olmayacak” denilerek 2006 kadrosundan kesilen oyuncu, iki yıl geçmeden aynı coach tarafından kadroya dahil edilebiliyor biliyorsunuz bizim milli takımımızda. “Yaş Problemleri” de kolay bir konusuydu aslında ilkokul matematiğinin… Aynı şekilde o meşhur 87 jenerasyonunun en üzerine titrenen iki oyuncusundan biri olan Cenk de kulüp takımındaki hocası tarafından tamamen silindiği en formsuz dönemlerinde 2010 sevdası dile getirilerek bu kadroya çağrıldıktan sonra, nihayet İstanbul’a 1 sene kalmışken yok sayılabiliyormuş. Bunu da bu yaz görmüş olduk. Yerine çağrılan Bekir Yarangüme bu onuru sadece geçtiğimiz sezon değil, belki de tüm kariyeri boyunca Cenk’ten fazla hak etmiş olabilir. Hatta bence öyledir de… Fakat davranışlarda ve söylemlerde bir tutarlılık olması adına, en azından 2010 hedefinin sadece “yalan söylemenin politik açıdan doğru yolu” olarak kullanılmadığına bu ülkenin basketbolseverlerini ikna etmek için tercih Cenk yönünde yapılmalıydı. Bunu Cenk’i yeteneğine sırt çevirmiş bir genç olarak tanımlayan bir başka genç söylüyor bu arada… Aynı şekilde Cevher. Kadrodan çıkarılırken sakat olduğu ifade edilmişti. “Sakat olduğu için takımla yeteri kadar idman yapamadı, benim felsefemi idrak etmesi için yeterli süreyi bulamadı” desen değil. Zira Cevher bu kadroya daha önce de çağrılmış, yine senin altında oyunculuk yapmış bir adam. Jure Zdovc’un Sasha Vujacic konusundaki bahanesi sende işlemez yani… Kerem Gönlüm’ün B numunesi açılmış ve Polonya’da seninle birlikte olamayacağı kesinleşmişken, bir inadı sürdürmek uğruna Barış Hersek’le devam ediyorsun. Cevher ise takımının Belçika’daki kampında oynamayı geçtim, sahanın en skoreri falan oluyor. Son yıllarda Kerem’in yaptıklarını yapmaya en çok yaklaşan Türk’ü sebepsiz yere -hayır, seninki sebep falan değil- dışarıda tutuyorsun. Takım deli gibi şutöre ihtiyaç duyarken Cevher’in Kerem’den bile yararlı olmasının mümkünlüğünden bahsetmedim.

Böyle şeyler can sıkıyor tabi. 2010 öncesi sırf Tanjevic belasından belki kurtuluruz diye takımın yenilmesini isteyen insanlar bile var çevrede. Ben onlar gibi hissedemiyorum ama yukarıda yazdığım gibi düşünceler de sürekli aklıma geliyor ve bundan çok hoşnut sayılmam. Turnuvadaki şansımız Hidayet Türkoğlu’nun kendisine nasıl bir rol tanımlayacağıyla doğrudan ilintili olacak. Hazırlık maçlarında biraz daha organizasyonu eline alan bir Hedo gördük ki Ender Arslan sahadayken bu bir mecburiyet halini de aldı onun için. Fakat haftasonunda NTV’de katıldığı programda o rolünden çok memnun olmadığını, zaman zaman pası verenden ziyade pası alan olmasının daha yararlı olacağını ifade etti. Egolarından tamamen arınmış bir NBA yıldızı her şeyiyle kullanıma hazır. Eski kaprisleri artık çok uzak geliyor ve böyle bir Hidayet gördüğüm için o kadar mutluyum ki… Fakat Almanya’ya attığı son saniye basketi gibi bir anı bu kadro ona yaşatabilir mi, derin şüphelerim var. Pota altında en güvenilir isim Ömer Aşık. Oğuz Savaş o beklenen bir sonraki adımı atamadığı sürece tek güvenilir isim olarak da kalabilir. Böyle bir ortamda Ersan İlyasova’nın 4 numarada kullanıldığı bir beş en verimli beş olacak gibi duruyor. 2 numarada Ömer-Sinan ikilisinin savunmaları takım için şüphesiz çok değerli olacak. Ancak özellikle Ömer’den istikrarlı bir dış şut beklemek hakkımız. Onun bu alandaki yükü tek başına sırtlayacak konumda olmasına ise biz de üzülebiliyoruz işte en fazla.


Sonuçta yukarıdaki adamlara, yöneticilere, karar vericilere sinirlensek de ülke basketboluna değer katan, kış gelince her haftasonunda, bahar gelince final serisinde bizi eğlendiren, yeri geldiğinde İspanya’da, Amerika’da, anlaşılan Kanada’da yine bizim için gurur kaynağı olan adamlar bu aşağıdaki adamlar. Onlara ne olursa olsun sırt çevirmek çok doğru gelmiyor. Sevelim onları… Tahminde bulunmak çok kolay değil, fakat zayıf grubumuza rağmen çaprazdaki İspanya-Sırbistan-Slovenya üçlüsünün büyük zorluk çıkaracağını söylemek için de bilim adamı falan olmaya gerek yok. Hayırlısı…

Nekst: Litvanya, Bulgaristan

Eurobasket 2009 – Grup C #2


İSPANYA

Her turnuvada bir “Ölüm Grubu” varsa, Polonya’daki Azrail de bunlar işte. Adıyla bile şampiyonluk adayı olan doğal favorilerin çoğunluğu birkaç önemli oyuncusundan yoksun geliyor buraya. İspanya ise sanki finalde Redeem Team’i zorladığı Pekin’den bile daha kuvvetli durumda. Şampiyonluklarına engel olabilecek handikaplar arayacak oluyorsunuz, kadrodan kesinlikle ekmek çıkmıyor. Söylenecek ilk söz, son beş Avrupa şampiyonasında üç gümüş, bir bronzu olan ülkenin tarihi boyunca altına ulaşamamış olması bu turnuvada. 2006’da Dünya şampiyonluğunu kazandıkları için tam anlamıyla loser bir takımdan bahsedemiyoruz, fakat yine de özellikle kendi evlerinde kaybettikleri 2007 finali onlar için hala yıpratıcı bir psikolojik etmen. İşler kötüye gittiğinde, finalde seri yendiğinde J.R. Holden’ın o şutu aklına gelecektir herkesin ister istemez.

Bir başka olumsuzluk olarak da coach konusunda sağlanamayan istikrarı verebiliriz. Lolo Sainz sonrası dönemde başarılara rağmen aynı isimle devam etme konusunda sıkıntılar yaşayan İspanya’da geçen yaz gelen Olimpiyat gümüşü sonrasında bir bayrak değişimi daha yaşandı. Özellikle Tau Ceramica ve Unicaja Malaga’da yaptıklarıyla büyük saygınlık kazanan, benim de çok beğendiğim bir coach esasen Sergio Scariolo. Tabi elde çok kapasiteli bir takım var ve Güvenç Kurtar’ın konu hakkındaki yorumuna katılmamak elde değil: “İspanya’yı şampiyon yapmak kolay, gel bir Türk takımını yap da görelim.” Buna rağmen milli takımda bir kulüp takımı ambiyansı yaratmak için oyuncu kadrosundaki istikrar kadar buradaki istikrar da önemli. Sadece turnuva öncesinde kısıtlı bir zaman diliminde bazı şeyleri oturtmak çok kolay değil. Gerçi milli takımımıza dönüp bakınca şunu da ifade etmeliyiz ki bu istikrar ortamını yaratmadan önce seçilmiş ismin isabetinden de emin olmak gerekir. Neyse kadroya gelelim. Yedek oyun kurucu Raul Lopez’in yerine Jose Calderon’u koyduğunuz zaman, bir Avrupa ülkesinin biraraya getirebileceği en yetenekli oyuncu grubuyla karşılaşıyoruz sanırım. En azından benim yetişebildiğim yıllar için bunu söyleyebiliriz, çok iddialı olmayacaktır. (Yaşım 21, yükselenim Terazi.)


