NE DİYOR BU ADAM?


Turnuva yaklaşırken yayıncı kuruluşu takip etmek istedim gecenin birinde. Ve açıkçası ATV, beklediğim çizgide gittiğini gösterdi bana. Aziz Üstel-Kazım Kanat-Ahmet Çakar (İEL ’80) üçlüsünü aynı odaya toplayıp, futbol konuşturmaya çalışmak takdire şayan bir çaba. Aziz Üstel’in Imamoto muhabbeti, Kazım Kanat’ın ucuz miliyetçilik çabaları çekilmiyor o ayrı da, Ahmet Çakar’ın spekülatif karakteri iyiden iyiye kabak tadı verdi.

Efendim, hepinizin tanıdığı üzere bu şahıs zamanında Avrupa Şampiyonası finallerinde görev almış, Şampiyonlar Ligi’nde yarı final yönetmiş belki de Türkiye’nin son büyük hakemi. O yıllar, olgunluk sürecime denk gelmediğinden hakemliğiyle ilgili bir yorum yapmam mümkün değil. Ancak, NTV yıllarından bu yana takip ettiğim Ahmet Çakar’ı bu ekranlarda görmek istemediğimi söylemek isterim. Lubos Michel gibi kariyeri benim nazarımda tartışılmayacak bir hakeme çamur atmak, ‘kente büyük umutlarla göç eden saf köylü kızı’ gibi irite edici bir metafor kullanırken zerre çekinmemek tek kelimeyle çirkin. Etek muhabbetinin ne olduğunu bilmiyorum, ancak “Shaq iyi topçuysa, Miami’yi şampiyon yapsın” sözlerinin arkaplanındaki felsefenin bir sonucu sanıyorum. Bunlar yayıncılığın renklerindendir, kabulüm. Charles Barkley’nin iddialı tutumu da milyonları ekran başına çekiyor mesela. Ancak Michel’e karşı üslubu devam edecekse çeksin gitsin hayatımızdan, rica ediyorum.

Neyse ki, aynı ATV İsviçre ekibine rasyonel yorumcu, güzel insan Uğur Meleke’yi de katmış. Kendisi Ahmet Çakar’a saygıda kusur etmek istemeden, Michel’le empati kurmasını talep etti eski hakemden. Yani, “Siz de bir zamanlar o köylü kızından farksızdınız” demeye getirdi lafı. Ancak, bunu yaparken üslup dersi vermekten de geri kalmadı. Çakar, buna karşılık “Her kuşun eti yenmez” ve “Ben senin yaşın kadar maç yönettim” argümanlarını kullanabildi ancak.

Sonuç olarak bir İstanbul Erkek Lisesi mezunu olarak, Sarı-Siyahlı camianın en kara mezunlarından biri olarak görüyorum kendisini. Neyse ki, Sayın Çakar’ı ne bir Aşure Günü’nde gördük, ne de kendisi bizim Spor Şöleni davetlerimize cevap verdi. Sağlıklı görünümünü mesafeden kazanan bir ilişkimiz var yani. Ben ki, Necmettin Erbakan’ı tehlikeli bir ideolojinin esiri olarak gören bir insanım. Tüm bunlara rağmen, camianın en kara mezunu olarak ilan ediyorsam kendisini aynaya bakmalı bir. Edip Cansever, Sait Faik Abasıyanık, Tarık Buğra, Sadri Alışık, Savaş Dinçel, Hakan Altıner, Münir Özkul, Renan Fosforoğlu, Şerif Gören, Ayşe Tütüncü, Akın Eldes, Şükrü Gülesin, Siyami Ersek, Nurettin Sözen, Tanıl Bora, Haşmet Topaloğlu, Banu Güven gibi isimlerin yanına Uğur Meleke daha çok yakışırdı Dr. Ahmet Çakar’a nazaran.

Grup D – İsveç


İsveç Milli Takımı, ülkesinde en çok eleştirilen milli takım belki de. 10 yıllık tecrübesiyle turnuvaya katılan ülke antrenörleri içinde görevinde en eski isim olan Lagerbäck, aynı zamanda en çok eleştirileni de. Euro ’04 sonrası görevi birlikte yürüttüğü Söderberg’in ayrılmasının ardından, oynattığı futbolla sürekli olarak eleştirildi Lagerbäck. 10 yıl içerisinde takımın 5 büyük organizasyona katılma hakkı elde etmesi ise hiçbir şekilde takdirle karşılanmıyor. Çünkü İsveçliler bir değişim uğruna birkaç turnuvadan vazgeçmeyi, bugünkü tatsız ve ilerleme kaydetmeyen futbola tercih ediyorlar. Bu gidişatın başarı getirmeyeceğinden ise neredeyse eminler. Onlara katılmamak elde değil, kadrodaki yetenekli oyuncuların varlığına rağmen İsveç, bu görece zayıf gruptan çıkmayı başarırsa en büyük sürprizi de ben yaşayacağım belki de.