Pekin’e göre 1 yaş daha olgunlaşmış bir Ricky Rubio, tam mesai geçirilen 1 NBA yılı kadar daha tecrübe kazanmış bir Marc Gasol var mesela. Bu yaz Portland Trail Blazers tarafından seçilen 88 doğumlu bir Victor Claver var, Berni Rodriguez’den daha anlamlı olacaktır kadroda. Gerçi o da rolünün hakkını veriyordu ya neyse… Daha sağlıklı olmasını beklediğim, Real Madrid motivasyonuyla milli takımda farklı oynayabilecek bir Jorge Garbajosa da var. Zaten çekirdek kadrodan bahsetmeme pek gerek yok. Carlos Jimenez’in 10 numaralı formasını başka bir oyuncunun sırtında görmek de ilginç olacak, fakat Rubio-Navarro-Fernandez üçlüsünü sahada birarada gördükten sonra kolay unutabiliriz bence. Kamp döneminde de en sıkıcı gelişme Pau Gasol’ün sakatlık durumuydu heralde. Tedavi sürecini olumlu geçirdiği ve turnuvanın ilk gününde hazır olabileceği konuşuluyor. Burada Scariolo’yu önemli bir tercih bekliyor. Pau’yu grup maçlarında tamamen olayın dışında tutacağını sanmıyorum. Hem Pau’nun turnuvaya ısınması için, hem de takımda taşların yerine oturması için rotasyonda belli bir dakika bulması gerekir bence. Fakat burada sınırları doğru çizmek, takımın ihtiyacı olsa bile ilk bölümde Pau’yu fazla zorlamamak bu yoğun takvimli turnuvada ilerleyen dönemde Scariolo’ya olumlu bir şekilde geri dönecektir.

Bundan iki sene önce İspanya’da olduğu gibi yine en güçlü takım olarak geliyorlar, bu sefer makasın kolları daha açık gözüküyor. Aslında bir rehavet durumu da söz konusu olmuyor İspanyollar’da pek fazla. Fakat geçen turnuvadaki Rusya örneğinde olduğu gibi, finale gelen diğer takım ‘bir tarih yazıyorum’ havasına girip ekstra motivasyon yaratabiliyor. İspanya kendi evinde oynarken bile buna cevap veremedi ve finali grup maçı havasında oynadı. Tabi orada galibiyet bekleyen binlerce insanın soluğunu hissederek oynamanın da zorlukları olmuştur. Bu çerçeveden bakacak olursak 2007’de bir tiyatro oyunu sahneye koymuşken, bu sefer bir uzun metraj çekiyorlar diyebiliriz. Bu seferki görece kolay bir iş olacak… Ağır favoriler. Altın almayacakları tezini desteklemek için yukarıda saydıklarım da kimseyi tatmin etmemiştir muhtemelen. Hem Murat Kosova da Polonya’da değilmiş.


SLOVENYA

Alışıldığı üzere yine oldukça yetenekli bir kadroyla geliyor Slovenya. Aslında hazırlık sürecinin başlangıç evresinde otoritelerin altın için ciddi aday olarak gösterdiği bir takımdı aynı zamanda. İspanya’nın panzehrinin eski milli oyuncu Jure Zdovc’un elinde olduğunu iddia edenler bile vardı. Ancak önce Sasha Vujacic’in kendisini kamptan kovdurması, sonra da turnuvaya birkaç gün kala Beno Udrih’in sakatlanarak kadrodan çıkarılmasıyla bir kalite düşüşü ortaya çıktı. Ales Pipan’dan görevi devralan, oyunculuğunda kısa bir dönem Tofaş’ta da forma giymiş Zdovc savunmaya ağırlık vermesiyle tanınan bir coach ve takımın uyum sürecini ne ölçüde atlatabileceği belirleyici olacak.

Aslında Pipan’ın takımı da savunmasıyla ön plana çıkan bir takımdı, hatta İspanya’da rakiplerinin 70 sayının üzerine çıkmasına izin verdikleri de pek görülmedi. Lakovic-Nesterovic ikilisini yakalamış olmalarına rağmen, o kadro olabilecek en iyi Slovenya kadrosu olmaktan bir hayli uzaktı ve beklentiler de olabildiğince aşağıdaydı. Buna rağmen turnuvanın ilk bölümünde en sürpriz performans onlardan gelmişti. Son 2 dakikaya 12 sayı önde girdikleri Yunanistan maçını vermeleri ise kelimenin tam anlamıyla bir şoktu. Zaten son yıllara bakıldığında da her turnuvaya dark horse adayı olarak gelen, ancak olmadık yerlerde takılan bir Slovenya görmeye alışığız. Bu tablo, İstanbul’da Türkiye galibiyetiyle başladıkları şampiyonayı 13. sırada bitirirken de farklı değildi. Bu seneki geniş oyuncu havuzu ise birçok takımın eksik geldiği bu turnuvada gerçekten bir şeyleri başaracağa benziyordu. Rasho Nesterovic, Sani Becirovic gibi eksikler kabul edilebilirdi, fakat Beno-Sasha ikilisi çok büyük bir derinlik anlamına gelebilirdi. Udrih’in sakatlığı daha önce gerçekleşmiş olsa, Zdovc’un bizim makineyi bu kadar kolay defterden silebileceğini sanmıyorum. Fakat kendisinin açıklamaları da sakatlık sebebiyle Vujacic’in takımla yeteri kadar birlikte olamadığı ve ortama adaptasyonu sağlayamadığına dayanan makul açıklamalar… 7 yıldır milli formaya uzak olan Sasha, Zdovc görevde kaldığı takdirde bir süre daha bu özlemini sürdürecek gibi.


Bu eksiklere rağmen halihazırda gayet sağlam bir kadro var. Tek ve büyük sıkıntı oyun kurucu bölgesinde olacağa benzer. Bu pozisyonda Zdovc’un Jaka Klobucar’a güvendiğini söyleyenler var, fakat Udrih’in sakatlığı öncesinde Klobucar’ı kesen de yine Zdovc olmuştu. Goran Dragic’in Avrupa basketbolunda daha ziyade 2 numara için uygun olduğunu düşünüyorum. Fakat hangi pozisyonda oynayacak olursa olsun, Zdovc’un sisteminde büyük iş görecektir. En büyük silahlarından biri savunması olan bir basketbolcu olarak, geçen sezonu savunma yapmayan bir takımda geçirmesi onun adına şanssızlıktı. Steve Kerr’ün beklentilerini de tam olarak karşılayabildiğini düşünmüyorum, inişli çıkışlı bir sezon geçirdi. Burada kendini bulacaktır aslan parçası… Jaka Lakovic de kadroda, ama onu da klasik bir oyun kurucu olarak tanımlamak pek kolay değil. Erazem Lorbek, Uros Slokar, Primoz Brezec ve son dönemde yaşadığı sakatlıklardan sonra eski fromunda gözükmese de takımın net lideri Matjaz Smodis’ten oluşan, içeriden olduğu kadar dışarıdan da etkili uzun rotasyonu hiç şüphesiz Slovenler’in en güçlü olduğu bölge. Hatta eski dostlardan Jurica Golemac da burada olacak, çok fazla süre bulacağını sanmıyorum yine de. Onun gibi tecrübesiyle saha içinde ve dışında takıma yardımcı olacak bir diğer tanıdık isim de Goran Jagodnik. Efes Pilsen’in yeni transferi Bostjan Nachbar’ı yedekleyecek eski toprağın benchin skor dağılımından da önemli bir pay almasını bekleyebiliriz. Gasper Vidmar’ın neden Polonya’da olmadığını az çok çıkarabiliyorum da Emir Preldzic takımdan kesildi mi, yoksa Omri Casspi gibi o da bir kariyer tercihi mi yaptı emin değilim. Ama geniş kadroda onun da olduğunu hatırlıyorum gibi… Domen Lorbek’in, Samo Udrih’in olduğu yerde bu çocuk bir coach tercihi sebebiyle dışarıda kalıyorsa, o tercihi yapanı da sorgulamak gerek. Soyadı Preldzic diye mi yani?

Kadro muhabbetini uzun tutmuşuz, bir an önce nihayetlendirelim. Elindeki yeteneklerden maksimum düzeyde faydalanamadığını biliyoruz bugüne kadar Slovenya’nın. Yine öncekilere benzer bir yetenek yığınıyla karşı karşıyayız. Geçen turnuvada iyi bir kimya oluşturduklarını, savunmayı oturttuklarını görmüştük. Bu sefer de Theo Papaloukas’ın clutch performansına cevap bulamamış ve 7. sıra ile yetinmişlerdi. Bu resme uyan bir turnuva mı olacak, yoksa sonunda zincirlerini kırmayı başarabilecekler mi? Zemin müsait gözüküyor, grup zor olsa da çaprazla kombine düşününce çeyrek finale uzanmaları beklenebilir. Sonrasını izleyip göreceğiz. Bahisseverler uzak dursun.

“Bu yazı Mithat Can Ayok’a ithaf edilmiştir.” – Şehit ailelerine galibiyet hediye eden futbolcu modeli

Nekst: Polonya, Türkiye

Eurobasket 2009 – Grup C #1


BÜYÜK BRİTANYA

İsrail, Bosna-Hersek, Çek Cumhuriyeti ve Büyük Britanya’dan oluşan eleme grubunda İsrail ön plana çıkıyordu ilk bakışta, fakat en dengeli grubuydu eleminasyon aşamasının. Dengeleri bozabilecek yegane şey, Britanya’nın NBA’deki temsilcilerinin turnuvaya ilgi göstermesi olabilirdi. Luol Deng, Ben Gordon ve Kelenna Azubuike gibi NBA’deki takımlarında önemli roller biçilen oyunculara sahip bir ulus aslında Büyük Britanya. Fakat bu oyuncuların hiçbirinin de Britanya basketbolunun ürünü olduğunu iddia edemiyoruz. Bu bir nevi gurbetçi futbolculardan tek başına Deng’in katılımı bile gruptaki dengeleri yerle yeksan etmeye yetti. NBA’de uzun süreli bir kariyer arayışındaki Pops Mensah-Bonsu da pota altında büyük maçlar çıkarınca, Britanyalılar gruptan İsrail’in önünde birinci olarak çıkmayı başardılar.

Daha önce bu seviyelerde hiç görmediğimiz ve basketbol muhabbetlerine girişi ancak “bir İngiliz centilmen olarak John Amaechi” şeklinde mümkün olabilen bir ülke için oldukça önemli bir gelişim son yıllarda izlemekte olduğumuz. Bu başarının biraz tepeden inme göründüğünü kabul ediyorum, ancak halkın ilgisinin uyarılması sonucunda tabandan tavana bir örgütlenmeye de önayak olabilir bu turnuva. Deng sakatlanmasaydı muhtemelen yanında Gordon’ı da getirecekti ve bu uyarma hadisesi daha güçlü olabilecekti tabi. Şu anda ise gruptaki diğer takımlarla rekabet içine girebileceğinden şüphe duyduğum bir kadro var ortada. Aslında Avrupa basketbolunda etkin uzunlara sahipler, fakat bu kısalarla hücumda büyük sıkıntı yaşanacağı aşikar.


Mensah-Bonsu dışında kadrodaki en güvenilir hücum silahları Robert Archibald, Andrew Betts ve Joel Freeland. Bu dört ismin ortak noktası pota altında oynamaları ve birbirlerinin sürelerinden bolca çalacak olmaları. Mensah-Bonsu’nun sağlık sorunlarının oynamasına ne kadar izin vereceği bir soru işareti. Takımın kamp sürecinde bulunamayan ve Houston Rockets ile imzaladıktan sonra ancak perşembe günü takıma katılabilen oyuncudan beklentiler yüksek. Pota altındaki diğer oyuncular genelde oyun bilgileriyle skora giderken, Mensah-Bonsu fundamental olarak o düzeyde olmasa da çok farklı bir atletizm özelliğine sahip… Bu da kadroya çeşitlilik katan önemli bir unsur Chris Finch için. Bu uzun rotasyonundan Betts dışında her birinin bizim milli takımımızda olmasını isterdim açıkçası. Kısalara gelince… Belçika’da oynayan Nate Reinking dışında pek gözüme batan bir oyuncu olmadı Efes Pilsen World Cup süresince. Reinking de sadece şut atan bir adam, fakat birçok maçta rakibin içeriye kapanması olasıyken önemli bir parça. Letonya maçında sol köşeden üst üste 4 tane falan üçlük göndermişti mesela. Beğendim… Diğerleri topu sorunsuz bir şekilde rakip sahaya getirmesini beklediğin vasat guardlar. Letonya maçının sonunda bunu bile yapamayınca ellerindeki maçı hediye etmişlerdi zaten. Zor olacak…

Yine de Britanya’da basketbolun da olduğunu herkese duyuracaklar en azından… 10 yıl sonra bu turnuvaya bakıp “İşte çocuklar, her şey böyle başladı” diyebilmeyi umuyorlar. Takip etmek lazım bu ülkeyi, fakat kısa vadede maçları kafa kafaya götürebilmeleri bile çok mümkün görünmüyor turnuvanın en sağlam grubunda. Sırbistan maçına bileniyorlar daha çok, fakat o kadar kötü günlerinde yakalayabilirler mi… Sanmıyorum. Bahisseverler müjde, Britanya’nın galibiyet almadan döneceğine 1/3 verenler mevcut. Ben evimi basardım. Ne yazık ki yasal değilmiş…


SIRBİSTAN

Bu oyunda bir ekol yaratabilmiş çok fazla ulus sayamıyoruz, bunlardan biri olarak Sırplar’ın son yıllarda A takım kategorisinde aldığı sonuçlar tatmin edici olmaktan çok uzak. 2001 ve 2002 yıllarında gelen Avrupa ve -tartışmalı- Dünya şampiyonlukları yeni yüzyılın başlarında kaldı. Özellikle 2005 yılını kimse hatırlamak istemiyordur, kendi evinde ancak 9. sıraya uzanabilmiş bir Sırbistan & Karadağ…

Dusan Ivkovic’in bu takımı ise yakın geçmişe sünger çekmek adına toplanmış çok güzel bir takım. Az önce yaş ortalamasını hesapladım mesela, sadece 22.6 çıktı. Bu yaş ortalaması dışında farklı olan başka şeyler de var. Soyunma odasında büyük egolar, sorunlu kişilikler yer almıyor uzun yıllar sonra ilk defa. Bir dönem NBA’den ve Avrupa’nın çeşitli liglerinden karmalarla milli takımı götürmeye çalışan Sırplar, takım kimyasını oturtmaya çalışırken yere çakılıyordu genellikle… Bu kadroda ise alt yaş kategorilerinden birbirlerine aşina bir oyuncu grubu var. Bir başka olumlu etkense, milli takımın performansında faktör olabilen basın tepkilerinden arındırılmış olması bu genç çocukların. Zira Dejan Bodiroga, Vladimir Radmanovic, Marko Jaric, Igor Rakocevic, Zeljko Rebraca, Dejan Tomasevic gibi ismi büyük oyuncuları biraraya getiren 2005 kadrosunun kaderi hafızalarda çok eski değil ve basın dışarıda kalan isimler üzerinden bir yıpratma politikasına da giremiyor. Girenler de pek kaale alınmıyor. Şu an Polonya’da bulunan kafilede en büyük isim tartışmasız olarak Dusan Ivkovic. Bütün takım kaptanları Nenad Krstic etrafında toplanmış vaziyette. Genelde bu sık kullanılan tabirle “kolej havası” formülü başarıyla sonuçlanır. Ivkovic de bu izlenimi sağlamlaştırmak adına, “düğününün ertesi günü milli takım kampına katılan kaptan” gibi imgeleri kullanmaktan çekinmiyor. Başarılı bir politika tabi… Ama Krstic de bambaşka bir adammış. Gerdekten apar topar milli takım kampına!


Alt yaş kategorilerinde birlikte oynadığından bahsettik bu oyuncu grubunun. Sadece U20 turnuvalarına bir göz atalım isterseniz son dönemdeki.