Buna rağmen kadroda güvendiğim, fırsat bulduğu takdirde herkese kalitesini gösterebileceğine inandığım bazı isimler var. Örnekse Larsson. Hayır, tabi ki Henrik Larsson değil. Bunu söylemek Barcelona maçına oyuncu izlemeye gidip Figo’yu beğenen yöneticinin yaptığından farklı olmazdı. Bu arada efsanevi Henrik Larsson’un son kez bir güzellik yapıp, Tre-Kronor’u bu turnuvada da yalnız bırakmadığını söylemeden geçmeyelim. Eğer Lagerbäck, kendisini Larsson’u oynatma zorunluluğunda hissetmeyecekse, ya da her kötü giden maçta tribünler “Larsson” diye tempo tutmayacaksa en azından bir mentör olarak faydalı olabilir. Bu sezon Galatasaray’a karşı hala iyi top oynadığını da göstermedi değil, ama bana kalırsa bu kadroda çok fazla süre alması da gerekmiyor. Zlatan’ı bir kenara koyuyorum, son 2 sezon Toulouse’da göz doldurmuş ve Fransa Ligi’nin altını üstüne getirmiş Elmander, Werder Bremen’de Sanogo, Hugo Almeida, Klasnic gibi isimlerin arasından sıyrılıp forma bulmuş Rosenberg daha önce tercih edilesi isimler. Ancak Allbäck ve Larsson’dan gelecek veteran katkısı da önemli olabilir. Allbäck’te de hala hayat olduğunu eleme grubunda gördük. Ibrahimovic’in, Larsson’un yokluğunda İskandinav ekibi, İspanya ve Danimarka’nın olduğu bir gruptan teklemeden çıkabildiyse bunu en başta Allbäck’in performansına borçlular.


Tüm bu zengin hücum alternatiflerine rağmen, takımın yapmakta en zorlandığı şey gol atmak gibi. Eleme sonrası oynanan 4 maçta yalnızca Kosta Rika’ya attıkları 1 gol vardı ellerinde. Bu maçlardan birini de izleme fırsatı buldum İnönü Stadı’nda. Ancak Zlatan’ın İsveç için büyük fark yarattığı ortada. O yüzden gol atması CM efsanesi Kennedy Bakırcıoğlu’nun yaratıcılığına kalmış o İnönü İsveçi’ni çok da ciddiye almamak lazım. Takımın sıkıntılar yaşayabileceği yer savunma gibi daha çok. Tıpkı Rusya’da olduğu gibi İsveç’te de sakarlıklarıyla tanınan defans oyuncuları var. Mellberg bile zaman zaman hayal kırıklığı yaşatabiliyor. Hansson, Majstorovic gibi isimlerin performansı çok büyük önem taşıyacak bu turnuvada. Ancak hücumda da Zlatan’ın becerisi dışında çok güven veren bir veri yok elimizde. Ljungberg’in kariyerinin en iyi sezonunu geçirmediği ortada. Emre’den fazla forma şansı bulamadı Ada’da. Wilhelmsson ise Anderlecht’teki başarısının sonrasında Ada’nın yolunu tuttu Freddie gibi ama o da tutunamayıp Deportivo’yla İspanya’da son şansını kullanmayı tercih etti. Isaksson, kaleyi önce Schmeichel Jr.’a, sonra da Hart’a kaptırdı Man Citeh’de. Elmander’in sakatlığı da bir başka düşündürücü konu. Tüm bu formsuz ve sakat isimlerin arasından sıyrılıp, rüşdünü ispat edebilecek isimse yazının başında isminden bahsetmeme rağmen konuyu dağıtıp değinmeyi unuttuğum Sebastian Larsson. Birmingham’da parlak bir yıl geçirdi, ciddi bir sakatlık geçirmesine rağmen kendini turnuvaya hazırlayabildiği söyleniyor. Bu tür genç yıldızların parlaması İsveç’in tek şansı. Ancak başlarındaki Lagerbäck’in Rosenberg-Sebastian ikilisindense Ljungberg-Henrik ikilisini tercih edecek bir Oldies sevdalısı olduğunu bilmek ister istemez karamsarlığa itiyor bizi.

1. Andreas Isaksson, Manchester City FC
2. Mikael Nilsson, Panathinaikos FC
3. Olof Mellberg, Aston Villa FC
4. Petter Hansson, Stade Rennais FC
5. Fredrik Stoor, Rosenborg BK
6. Tobias Linderoth, Galatasaray AŞ
7. Niclas Alexandersson, IFK Göteborg
8. Anders Svensson, IF Elfsborg
9. Fredrik Ljungberg, West Ham United FC
10. Zlatan Ibrahimović, FC Internazionale Milano
11. Johan Elmander, Toulouse FC
12. Rami Shaaban, Hammarby
13. Johan Wiland, IF Elfsborg
14. Daniel Majstorovic, FC Basel 1893
15. Andreas Granqvist, Wigan Athletic FC
16. Kim Källström, Olympique Lyonnais
17. Henrik Larsson, Helsingborgs IF
18. Sebastian Larsson, Birmingham City FC
19. Daniel Andersson, Malmö FF
20. Marcus Allbäck, FC København
21. Christian Wilhelmsson, RC Deportivo La Coruña
22. Markus Rosenberg, Werder Bremen
23. Mikael Dorsin, CFR 1907 Cluj