2006 İzmir: Şampiyon Sırbistan & Karadağ
2007 Nova Gorica: Şampiyon Sırbistan
2008 Riga: Şampiyon Sırbistan

Varşova’ya gelen kadro da bu üç turnuvadaki oyuncuların (matematik notu: 86-87-88 jenerasyonlarının) harmanlanmasıyla ortaya çıktı. 2007 turnuvasının en değerli oyuncusu Milos Teodosic burada, 2008 turnuvasınınki Miroslav Raduljica da burada. İzmir’e dönecek olursak, orada bildiğimiz gibi MVP ödülü Ersan İlyasova’ya gitmişti. Ancak bu takımın en iyi parçası olan Nikola Pekovic de Karadağ’a kaybedildi. Bu üç jenerasyondan verilen tek firenin de Pekovic olduğunu söyleyebiliriz. Büyük de bir fire tabi. Oradaki boşluğu kapatmak için de 83 jenerasyonundan Krstic yardıma çağrıldı. Özellikle New Jersey Nets döneminde ilk beşin değişmezi olarak dikkat çekmişti, geçen sezon kalabalık OKC Thunder rotasyonunda ise aynı tadı vermekten uzak görünse de çok önemli bir uzun. Yedeği Kosta Perovic geçmişine bakılınca sorun çıkarmaya en müsait çocuk gibi, yine de akıllanmış olduğunu tahmin ediyorum eskiye nazaran. Teodosic-Tripkovic-Tepic arka alanı birbiriyle oynamaya çok alışık ve rakipler için çok tehlikeli bir bağlantı. 4 numarada kadronun en genç ismi olan 89 doğumlu Milan Macvan yedekten gelecektir muhtemelen. Fakat ilerleyen maçlarda rolü yeniden gözden geçirilebilir. Zoran Erceg’in varlığında kadroya girmesine pek ihtimal verilmiyordu. Ivkovic bu cesur kararının karşılığını alacak diyebilirim, Macvan’ın potansiyeline inanan biri olarak. Lietuvos Rytas guardı Bojan Popovic de kadroya kolluk kuvveti olarak dahil edilen bir başka 83 doğumlu. Lietuvos Rytas guardı aynı zamanda Dusan Kecman kesildikten sonra kadrodaki en yaşlı oyuncu olma özelliğine de sahip.

Daha fazla detaya girmeyelim fakat kadrodaki diğer isimler de çok sıkı çocuklar. Herkesin altyapı muhabbetlerinde adını an az bir kez duyduğu isimlerden oluşuyor kadro. Bilhassa Uros Tripkovic ve arka alanda 3T teknolojisini oluşturan diğerlerinden beklentim büyük. C ve D gruplarını kombine düşününce, buradan çeyrek finale kapağı atacak dört takımdan biri olacaklarına inanıyorum bu sefer. Sonrasını bekleyip görmek lazım…

Nekst: İspanya, Slovenya

Eurobasket 2009 – Grup B #2


ALMANYA

1993’te Christian Welp önderliğinde gelen altın madalyadan 12 yıl sonra bir başka süper yıldız Dirk Nowitzki ile finale kadar giden Almanya’da yavaş yavaş bir dönemin daha sonuna geldiğimizi görebiliyoruz. Bu Post-Nowitzki döneminde Almanlar’ın yapacağı tek şey yeni süper yıldızın ortaya çıkmasını beklemek olacaktır. Fakat alt yaş kategorilerinde sağlam oyuncular bulundurmalarına rağmen, yeni takımı etrafına kurabilecekleri çapta bir yetenek de göze batmıyor. Milli takım böyle bir geçiş süreci içerisine doğru yol alırken, Dirk Bauermann da enerjisini gençlerden alan ve birkaç büyük tecrübeyle desteklenen bir kadro kurmayı tercih etti.

Almanlar’ın uzun yıllar sonra bir turnuvaya farklı beklentiler içinde geldiğini görüyoruz, burada aslolan gelecek dönemlerde takımın iskeletini oluşturacak oyunculara gerekli uluslararası tecrübeyi sağlamak. Yakın gelecekte “1 Süper Yıldız + Herhangi 11 Adam” formülünü tekrar uygulamaya koymak pek mümkün görünmediğinden, bu turnuvanın söz konusu genç oyuncular yoluyla yarının kazanılması adına büyük önem taşıdığı aşikar. Kadroya göz atmadan önce, Almanya’nın bu kadrosuyla Ankara’da milli takımımızı çok sert bir maçın sonucunda yendiğini de hatırlatmak gerek. Bogdan Tanjevic bu maçta birçok deneme yaptı ve ilk beş başlattığı oyuncuyu takım ihtiyaç duymasına rağmen oyuna sokmadı maçın sonlarına kadar mesela. Pardon, Tanjevic’ten bahsediyorduk… Bunun turnuvada da olmayacağını kimse garanti edemez. Neyse, o maçta da Patrick Femerling takımın mental liderliğini yaptı, zaman zaman rakiple kavga etti ama bir karakter gösterdi. Zaten Nowitzki’nin olduğu kadronun bir parçası olmuş oyuncuların böyle bir psikoloji içine girmesi çok şaşırtıcı değil. Ben bile az önce kendilerinden “herhangi 11 adam” olarak bahsetmişim. Böyle olmadıklarını göstermek isteyecek, olayı gurur meselesi haline getireceklerdir. Yeterli olur mu? Galibiyet için yeterli olabilir.


Kadrodaki 30 yaş üstü diğer oyuncular Sven Schultze ve bu yazı kendine ayırmak istediğini açıkladıktan sonra çark eden Demond Greene. Bunlar da önemli isimler… Schultze çelimsiz gençlerin arkasında pota altı sertliğini sağlayacak adam. Greene bize karşı da birkaç el üstü üçlük attı, bunu her zaman yapıyor. Bauermann’ın onu geri dönmeye ikna etmesi sanıldığından daha önemli bir hareket olabilir… Türk Telekom’da da izlediğimiz Jan-Hendrik Jagla kadrodaki birincil skor opsiyonu belki de. Henüz Joventut Badalona ile sözleşme yenilemedi ve yirmili yaşlarının sonunda alacağı yeni kontratın seviyesi bu turnuva ile direkt ilişkili. Pascal Roller’in olmadığı turnuvada direksiyon pek güven vermeyen Steffen Hamann’a emanet edilecek. Heiko Schaffartzik de beklentilerin yoğun olduğu bir Ender Arslan klonu, fakat boş bulduğunda affetmedi Efes Pilsen World Cup boyunca. Daha genç kuşağın en önemli temsilcisi ise 88 doğumlu Lucca Staiger olarak gözüküyor. Iowa State’in keskin şutörü, NCAA seviyesinde de önemli maçlar çıkardı ve bu turnuvada beklentilere ne ölçüde cevap vereceği önemli. 88-89 jenerasyonunun kadroda dört temsilcisi daha bulunuyor: Tim Ohlbrecht, Tibor Pleiss, Elias Harris ve içlerinden en beğendiğim Robin Benzing.

Bundan önceki 13 yazın -iki olimpiyat senesi haricindeki- 11 tanesini Nowitzki ile oynamış Almanya için ilginç bir turnuva olacak. Onsuz da yapmayı öğreneceklerse bu dersi vermeleri gerekiyor. Bu genç takımdan bir Hollywood senaryosunu gerçeklemesini kimse beklemiyor, hedef görece zayıf bu grupta 1 galibiyet alarak daha fazla maç yapabilmek… Üçüncülük için daha kötü kadrolarına rağmen Almanya’yı Letonya’nın önüne koyuyorum.


LETONYA

Letonya’da neyin eksik olduğundan pek emin değilim. Bir önceki turnuvaya sürpriz Hırvatistan galibiyetiyle başlayıp, galiba bu sefer daha ileriye gidecekler dedirtmişlerdi. Ancak daha sonra aynı takım Portekiz’e yenilerek bir başka turnuvaya daha kısa yoldan veda etti. Orada problemin coaching kaynaklı olduğunu düşünmekteydim, Karlis Muiznieks takıma savunma idmanı yaptırmamışa benziyordu sahaya bakınca… Bu sefer Kestutis Kemzura gibi daha güvenilir bir isimle geliyorlar, fakat Ankara’da takım Makedonya’ya yenilirken ve son dakikada yapmaması gereken her şeyi yaparak maçı acemice veren Britanya’yı yenerken de savunmada pek takılmadı.

Her şeyden önce uzun yıllardır bekledikleri bir NBA yıldızına sahipler: Andris Biedrins. Geçen yaz iyi bir kontrat imzalayan Biedrins’in basketbol dışında kafasını meşgul eden pek bir şey olmamasını bekliyoruz doğal olarak. Gerçi Don Nelson ile çalışıyorsan, yarın ne olacağı hakkında çok kesin konuşamazsın. Fakat Biedrins’in ligin el üstünde tutulan uzunlarından biri olduğu açık. Biraz Mehmet Okur sendromu yaşıyor ve takımındaki değerini bu arenaya tam olarak taşıyamıyor gibi. Yeni coachun da Biedrins’ten tam olarak yararlanabildiğini düşünmüyorum, fakat bu durum Biedrins’in konsantrasyon seviyesiyle de ilintili. Takım hala iyi bir savunma takımı değil ki federasyonu Kemzura tercihine iten asıl şey iki boyutlu bir oyun oynama isteğiydi. Bu isteklerine tam olarak cevap aldıklarını şimdilik söyleyemiyoruz. Kristaps Valters ACB gibi önemli bir ligde en iyi beşe aday gösterildiği çıkış sezonunu geride bıraktı. Fakat onun da dizginleri maç boyu elinde tutabildiğini ve doğru hücum ettiğini söyleyemiyorum Ankara’daki performansı sonrası. Ernests Kalve de yaşadığı sakatlıklara rağmen hala üzerine titrenen genç yeteneklerden biri ve bu turnuvada yukarıdaki ikiliye en büyük yardımcı olmasını beklemek çok yanlış değil.


Kaspars Kambala’nın kariyerini ayağa kaldırmayı başarabildiğini gördük yine Efes Pilsen World Cup’taki başarılı oyunuyla. Barons LMT, 2008’de FIBA Euro Cup’ı kazanırken başrollerden birini oynayan Kaspars Berzins de bu başarısının karşılığını Valters’in takımı Fuenlabrada ile anlaşarak aldı. Biedrins’e bu ikilinin katılımıyla pota altında da güçlü bir rotasyondan bahsedebiliriz Letonya için… Yalnızca bu üçlünün varlığı bile, geçen turnuvalardaki yüksek tempo takımını görmeyeceğimize işaret ediyor. Armands Skele, Kristaps Janicenoks gibi oyuncuların Letonya’nın en zayıf karnı olarak gösterilen kanatlarda insanları tatmin edecek bir şeyler ortaya koyması şart. Genç Kalve ile birlikte tabi… Uvis Helmanis ve Aigars Vitols ise büyük ihtimalle son turnuvalarında tecrübeleriyle katkı sağlamaya çalışacaklar. Sandis Valters dışında önemli bir eksikten bahsedemediğimiz Letonya, belki de bu açıdan turnuvanın en şanslı takımı. Bu şansı başarıya dönüştürmeleri ise kendilerine bağlı.

Görünürde oldukça homojen bir kadro var elde. Beynelmilel tanınırlıkta isimler de barındırıyor söz konusu kadro. Fakat sahada bu kadronun hak ettiği oyunu oynadıklarını söylemek güç… Olası başarısızlıkta Kemzura’ya yüklenmek de çok doğru olmaz. Fakat bir şeylerin yanlış yapıldığı da ortada. Elemelerde başlarında olan Sırp coach ile yollarını ayırmaları da ileride çok mantıklı bir karar olarak anılmayabilir. Bu takımın sahada potansiyeliyle ne ölçüde barışık durabileceğini izlemek ilginç olacak… Başarıya gideceklerse burada kimin performansıyla manşetleri süsleyeceği de açık: Egos’un yoksa başın belada Letonya!

Nekst: Büyük Britanya, Sırbistan

Eurobasket 2009 – Grup B #1


RUSYA

Don’t ever underestimate… Bunun dışında da tutunabilecek çok fazla dalı yok son Avrupa şampiyonunun. Özellikle de Andrei Kirilenko’nun yokluğunda… Tek eksik de AK47 değil ne yazık ki. Yıllardır oyun kurucu bölgesine çözüm bulamayan, burada Evgeni Pashutin ve Petr Samoylenko gibi isimleri kullanmasıyla Luca Badoer’e emanet edilmiş bir Ferrari aracını andıran Rus milli takımı sonunda aradığı guardı bulmuşa benziyordu. J.R. Holden bu turnuvada olmayacak ve burada bir çözüm bulmak pek kolay değil.

Oyun kurucu için düşünülen isim Anton Ponkrashov olabilir gibi geliyor kadroya baktığımda… Yalnız bu yaz hiç maçını izleyemedim Rusya’nın, ilk beşte başka birileri de başlayabilir. Sergey Bykov da sağlam bir adaydır mesela orası için, fakat Ponkrashov benim yeteneklerine çok fazla güvendiğim bir isim. İspanya’da takım şampiyonluğa giderken, final maçında momentumu Rusya lehine çeviren isimlerden biriydi Ponkrashov görev aldığı kısıtlı sürede. Üstün pas meziyetlerine rağmen, boyunun da pek yardımcı olmadığı ball-handling problemleri onu pozisyonlar arasında sıkışmış bir oyuncu gibi görmenize sebep olabilir. Fakat bu turnuvada, 1 numaradan 15-20 dakika arası bir süre alıp bunun hakkını verebileceğine inanıyorum. 86-87 jenerasyonunun diğer önemli isimleri Andrei Vorontsevich ve Nikita Kurbanov’un da patlama yapmaları gereken yer burası. CSKA Moskva benchinde bulduklarından fazla şansı verecektir David Blatt onlara, pek fazla bir seçeneği de yok zaten. Bu oyuncuların kariyerleri için dönüm noktası olabilecek bir turnuva. Kendilerinin yükselişi, takımı da yukarıya doğru taşıyacaktır şüphesiz…


Tabi bu gençlerin yanında daha büyük beklentilerden nasibini alan ve tüm yükü üzerinde hisseden birkaç isim de göze çarpıyor hemen. Bunlardan birisi, son turnuvada Blatt’ten aldığı hayat öpücüğüyle kariyerini tekrar ayağa kaldırmak için ilk adımı atan ve kulübünde de bunun devamını iyi getiren Viktor Khryapa. Ancak Litvanya maçında sakatlanan Khryapa’nın 12 kişilik kadroda bulunup bulunmayacağı konusunda bir bilgi kirliliği hakim basında. Kadro kesinleşince bu yazının sonuna not olarak ekleyebiliriz. Fakat sahada olduğu takdirde, işler sıkıştığında hücumda eline ilk bakılacak isim kuşkusuz Khryapa olacak… Bugüne kadar hep potansiyelinin altında performans verdiğinden dem vurulan Khryapa üzerindeki beklentiler hep yukarıdaydı, ancak bu düzeyde bir takımın tüm sorumluluğunu atfetmemişlerdi daha önce kendisine. Bu zorlu sınavın üstesinden gelip gelemeyeceğini, sağlık durumu izin verdiğince tecrübe edeceğiz hep birlikte. Sergey Monya da o jenerasyonda hep geleceğinde iyi bir NBA oyuncusunun ışığını gördüğümüz, fakat bizi fazlasıyla yanıltan bir oyuncu olmuştur. Geçen turnuvada sınırlı bir rol üstlenmiş, fakat takıma katkıda bulunmuştu zaman zaman… Ama çok büyük beklentilere girmenin manası yok Monya yakasında. Timofey Mozgov da Aleksei Savrasenko dönemi sonrasında birinci derecede katkı beklenen uzun konumunda kadroda. Bir başka Khimki oyuncusu da devşirme kontenjanından kadroya dahil edilen forvet Kelly McCarty. Basketbol gezgini olarak geçirdiği yıllar sonrasında kariyerinin bir anlamda ikinci baharını Rusya’da yaşayan Mississippi mezunundan Blatt direkt katkı bekliyor bu yetenekleri kısıtlı kadro içerisinde. Fakat Holden sonrasında kötü hazırlanmış bir “Black Russian” tadına kendimizi hazırlamalıyız.

Rusya için çok olumlu bir tablodan bahsedemiyoruz. Hoş, geçen şampiyonada da kimse finali görmelerini beklemezken güneşi görmüşlerdi ama bu kadronun profili o düzeye yakın bile değil. Hücumda sıkıntı çekeceklerdir genç oyuncularının hepsi patlama için bu seneyi seçmemişse. Fakat Blatt burada üst düzey yardımlaşmaya dayanan sıkı bir savunma inşa etti, Rusya’ya sayı atmak yine çok kolay olmayacak. Khryapa’nın ilk tur maçlarına yetişmesi pek imkanlar dahilinde gözükmüyor, oraya en az hasarla gitmelerini sağlayabilecek yumuşak bir grupta olmaları en büyük şansları. Khryapa’nın nasıl döneceği de bu şanslarını ne kadar kullanabileceklerini tayin edecektir. Fakat her şeye rağmen bir final koşusu epey uzak görünmekle beraber, klasmanda 9-12 arasında bir yer edinmeleri daha kuvvetli bir ihtimal.