Grup D – Yunanistan


Yunanistan’ın 2004’te yaptığını burun kıvırarak izleyenler vardı. Oynadıkları futbol çağdışıydı, oyun hiçbir şekilde göz zevkine hizmet etmiyordu falan filan. Ancak günümüz futbolunda bazı futbol romantikleri dışında kimsenin umrunda olan şeyler değildi zaten bunlar. O yüzden başarının temel ölçüt olduğu günümüz dünyasında Yunan takımının yaptığına şapka çıkarmamak anlaşılır bir şey değil. 2006 Elemeleri’nde yaşananlar sonrası Yunanlılar’ın deyimiyle Portekiz Rüyası, bir tesadüfe indirgenmişti batıdaki otoriteler tarafından iyiden iyiye. Ancak Rehhagel’in sahaya koyduğu sistem kolay kolay uygulanabilir bir sistem değildi ve başarıya ulaşacağı konusunda kimse garanti veremezdi. O yüzden 2004 hatırlandığında, hemen akabinde Rehakles’in taktik dehası da hatırlanmalı bana kalırsa.

Tabi o günden bu yana çok şey değişti. Yunanlılar buraya son şampiyon olarak gelse de, kimse unvanlarını korumalarına pek ihtimal vermiyor. Yunan halkı ise şimdilerde Otto’ya olan güvenlerini tazelemiş gözüküyor. 2006’daki hüsran sonrası, 2008 Elemeleri’ndeki başlangıç tüm acıları ikiye katlamıştı. Kurtuluş Günü’nde Türkiye’ye karşı alınan 4-1’lik iç saha mağlubiyeti ulusal bir yara açtı, Seitaridis taraftarla kavga etti. Ancak Rehhagel, 2004’teki başarıda ona yardımcı olan hiçbir oyuncuya sırt çevirmedi. Bugün o kadronun bazı oyuncuları en verimli yıllarını geride bıraktı, Zagorakis ve birkaç oyuncu aktif futbol yaşamına son verdi. Ancak yeni oyuncular yetişmiyor değil. Dünya Kupası Elemeleri sırasında 2004’ün kahramanlarına gereksiz bir bağlılık göstermişti Rehhagel. Ancak bu muhafazakar yapısından yavaş yavaş kurtulmakta olduğunu gösteriyor. Gelişimlerinin en üst noktasına 2004 sonrası ulaşmış Gekas, Samaras, Patsatzoglou, Torosidis gibi birçok isim artık rotasyonda süre alabiliyorlar. Gekas, bir sene öncesindeki çıkışını Bundesliga Gol Kralı olarak noktalamıştı. Geçtiğimiz sezon ise o kadar da verimli geçmedi. Ancak Charisteas’ın yanında yer bulması beklenebilir. Seitaridis, Kyrgiakos, Amanatidis, Basinas, Gekas, Giannakopoulos gibi oyuncular Yunanistan’ı yurtdışında başarıyla temsil etmekte. Bu oyuncuların hepsi üstdüzey liglerde görev yapıyor ve istikrarlı olarak forma şansı buluyor. Karagounis, Dellas gibi oyuncular ise 2004 sonrası yaptıkları başarısız seyahatler sonrası tekrar anavatanlarına döndüler. Ancak bu isimler halen Yunan Milli Takımı’nın değişmez isimleri.


Rehhagel, en azından gruptan çıkarak halen Avrupa futbolunun bir parçası olduklarını göstermek istediklerini söyledi. İlk 2 maçta İsveç ve Rusya karşısında yapacakları çok belirleyici olacaktır. Komşu için bu rakipler çok da tanıdık aslında. Zafere yürürken ilk turda karşılaştıkları iki ekip olan Rusya ve İspanya yine karşılarında. Evlerinde aldıkları Türkiye mağlubiyeti sonrası yakaladıkları form insanları ürkütmüyor değil. O maçtan sonra alınabilecek 24 puanın 22’sini aldılar ve arkalarına bile bakmadan birinci kapadılar grubu. Yine de bazı soru işaretleri var sahadaki dizilişle ilgili. Ancak ilk maç kazanılır ve aynı takım ruhu hissedilmeye başlanırsa Yunanistan imkansız peşinde yeni bir koşuya başlayabilir. Bu yoldaki en büyük güvenceleri ise Kral dedikleri, Rehakles dedikleri Otto Rehhagel olacak yine. Bekleyip göreceğiz.