FRANSA

Fransa’nın Polonya’ya gelirken bu kadar zorlanmasını ve ancak zorlu bir eleminasyon turnuvası sonrası son bileti kaparak yerini almasını heralde kimse beklemiyordu. Aslında birkaç kez fırsat tepti Fransız takımı. Son yıllarda eldeki oyuncu grubunun aldığı en yaygın eleştiri, hiçbir zaman mental açıdan yeteri kadar kuvvetli bir görüntü verememiş olmaları… Bu çerçeveden bakınca da kağıt üzerinde kazanmaya çok yakın göründükleri maçları direnç göstermeden rakiplerine hediye etmiş olmaları ve işlerini bu kadar zora sokmaları çok da şaşırtmıyor açıkçası.

Öncelikle Tony Parker’ın ilk kez bugünkü sorumluluklarıyla sahne aldığı İsveç’te, grup aşamasında 35 sayıyla yendikleri İtalya’ya üçüncülük maçını kaybederek bu konuda kötü bir repütasyon kazanmıştı Fransızlar. Bu hadiseden 4 yıl sonra, bu sefer İspanya’da klasman maçları oynayan bir başka Fransa Milli Takımı vardı. Kadroda büyük oranda değişiklik olmasına rağmen, klasman maçlarını en ‘bitse de gitsek’ havasında oynayan takım yine onlardı açık biçimde. Bu da Avrupa sekizinciliği ve dolayısıyla da yoğun bir 2008 yazı anlamına gelecekti “Les Bleus” için. Vincent Collet’nin ve öğrencilerinin çilesi bununla bitmiyordu fakat… Parker’ın yanında Ronny Turiaf ve Nando De Colo dışında bu seviyelere ait pek fazla oyuncu bulundurmayan bir kadroyla yer aldılar ilk eleme grubunda. Daha önce bahsettiğimiz gibi, FIBA’nın hangi kriterlere göre düzenlediğini anlamadığımız torbaların da kurbanı oldular biraz tabi… Sonuç olarak bu yazın başında büyük turnuvaya katılma hakkı kazanan 15 takım belirlenmişken, Fransa’nın önünde geçilmesi gereken bir aşama daha vardı ve bu maçların büyük bölümünde de sakatlık sorunları nükseden ve ABD’ye dönen 9 numaradan yoksun olacaklardı. Finlandiya karşısında alınan yenilgiye rağmen, İtalya’yı uzatmalarda yenebilmeleri onlara sonunda tünelin ucundaki ışığı gösterdi. Final grubunun finalinde Belçika’ya deplasmanda kaybetmelerine rağmen, içeride DJ Mbenga ve tayfasının gözünün yaşına bakmadılar ve aktarmalı biletlerine sonunda kavuştular.


Peki Eurobasket yolunda bunca badireler atlatan Fransa’yı şampiyonluk bahislerinde bu kadar yukarılarda görmemizi sağlayan ne? Limitleri konusunda asla net bir şey söylenemeyen bir oyuncu grubuna sahip olmaları. Son yıllarda fizik olarak güçlenen ve içeride daha iyi bir bitirici ve genel olarak da daha komple bir oyuncu haline gelen bir Boris Diaw var mesela. Bobcats ile iyi bir yıl geçirdi ve olgun bir yıldız olarak bu sefer konsantrasyonunu tepede tutmasını bekleyebiliriz. Nicolas Batum de biraz çalkantılı bir çaylak sezonu geçirdi, ama ‘istikrarsız’ kelimesi bu kadroda kesinlikle ona özel bir kelime değil. Potansiyeli hakkında çok az kişinin şüphe taşıdığı çok değerli bir parça. Pota altında yüreği büyük Turiaf görev yapacak, o da geçen yaz alıştığımız karakterinin çok dışında bir oyun sergilemiş ve fazlasıyla laubali görünmüştü sahada. Ancak bu aşamada, her maçta elinden gelenin tamamını sahaya yansıtacağından şüphemiz yok. Turiaf’in geçtiğimiz günlerde John Stockton benzetmesi yaptığı, benimse daha ziyade Laurent Sciarra’yı andırdığını düşündüğüm Antoine Diot oyun kurucu bölgesine yedek olacak. Turiaf’i barındıran bir pota altı rotasyonunun muhtemelen en büyük defekti olacak savunma reboundlarında ise, atletik kısaların buraya katkısının yanı sıra Florent Pietrus da iş görecektir. Kardeşlerden diğeri Mickael Pietrus ise bu kadroda en çok aranan isim olmaya namzet. Benim aslında çok tutmadığım bir adamdı De Colo, fakat “Spurs seçiyorsa bir bildiği vardır” düşüncesinden de kendimi alamıyorum. Fransa’yı izlerken bir gözümüz de bu çocukta olacak. Euroleague’de düşmemeye oynayan takımda gol krallığına oynarken izlemeye alışık olduğumuz Alain Koffi ve Ian Mahinmi de uzun rotasyonuna yanlayarak kadroyu neredeyse tamamlıyor. Bayağı da bir kadro oluyor elimizde hani… Pek bahsetmedik ama, Tony Parker Longoria’nın penetrelerinin, David Gilmour’ın gitarından bu yana Gdańsk semalarında sesi yankılanacak en güzel şey olduğu aşikar…

İstikrarı sağlayabileceklerine inanabilsek net bir şekilde bu grubu kazanmaya aday göstereceğiz onları, çaprazdan gelen takımlara karşı da favori olarak çıkacaklar hatta benim gözümde. Fakat kalkıp da ilk maçta Almanya’ya yenilseler bile bu lafımızı yuttuğumuz anlamına gelmez bu sonuç. Ertesi gün Rusya’yı 20+ ile de geçebilirler çünkü… Dünyasında gri renklere çok fazla yer olmayan Fransa, bu turnuvada madalyaya kadar giderse benim için sürpriz olmaz. Tarihe bir nevi ‘Cinderella hikayesi’ olarak yansıtılabilir belki, ama tanıklık edenler göründüğü gibi olmadığını bileceklerdir.

Nekst: Almanya, Letonya

Eurobasket 2009 – Grup A #2


İSRAİL

Bizimle yaptıkları maçın bir kısmına denk gelebildim İsrail’in, onda da çok fazla İsrail takımına konsantre olamamıştım. İsrail, Makedonya’nın aksine bu turnuvalarda bir geleneği olan ve genellikle de klasmanda 9-12 arasında kendine yer bulan bir ülke… Burada da Makedonya karşısındaki en büyük avantajları bu olacaktır.

Kadro yıllardır bildiğiniz gibi, başlarında da büyük tecrübe Zvi Sherf var ki benim çok beğendiğim coachlardan biridir de… Meir Tapiro hakkında bir haber okumuştum, basketbolu mu yoksa sadece milli takımı mı bıraktı hatırlamıyorum ama üzüldüm bu habere. Tabi erken bir veda sayılmazdı da yaşlandığını hatırlatıyor insana… Neyse fazla nostaljiye gerek yok şu aşamada, devam edelim. Tal Burstein kariyerinin en olgun çağında belki de. Maccabi Tel Aviv’in bayrak adamı Burstein, geçtiğimiz sezon takım içinde de eskiye nazaran daha büyük bir role soyundu. Milli takımda alışık olmadığı bir durum değil bu öte yandan. En büyük yardımcıları Yotam Halperin, Lior Eliyahu ve 88 jenerasyonunun Avrupa’daki en büyük yeteneklerinden Omri Casspi olacak… Casspi için çok önemli bir turnuva Sacramento Kings tarafından seçildiği yazın üzerine.


Pota altında Ido Kozikaro veya Yaniv Green’i göreceğiz C pozisyonunda. Bu iki oyuncunun da takımın forvetlerinden kısa olması ilginç. Halperin-Burstein-Casspi-Eliyahu dörtlüsünden sonra o bölgenin yeteri kadar iyi olmadığı ortada. Fakat her ikisi de bu seviyenin kaşarı diyebiliriz tabir yerindeyse. Green’in Avrupa şampiyonalarında çok iyi performanslarını hatırlıyoruz, son turnuvanın rebound lideri olmuştu hatta. Kozikaro da potaya gitmesini bilen yararlı bir adam. Bu 6 kişilik temel rotasyona Raviv Limonad ve Guy Pnini gibi isimlerden de maçtan maça katkılar gelecektir. Özellikle Maccabi çıkışlı olan Pnini’nin, 2008 sezonunda yetiştiği kulübe karşı oynadığı dominant basketbolu ve neticesinde Maccabi tarafından transfer edilişini biliyoruz. Son iki sezonu çok olumlu geçirdiğini belirtmek lazım.