1. Antonios Nikopolidis, Olympiacos CFP
2. Giourkas Seitaridis, Club Atlético de Madrid
3. Christos Patsatzoglou, Olympiacos CFP
4. Nikolaos Spiropoulos, Panathinaikos FC
5. Traianos Dellas, AEK Athens FC
6. Angelos Basinas, RCD Mallorca
7. Georgios Samaras, Celtic FC
8. Stylianos Giannakopoulos, Bolton Wanderers FC
9. Angelos Charisteas, 1. FC Nürnberg
10. Georgios Karagounis, Panathinaikos FC
11. Loukas Vintra, Panathinaikos FC
12. Konstantinos Chalkias, Aris Thessaloniki FC
13. Alexandros Tzorvas, OFI Crete FC
14. Dimitrios Salpingidis, Panathinaikos FC
15. Vassilios Torosidis, Olympiacos CFP
16. Sotirios Kyrgiakos, Eintracht Frankfurt
17. Theofanis Gekas, Bayer 04 Leverkusen
18. Ioannis Goumas, Panathinaikos FC
19. Paraskevas Antzas, Olympiacos CFP
20. Ioannis Amanatidis, Eintracht Frankfurt
21. Konstantinos Katsouranis, SL Benfica
22. Alexandros Tziolis, Panathinaikos FC
23. Nikolaos Liberopoulos, AEK Athens FC

Grup D – Rusya


İlk Avrupa Şampiyonası’nı kazandıktan sonra, Rusya’yı üst düzey organizasyonlarda söz sahibi olarak görmek pek mümkün olmadı. Ruslar, o günden itibaren 1988’deki başarıyı bir kenara koyarsak ilk turun ilerisini pek göremedi. Sovyetler’in dağılması sonrası bu turnuvalara katılmak dahi başarı addedilmeye başlandı. Ancak artık Ruslar daha fazlasını yapmak istiyor. Ülke futbolunun son dönemde bir gelişim içerisinde olduğu yadsınamaz bir gerçek. Bunun salt yaşı geçkin yabancı oyunculara servet öneren milyarder takım sahipleriyle ilintili olduğunu söylüyorsanız, olaya bayağı uzaktan baktığınız anlamına gelir bu. Zira, Ruslar ülke futbolunu geliştirmek için de büyük çaba gösteriyor. Başını Abramovich’in çektiği bir grup zengin Milli Futbol Akademisi’ni kurdular son olarak. Ayrıca Rus takımlarının son yıllardaki başarısında yerli oyuncuların payı da yok değil. 2005’te UEFA Kupası’nı kaldıran CSKA Moskova takımına baktığımızda başarının başkahramanları Daniel Carvalho ve Vagner Love gibi gözükebilir, ancak o takım final maçına çıkarken ilk onbirinde 6 Rus oyuncu bulundurduğunu unutmayalım. Bu sene zafere ulaşan Zenit’te ise bu durumun yanında başroller de Pogrebnyak, Arshavin ve Zyrianov gibi oyunculardaydı. Sakatlığı nedeniyle kadrodan çıkarılan Pogrebnyak dışındakiler bu turnuvada da boy gösterecek.

Bu turnuvada benim sürpriz adayım Hiddink’in Rusyası idi aslında. Tabi Güney Kore ve Avustralya örneklerinden sonra, Hiddink’in takımının gruptan çıkacağını söylemek çok iddialı olmasa gerek. Ancak ben bunun ötesinde en azından bir yarı final, hatta şansları yaver giderse final de bekliyordum Rusya’dan. Yalnız gerek bu sakatlık, gerekse de Arshavin’in ilk 2 maç için geçerli cezası gruptan çıkma durumlarını dahi tehlikeye atabilir. Bu eksikler dışında saha içine bakılacak olursa defans hattında pek de güvenilir durmayan Berezutski kardeşleri görüyoruz. Bana katılmayanları CSKA’nın, Rusya’daki Fenerbahçe karşılaşmasını tekrar izlemeye çağırıyorum. Yine Zenit’te Ukraynalı Tymoschuk’un üstlendiği ön libero görevinin sahibi kim olur, bilemiyorum. Tüm bunların yanında gelecek vadeden çok kaliteli bir kaleci bulunuyor Rus Milli Takımı’nda. Ovchinnikov devri kapandıktan sonra şimdi Akinfeev’in zamanı Rus futbolunda. Bakalım bu beklentilerin ne kadarını karşılayabilecek. Rus Milli Takımı’nın en büyük avantajlarından biri de kadrodaki 23 ismin 22’sinin ülke sınırları içerisinde futbol hayatını sürdürmesi. Hatta savunma hattının CSKA Moskova, hücum hattının ise Zenit’ten arak olduğunu söylemek çok yanlış olmaz. Yıllık 2 milyon Euro kazanan Hiddink’in görevi de bu iki hattı birbirine en uygun şekilde harmanlamak. Kadrodaki tek lejyoner de Bundesliga’yı takip edenlerin yakından tanıyacağı Saenko. Nürnberg ile takım halinde kötü bir sezon geçirdiler, ancak Saenko’nun kalitesi ortada. Pogrebnyak’ın yokluğunda ilk onbirde görev alması da beklenebilir.