Casspi’nin en azından 1 maça damga vurmasını bekliyorum bu grupta. O büyük performansın hangi maça denk geleceği önemli, Makedonya’yı Casspi’ye ihtiyaç duymadan da yenebilirler zira. Şu anda Makedonya’nın Jeremiah Massey ile birlikte aldığı görüntü ve hazırlık maçlarındaki form durumu onları geri plana itmiş gibi gözüküyor. Fakat İsrail hafife alınmaması gereken bir takımdır, bu turnuvada da bunu gösterebilirler bir kez daha.

Düzeltme: Casspi kariyeri doğrultusunda bu yazını NBA için kendini geliştirme çalışmalarına ayırmış. Bu konuda Türkiye’de de Ersan İlyasova odaklı çok fazla tartışma yaşanmıştı hatırlarsanız… Ben bu kararın anlaşılır olduğunu ve uzun vadede yine aynı milli takıma kazanç olarak döneceğini düşünenlerdendim Ersan mevzuunda da. Burada da o kanaati taşıyorum. Fakat bu, Casspi’nin bu seçimiyle İsrail için her şeyin daha da zorlaştığı ve muhtemel bir dördüncülüğün onları beklediği gerçeğini de gölgelemiyor. Gözden kaçırmışız, hatırlatan eski silah arkadaşım Çağlar Torun’a teşekkürler.


YUNANİSTAN

Son yıllarda Yunanistan Milli Takımı’nı büyük organizasyonların baş aktörlerinden biri yapan neydi? Basketbolda sert savunmadan beslenen bir Yunan ekolünden bahsedebiliyoruz hepimiz. Yıllardır büyük bütçelerle önemli kadrolar kuran Panathinaikos ve Olympiakos’un sürüklediği kaliteli bir ulusal ligin varlığından da söz edebiliriz pek tabi. Fakat ulusal takımı 2005 yılında Avrupa şampiyonluğu ile kucaklaşan, 2006 yılında ABD’yi safdışı bırakarak finale yürüyen takım haline getiren yapıda üç ismin temel parçacıkları oluşturduğunu söylemek yanlış olmayacaktır: Panagiotis Giannakis, Dimitris Diamantidis, Theodoros Papaloukas.

Öncelikle yukarıdaki üç ismin de bu turnuvada olmadığını bilmek gerekiyor bu turnuvada Yunanistan’ın şansının ne düzeyde olduğu hakkında çıkarımlar yapmadan önce. Yeni coach Jonas Kazlauskas da Avrupa basketbolunu takip eden bünyelerin büyük saygı duyduğu bir isim, kariyeri de şüpheye çok fazla imkan bırakmıyor. Fakat Yunanistan’da Giannakis’in kredisine sahip olduğunu söylemek yanlış olacaktır. Daha önce 2004-2006 yılları arasında Olympiakos’u da çalıştırmıştı, fakat kulübün o dönemde en şaşaalı yıllarını yaşadığını söyleyemeyeceğiz. Litvanyalı da her ne kadar elindeki malzemenin çok da iyi olmadığı kabul edilse de, eleştirilerden nasibini almıştı Yunan basınında. Kadroda Diamantidis-Papaloukas gibi Yunan milli takımının sembolü haline gelmiş iki oyuncunun yokluğu ilk göze çarpan eksiklik. Fakat Sırbistan’da Avrupa şampiyonluğuna ulaşan takımın kadrosuyla sadece 4 ortak isim taşıyor mevcut kadro. (Bu isimler Kaptan Antonios Fotsis, Vasileios Spanoulis, Nikolaos Zisis, Ioannis Bourousis.) O başarının üzerinden sadece 4 yıl geçmesine rağmen böyle büyük çapta bir kadro dönüşümü ile karşı karşıyayız. Diamantidis-Papaloukas ikilisinin ileriki turnuvalarda takıma tekrar katılmaları mümkün görünse de, burada bir jenerasyonun yerini yavaş yavaş diğerine bıraktığını gözlemlemek zor değil.


Bu dönüşümü çok da kötü gerçekleştirdiğini söyleyemeyiz Yunanistan’ın. En azından oyuncu bazında. Giden oyuncuların ülke basketbolunun içerisinden ikame edilebildiğini görüyoruz. Örneğin Demos Dikoudis, Kostas Tsartsaris gibi önemli Yunan uzunlarının eksikliği Kosta Koufos ve Andreas Glyniadakis gibi yetişmekte olan gençlerin varlığında çok büyük bir sorun teşkil etmiyor Yunan basketbolu için. Fragiskos Alvertis ve Nikolaos Chatzivrettas’ı görmeye alışık olduğumuz pozisyonda yine aynı seviyeleri kolaylıkla zorlayabilecek iki potansiyel Giorgos Printezis ve Stratos Perperoglou’yu görünce yadırgamıyoruz pek fazla. Özellikle Printezis’in bu turnuvada öncekilere oranla daha fazla sorumluluk alabileceğini ve kademe atlayacağını düşünmekteyim. Oyun kurucu bölgesinde Diamantidis ve Papaloukas’ın eksikliğine rağmen turnuvanın en sağlam ikililerinden biri halen Yunanlar’ın elinde. Spanoulis bu turnuvada daha fazla sahada kalıp, takım organizasyonunda tek başına işleri yürütecek ilk defa. Bunun genel anlamda olumlu yansıyacağını düşünüyorum bireysel katkısına. Zira özellikle son turnuvalarda bu üçlünün dakikalarını ayarlarken herkesi mutlu etmesi pek mümkün olmuyordu Giannakis’in. Bu eksiklikler Kazlauskas’a bu yönde bir avantaj sağladı en azından… Diğer isimse beklentilerin çok üst düzeyde olduğu Nick Calathes, yahut Yunan pasaportundaki adıyla Nikos Kalathis. Tıpkı Koufos gibi, o da liseyi ve üniversiteyi ABD’de okumuş bir Yunan. Kendisi hakkında şuraya bir şeyler karalamıştım, bir NBA kariyeri vadeden isimlerden kolejde yaptıklarıyla. Bu sezonu Panathinaikos’ta geçirecek ve Atina’daki PAO taraftarları gibi tüm ülkenin gözü onun üzerinde olacak. Bu yaşta altından kalkılması kolay bir iş değil bu beklentilerin hakkını verebilmek. Yine de Calathes-Koufos ikilisinin işin içine girebilmesi Yunanistan için önemli.

Eksiklere rağmen bu kadronun 2 maç alarak ikinciliğe kolayca uzanabilmesi gerekir kağıt üzerinde. Fakat Yunanistan’da yeni takımı eleştirmek için pusuda bekleyen bir basketbol uleması olduğunu tahmin ediyorum, bu konuda bize fazlasıyla benziyorlar. Bu yüzden grup aşamasındaki kötü bir sonuç (Makedonya veya İsrail karşısında alınan bir ekstra mağlubiyet) ikinci gruplarda işleri bayağı zorlaştıracaktır Yunanistan adına…


Bir de… Big Sofo is back in town!

Nekst: Rusya, Fransa

Eurobasket 2009 – Grup A #1


MAKEDONYA

En son bundan 10 yıl kadar önce Fransa’da görmüştük onları basketbolun bu seviyesinde… Petar Naumoski’yi de içinde bulunduran güzel bir kadroları vardı, muhtemelen galibiyet alamamışlardı ama bizim bir gözümüz hep onlardaydı haliyle. Petsi’nin yanısıra bugünkü kadroda bulunan Todor Gecevski ve Vrbica Stefanov da Fransa’daydılar hafızam yanıltmıyorsa… Bugüne gelirsek, 10 yıllık özleme bir son vermiş olmaları onlar adına sevindirici tabi ki. Fakat bunda FIBA’nın eleme gruplarındaki ilginç kriterlerinin de payı vardı kuşkusuz. Türkiye grupta Fransa ve Ukrayna ile kapışırken, Makedonya’nın rakiplerinin Letonya ve Portekiz olması o kriterlerin ne kadar adil olduğunu sorgulamaya itiyor insanı ister istemez. Fakat yine de grubu ikili averaj yardımıyla da olsa, Letonya’nın önünde bitirmeleri bir gelişimin göstergesi.