Rus Milli Takımı kadrosu bireysel olarak ön plana çıkan isimlerden kurulu olmayabilir. Ancak bu isimlerin üstün fizik gücü, derin iş ahlakı takdire şayan. Ben Rus savunmasının, bireysel hatalar azaltılabilirse rakiplere çok fazla geçit vermeyeceğini düşünüyorum. Fakat takım hücum alanındaki oyunuyla fark yaratacaksa da Zyrianov, Pavlyuchenko, Sychev gibi oyuncular göreve hazır. Rus takımında biz izleyenlere en çok zevk verecek oyuncunun ilk 2 maçta forma giyemeyecek olması üzücü. Ancak, Rusya iddiasını son maça taşıyabilirse Arshavin o son maçta İsveç’i tek başına yenebilecek güçte. Bir Andorra maçında gördüğü kırmızı kartın bunlara sebebiyet vereceğini öngörememiş olabilir, ancak bu adam bir yıldız ve Rusya 2008’de bir şeyler başaracaksa bunu Arshavin-Hiddink ikilisine borçlu olacaktır.

1. Igor Akinfeev, PFC CSKA Moskva
2. Vasili Berezutski, PFC CSKA Moskva
3. Renat Yanbaev, FC Lokomotiv Moskva
4. Sergei Ignashevich, PFC CSKA Moskva
5. Aleksei Berezutski, PFC CSKA Moskva
6. Roman Adamov, FC Moskva
7. Dmitri Torbinskiy, FC Lokomotiv Moskva
8. Denis Kolodin, FC Dinamo Moskva
9. Ivan Saenko, 1. FC Nürnberg
10. Andrei Arshavin, FC Zenit St. Petersburg
11. Sergei Semak, FC Rubin Kazan
12. Vladimir Gabulov, FC Amkar Perm
13. Oleg Ivanov, FC Krylya Sovetov Samara
14. Roman Shirokov, FC Zenit St. Petersburg
15. Diniyar Bilyaletdinov, FC Lokomotiv Moskva
16. Vyacheslav Malafeev, FC Zenit St. Petersburg
17. Konstantin Zyrianov, FC Zenit St. Petersburg
18. Yuri Zhirkov, PFC CSKA Moskva
19. Roman Pavlyuchenko, FC Spartak Moskva
20. Igor Semshov, FC Dinamo Moskva
21. Dmitri Sychev, FC Lokomotiv Moskva
22. Aleksandr Anyukov, FC Zenit St. Petersburg
23. Vladimir Bystrov, FC Spartak Moskva

Geçmiş Zaman Olur Ki – 1

Türkiye olarak 3. kez Avrupa Futbol Şampiyonası’na katılıyoruz. Bu üç turnuvada edindiğimiz bir de ritüel var: Portekiz karşılaşmaları. Maça saatler kala bize en çok moral verecek şeyin geçmişteki bu karşılaşmalar olmayacağını biliyorum, evet. Zira her iki karşılaşmada da sahadan boynu bükük ayrılan taraf olmuştuk. Ancak yine de Faruk Yiğit’in, Şanver Göymen’in bulunduğu bir kadronun nostaljisini yapmak, Arif Erdem’in kaçırdığı penaltıyı tekrar hatırlayıp, belleklerimizi tazelemek hoş olacaktır. En azından, benim adıma zevkli olacağı kesin.


EURO ’96 England
– Group Stage

14 Haziran 1996
– City Ground, Nottingham
Hakem: Sandor Puhl (Macaristan)

PORTEKİZ: 1 Vitor Baia – 3 Paulinho Santos – 5 Fernando Couto – 8 Joao Pinto – 9 Sa Pinto – 10 Rui Costa – 13 Dimas – 16 Helder – 18 Antonio Folha (6 Jose Fernando Tavares) – 19 Paulo Sousa – 20 Luis Figo

TÜRKİYE: 22 Rüştü Reçber – 2 Recep Çetin – 3 Alpay Özalan – 4 Vedat İnceefe – 5 Tugay Kerimoğlu – 8 Ogün Temizkanoğlu (13 Rahim Zafer) – 9 Hakan Şükür – 10 Oğuz Çetin (18 Arif Erdem) – 14 Saffet Sancaklı (19 Tolunay Kafkas) – 16 Sergen Yalçın – 17 Abdullah Ercan

SKOR: 1 – 0
GOL: 66′ Fernando Couto


8 yaşındaydım, bu turnuva ile ilgili en şiddetli anılarım Panini’nin piyasaya sürdüğü çıkartma albümüdür. Babamın mahalle bakkalıyla olan yakın ilişkilerini kullanıp albümü tamamlama uğraşlarım, akabinde. Bir de İngiltere’nin kalecisi Seaman’ı beğenip, Beşiktaş’a önermem kendimce… Süleyman Seba’yı, Seaman’ı Türkiye’ye getirmediği için suçlayışımı bile hatırlarım. Yukarıda Dimas ve Hakan Şükür’de gördüğümüz kadarıyla burun bandının moda olduğu yıllarmış, onu çıkarabiliyorum. Sözün özü, bu maç hafızamda yer edinmemiş nedense. Ancak Hırvatistan maçını hatırlıyorum, sonrasında Alpay’ın hareketine gelen tepkileri falan. Puan almaya en çok yaklaştığımız maç olarak o gösterilir yıllardır. Alpay’ın bu umutları Fair-Play ödülü uğruna heba edişi konuşulur. Ancak bu maçta da en az o maç kadar dirençli bir milli takım varmış sahada. Portekiz’in ciddi atakları varmış, ancak başarılı bir Rüştü engel olmuş Paulo Sousa ve Sa Pinto’nun akınlarına. 66. dakikadaki yan topta Fernando Couto’nun seken topu voleyle tamamlaması, Türkiye’yi bitirmiş tam anlamıyla. 2. yarının hemen başındaki Ogün-Rahim değişikliğinin etkilerini de yabana atmayın derim ben, maçı izlememiş olsam da.


EURO ’00 Belgium&Netherlands – Quarter-Finals
24 Haziran 2000 – Amsterdam ArenA, Amsterdam

Hakem: Dick Jol (Hollanda)

TÜRKİYE: 1 Rüştü Reçber – 2 Tayfur Havutçu – 3 Ogün Temizkanoğlu (10 Sergen Yalçın) – 4 Fatih Akyel – 5 Alpay Özalan – 6 Arif Erdem (14 Suat Kaya) – 7 Okan Buruk (17 Oktay Derelioğlu) – 9 Hakan Şükür – 11 Tayfun Korkut – 16 Ergün Penbe – 20 Hakan Ünsal

PORTEKİZ: 1 Vitor Baia – 2 Jorge Costa – 5 Fernando Couto – 7 Luis Figo – 8 Joao Pinto – 10 Rui Costa (19 Capucho) – 11 Sergio Conceicao – 13 Dimas – 15 Costinha (6 Paulo Sousa) – 17 Paulo Bento – 21 Nuno Gomes (9 Sa Pinto)

SKOR: 0 – 2
GOL: 44′, 56′ Nuno Gomes
KIRMIZI KART: 30′ Alpay Özalan


Önceki maçın aksine bu maç dün oynanmış gibi hatrımda. Öncelikle 2000’deki milli takımımız, benim tanık olabildiğim tarihimizdeki en başarılı milli takımdır nazarımda. 2002’deki oyuna oranla çok daha pozitif bir oyun konmuştu ortaya. Daha üst düzey maçlar oynandı ve bu performansla final görmememiz talihsizlik addedilebilir. Bu talihsizliğin baş sorumluları da Alpay Özalan ve Arif Erdem oldular ne yazık ki. Tabi ki Türk milli takımı 96’daki görüntüsünü geliştirdiği gibi, bu
geçen zaman Portekiz’e de yaradı, bunu yadsımamak lazım. 96 takımının kilit oyuncularından bazıları takımın saha içi lideri olarak yerlerini korurken (Joao Pinto ve Fernando Couto gibi), bazıları yedek kulübesinden veteran katkısı yapmakla yetindiler (Sa Pinto ve Paulo Sousa gibi). Portekiz’de ‘altın jenerasyon’ tabirinin ilk kez kullanılmasına vesile olan Olimpiyat madalyalı takımın parçaları Luis Figo, Rui Costa, Vitor Baia ve Nuno Gomes gibi oyuncular ise geçen 4 yılda serpilmişlerdi kelimenin tam anlamıyla. Yine de 30. dakikada Alpay’ın gördüğü acemice karta rağmen, 45. dakikada penaltı kazanmak, ve bunu Arif ile harcamak. Cömertlikten de fazlası. 2. yarı ile birlikte Figo’nun Hakan Ünsal’ı, Nicolas Anelka karşısındaki Ali Güneş’e çevirmesi her şeyin başlangıcı oldu. O kadar etkili kullanılan sağ kanadın gol getirmemesi garip olurdu. Nitekim de, bugün de sahada olması beklenen Nuno Gomes attığı 2 golle kupa rüyalarımıza son verdi. O Portekiz’in macerası da çok uzun sürmedi, biliyorsunuz. 1-1 geçilen normal süre, Abel Xavier’yi elle oynamaya iten pozisyon ve Zizou’nun altın gol niteliğindeki penaltısı sonrası elini açarak yaptığı zafer koşusu. Türk spor tarihinin en şanssız günlerinden biridir 24 Haziran 2000. Dilerim 7 Haziran 2008’de şans bizimle olur.

Not: Yazı boyunca köstekleri için UEFA’nın resmi sitesine teşekkürü bir borç bilirim. Aynı sayfa içerisinde Suat Kaya’yı hem ilk onbirde gösterip, hem de 62.dakikada Arif Erdem’in yerine oyuna giren oyuncu olarak lanse edebiliyor kendileri. Hatta Hakan Ünsal’ın sahada görev almadığını yazıp, benim hafızamı sınayabiliyor. Neyse ki wikipedia.de var, efendime söyleyeyim bbc.co.uk var. Böylece bilgi çağında 8 yıl önce oynanan üst düzey bir uluslararası maç hakkında sağlıklı verilere ulaşabiliyoruz her şeye rağmen.