Kadroya baktığımızda Balkanlar’daki bir diğer ülke Bulgaristan’ın milli takımında gördüğümüz gibi rotasyona giren çıkan devşirme oyuncular gözümüze batıyor. Statü gereğince bu turnuvada bu oyunculardan sadece birini kullanabilecekler bildiğim kadarıyla… Adaylar arasında Galatasaray Cafe Crown’ın iki yeni ismi Darius Washington ve Mike Wilkinson da bulunuyor. Fakat gerek oyuncunun ismi, gerekse de takımın pota altındaki ihtiyacının oyun kurucu bölgesindekine nazaran daha zaruri olması sebebiyle bu kontenjanın Jeremiah Massey için kullanılması bekleniyor.


Geçen hafta Efes Pilsen World Cup dahilinde ülkemizde izleme fırsatı bulduğumuz için onlar hakkında edilecek fazladan birkaç kelamımız var. Oyun kurucu bölgesinde çok fazla sıkıntı duyacaklarını düşünmüyorum, en azından görece kuvvetli gözüktükleri bir nokta burası. Ergin Ataman’ın çok sevdiği ve İzmir’den Siena’ya kadar yanında taşıdığı, ülkemiz basketbolseverlerinin aşina olduğu Vrbica Stefanov’dan yukarıda bahsettik. Kardeşi Riste Stefanov’un da çok başarılı olmayan bir Türkiye macerası olmuştu, Vrbica kadar iyi bir oyun kurucu da olmadı zaten hiçbir zaman. O eleme aşamasında kullanılmış olsa da, Polonya’ya giden kadroda yer almayacak. Bir diğer eksik de Makedon basketbolunun son dönemde yetiştirdiği belki de tek beynelmilel oyuncu olan TAU Ceramica guardı Vlado Ilievski. Buna rağmen 86 doğumlu Darko Sokolov’u özellikle beğendim Ankara’daki maçlarda. Birkaç eli yüzü düzgün alternatif daha var burada. 2 ve 3 numarada genel olarak kısıtlı oyuncular bulunmakta. İyi şut sokuyorlar esasen, ama savunma noktasında sıkıntı yaşayabilirler özellikle Hırvatistan’ın dış skorerlerine karşı… Pota altında ise Euroleague’in değerli uzunlarından olan Massey, Eurobasket seviyesinde de iş görecektir. Kolej eğitimi almış ve geçen sezon Lokomotiv Rostov forması giymiş Pero Antic, Almanya maçındaki agresif oyunuyla tam not aldı. Todor Gecevski de 32 yaşına gelmiş olsa da, kadroda bulunan en kaliteli elemanlardan. Halen Hırvatistan’da KK Zadar forması giyiyor…

Güzel takım Makedonya. Ankara’da da takım olabilmiş gibi gözüktüler ve eksik gelen Yunanistan’ın ayağını kaydıran takım olmaya İsrail’den daha büyük bir aday olarak gösteriliyorlar. Ben de öyle görüyorum şu anda, ama üçüncülük ihtimali daha yakın tabi…


HIRVATİSTAN

Hırvat milli takımı da geçen hafta Ankara’ya uğrayanlar arasındaydı. Ve açık ara da en hazır olan takımdı turnuvadaki… Hırvatlar bu yüzyılda istikrarlı olarak yarı finali zorluyorlar bu düzeydeki turnuvalarda, fakat kritik maçların sonunu getiremiyorlar ne yazık ki. Ne yazık ki? Yıllardır Efes Pilsen’de o kadar Hırvat oyuncu izledik ki, ister istemez bir ‘bizim çocuklar’ bakışı var Hırvat takımına bende… Olimpiyatlarda İspanya ile eşleşmeleri talihsizlik olmuştu, zorlayamadılar haliyle. Son Avrupa şampiyonasında ise, şanssız bir Litvanya mağlubiyeti almışlardı çeyrek finalde. Maçı da daha çok hak eden taraf onlardı açıkçası 40 dakika boyunca. Böyle maçlarda ekseriyetle kaybeden taraf olmalarının arkasında, kritik anlarda sorumluluk sınırlarının net çizilmemiş olması ve olayı üstlenmesi beklenen net bir oyuncunun kadro içerisinde belirmemesi yatıyor kanaatimce. Bunu -pek de sorgulamadan- yapmasına alışık olduğumuz Damir Mulaömerovic’in bırakmasından sonra o tarz bir oyuncunun eksikliği hep hissedildi.

Peki bu kadroda Jasmin Repesa’nın elindeki oyunculardan hangisi söz konusu eksikliğe çare olabilir? Bu tarz bir katkı genelde takımın kısalarından beklenir ve kadroda net aday olarak Zoran Planinic çıkıyor bu çerçeveden baktığımızda. Kariyeriyle ve oyun yapısıyla bu görevi yapmasını bekliyorsunuz Planinic’ten. Fakat Planinic’in hem TAU Ceramica, hem de CSKA Moskva günlerinde bu konuda biraz sabıkalı olduğunu söyleyebiliriz. Planinic yeteneklerine sonuna kadar güvenebileceğiniz, fakat bazen gereksiz zorlamalarla oyunu kişiselleştirebildiği için son topu gönül rahatlığıyla eline veremeyeceğiniz bir oyuncu hüviyetinde. Marko Popovic ise bu takımda Repesa tarafından en fazla serbestlik tanınan isim. Şutu bulduğunda atması isteniyor çekinmeden ve bu işi iyi de yapıyor. Çok beğendiğim bir stili yok Popovic’in, Efes Pilsen günlerinde de fazlasıyla dertli oldum kendisinden yana. Fakat oyun kuruculuk meziyetleri açısından sınıfta kalsa da, şu kadroda clutch kavramının içini dolduracak performanslara en fazla imza atmış adamdır büyük ihtimalle. Ama tüm bunlara rağmen, turnuvada ciddi biçimde madalya hedefleyen bir takımın maç topunu ve dolayısıyla kaderini Popovic üzerinden oynanacak bir oyuna teslim etmesi kulağa çok hoş gelmiyor. En azından birincil plan bu olmamalı.


Akla gelen son isimse, Hırvat basketbolunun önemli yeteneklerinden biri olmaya namzet Roko-Leni Ukic. Ankara’da sayı ve asist krallıklarının yanında, MVP ödülünü de evine götüren Ukic konusundaki tek çekince şu ki kariyerinin henüz başında o noktaya geldiğini söylemek kolay değil. Böyle bir misyon yüklemek belki biraz da haksızlık hatta. Ukic’ten maç içinde topa hükmetmesini ve o öldürücü penetrelerini yapmasını istersiniz, en büyük hücum silahınız bu olabilir fakat o el yakan toplarda tam anlamıyla güven verrmez size. Lottomatica Roma günlerinde de, öncesinde Barcelona günlerinde de yoğun beklentiler altında ezildiğini gözlemlediğimiz, mental açıdan pek de kuvvetli sayılamayacak bir adam Ukic. Tabi kariyeri ilerledikçe, NBA’de güvenilir bir rotasyon oyuncusuna dönüştükçe bu zaafını ortadan kaldırabilir kolaylıkla. Fakat henüz erken gibi sanki…

Yine sonunu getiremeden madalyayı teğet geçmek istemiyorlarsa bu tanımı yapabilmeliler. Davor Kus, Nikola Vujcic ve özlenen Nikola Prkacin gibi marka haline gelmiş isimlerin yanında Marin Rozic, Marko Banic, Mario Stojic, Kresimir Loncar ve Sandro Nicevic gibi paket olarak her maç belli bir katkı alınan bir oyuncu grubuna sahipler. Bu turnuvanın en komple takımlarından birini oluşturuyor söz konusu oyuncu grubu Repesa’nın sistemi altında. Bu turnuvada kritik anları daha iyi oynayabilirlerse, Mario Kasun da psikopata bağlamadan takıma yararlı olabilirse ciddi madalya adayı olarak ön plana çıkmalarını bekliyorum ilerleyen günlerde.

Fotoğraflar: TBF.org.tr
Nekst: İsrail, Yunanistan