Euro 2008 – Penaltıcılar

Bundan önceki son birkaç turnuvaya bakarak Euro 2008’de de güzel oyunun değil sağlam taktiğin galip geleceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Artık teknik ekipler yalnızca maçı öyle ya da böyle nasıl kotarırız düşüncesinde. İşbu durum maçların uzatmalara gitmesini kaçınılmaz kılıyor. Uzatmaların büyük bölümü penaltılara kadar eşitlik bozulmadan geçiyor. Penaltılarda da maçın başından sonuna kadar kendi yarı sahasına mahkum olan bir takım bile penaltılarla bir üst tura çıkmayı başarabiliyor.

Van Basten Hollanda Milli Takımı’na penaltı çalışması yaptırıyormuş. Gayet akıllıca. Biz de Euro 2008’in penaltı ustalarına bir göz atalım:

Alessandro Del Piero (İtalya) : Bu seneki göz kamaştıran performansıyla eski günlerine geri dönüş yapan İtalyan, duran toplardaki ustalığıyla penaltılarda en korkulan isimlerin başında geliyor. Del Piero kariyerinde sadece 2 penaltı kaçırmış.

Michael Ballack (Almanya) : Yıllardır istikrarıyla bu günlere gelen Michael Ballack da penaltı atışlarında takımının en güvendiği isimlerden.

Robin Van Persie (Hollanda) : Arsenal’da son yıllarda kendinden beklenen çıkışı gerçekleştiren Van Persie, Van Basten’in muhtemelen en güvendiği isimlerden biri bu konuda.

Ruud Van Nistelrooy (Hollanda) : Hiç şüphe yok ki Van Nistelrooy son vuruşlarda ayağını ustaca kullanıyor. Bu yeteneğini penaltılarda da genellikle gole çeviren RvN, Hollanda’nın içini rahat tutacak gibi görünüyor.

Xabi Alonso (İspanya) : Kariyerinde şu günlere gelişini keyifle izlediğim bu futbolcu, İspanya’nın penaltı atışlarında güvencesi olan isimlerden önde gelenidir.

Fernando Torres (İspanya) : Alonso’nun aksine bir türlü oyun karakterine ısınamadığım Torres, buna rağmen penaltılarda şüphesiz şampiyonanın en iyilerinden.

Cristiano Ronaldo Dos Santos Aveiro (Portekiz) : Şampiyonanın en gözde oyuncularından biri, belki de en gözdesi hakkında söyleyecek lafımız yok, Şampiyonlar Ligi’nde kaçırdığı penaltıya rağmen.

Alexander Frei (İsviçre) : 2006 Dünya Kupası elemelerinde hoş anılar yaşamadığımız İsviçreli futbolcu, penaltı atışlarında da son vuruşları kadar becerikli.

Hakan Yakın (İsviçre) : Daha çok uzak mesafeden isabetli serbest vuruşlarıyla tanıdığımız Yakın, aynı zamanda bir penaltı ustası.

Nihat Kahveci (Türkiye) : Bu sene bizlere Real Sociedad’taki efsane yılını tekrar yaşatan Nihat, her mesafeden etkili vuruşlarıyla rakip takımlara büyük tehlike yaşatacak gibi görünüyor.

Angelos Basinas (Yunanistan) : Yunanistan’ın istikrarlı futbolcusu penaltı atışlarında genellikle başarılı performans sergiliyor.

Zlatan Ibrahimovic (İsveç) : Güçlü fiziğini tekniğiyle buluşturarak şahsen bana keyif veren Zlatan, penaltıları çok nadir boş geçiyor.

Franck Ribery (Fransa) : Bu yıl da performansıyla tüm dikkatleri üzerine toplayan Ribery, penaltı konusunda rakip tanımıyor.

Nicolas Anelka (Fransa) : Ne kadar eleştirilirse eleştirilsin, penaltılarda Anelka kadar düzgün ve şık vuruş yapan ve iyi isabet kaydeden başka çok az isim görüyorum.

En çok dikkati çeken isimler bunlar. Tabi bu isimlere İspanya’dan Villa, Hırvatistan’dan Srna, İtalya’dan Pirlo, Çek Cumhuriyeti’nden Koller, İsveç’ten Larsson, Romanya’dan Mutu’yu ve aklıma gelmeyen birçok ismi de dahil edebiliriz. Ama bir gerçek var; o da penaltılardan çok takımın canının yanacağı…

Grup D – İspanya


Turnuvaların asla kazanamayan favorisinde değişen pek de bir şey yok. Avrupa’nın en kaliteli liglerinde oynayan oyuncularıyla İspanya, yine gizli favori olarak ön planda. Ancak, bu senaryoya fazlasıyla alışkın İspanyollar’ın Seleccion’a inancının tam olduğunu söylemek güç. Turnuvanın en yaşlı antrenörü Luis Aragones, büyük ihtimalle son kurşununu kullanacak bu turnuvada. Reyes’le yaşadığı ırkçılık tabanlı dialogun ardından çok yıpranan Aragones, son dönemde de Raul tercihiyle sorgulanıyor. Eleme gruplarına ard arda gelen Kuzey İrlanda ve İsveç mağlubiyetleriyle başladıktan sonra, Aragones Raul’e artık ihtiyacı olmadığını beyan etmiş, aldığı bu risk ona 9 maçta 25 puan olarak geri dönmüştü. Raul’ün yokluğundaki İspanya’nın performansı olağanüstü gözükse de, bu tür eleme başarılarına fazlasıyla alışık İspanyollar. Ancak yıllardır noktayı gerektiği gibi koyamıyorlar.

2006 Dünya Kupası birçok kişi için beklentilerin tavan yaptığı turnuvaydı. Fabregas, Iniesta, Luis Garcia, Reyes gibi oyuncular çok revaçtaydı. Bu oyuncuların eskilerle oluşturduğu harman, başarıyla sonuçlanmalıydı mantıken. Ancak sözkonusu takım İspanya olunca işler kağıt üzerinde öngörüldüğü gibi yolunda gitmeyebiliyor. Bu turnuvada Raul’ün eksikliğinin hissedileceği genel görüş. Zira Real’in kaptanı sezonu müthiş formda geçirdi, adeta ikinci baharını yaşadı. Onurlandırmak için bile kadroda bulundurabilirdi onu Aragones. Yedek kulübesindeki bir Raul’den çekinmiş olmalı. Bu sezonu Raul’ün aksine sakatlıkların etkisiyle kötü geçiren David Villa, birçok ismin güvenini kazanmış “El Nino”nun partneri olmaya aday. Mallorca’yla altın sezonunu geçirip gol krallığına ulaşan Güiza ve kadronun en büyük sürprizi olarak gösterilen Zaragozalı Sergio Garcia da diğer alternatifler. Sergio Garcia, Aragones’in alt yaş kategorilerinde öğrencisi olmanın avantajını yaşıyor belki de. Zira, takımı Zaragoza için sadece 4 gol kaydına muvaffak olabildi, Zaragoza ise küme düşmekten kurtulamadı. Yine de tüm antipatime karşı, bu sezon Fowler’dan bu yana 20 gol barajını aşan ilk Liverpool santrforunun meziyetlerini kabul etmem gerekir.


Savunma sahasında yaşanan sıkıntılar İspanya’nın ipini çeken unsurların başta geleniydi önceki turnuvalarda. Her ne kadar kötü bir sezonu geride bırakmış olsa da Puyol’ün kalitesini tartışmak yersiz. Aragones’in darmaduman olmuş Valencia savunmasına bu kadar prim verip Albiol-Marchena ikilisinden vazgeçmemesi de enteresan. Marchena’nın onbirde çıkabileceği dahi konuşuluyor. Göbekte Puyol’e eşlik edecek isim ise daha önce sağ bek olarak kullanılmış Sergio Ramos olacak muhtemelen. Ancak bu yıl yaşanabilecek savunma problemlerini minimize edecek güçte bir orta sahaya sahipler. Senna, Xavi, Iniesta, Fabregas gibi oyuncular arasında yapılacak tercih çok kritik olacak. Ancak 4 oyuncu da takım savunmasına yardımcı isimler. Bu sezon Villarreal’i ikinciliğe taşıyan Senna ile yılların tecrübesini barındıran Xavi arasındaki forma mücadelesi de zevk verecek. Ancak bu orta sahada David Silva’nın da yer bulabilmesini umuyorum. Şans bulursa turnuvaya damgasını vurabilecek bir isim. Eskilerden Etxeberria ve Alfonso’yu hatırlatıyor. Seleccion’da böyle oyuncular için her zaman bir yer vardır. “Peki tüm bu geniş kadro, bu sene kupayla tanışabilecek mi?” sorusuna cevap vermek güç. Kişi başına 600 bin Euro olan primlerin belki bir katkısı olabilir.

1. Iker Casillas, Real Madrid CF
2. Raúl Albiol, Valencia CF
3. Fernando Navarro, RCD Mallorca
4. Carlos Marchena, Valencia CF
5. Carles Puyol, FC Barcelona
6. Andrés Iniesta, FC Barcelona
7. David Villa, Valencia CF
8. Xavi Hernández, FC Barcelona
9. Fernando Torres, Liverpool FC
10. Cesc Fábregas, Arsenal FC
11. Joan Capdevila, Villarreal CF
12. Santi Cazorla, Villarreal CF
13. Andrés Palop, Sevilla FC
14. Xabi Alonso, Liverpool FC
15. Sergio Ramos, Real Madrid CF
16. Sergio García, Real Zaragoza
17. Daniel Güiza, RCD Mallorca
18. Álvaro Arbeloa, Liverpool FC
19. Marcos Senna, Villarreal CF
20. Juanito Gutiérrez, Real Betis Balompié
21. David Silva, Valencia CF
22. Rubén De La Red, Getafe CF
23. Pepe Reina, Liverpool FC

C MADRID’İ İSTİYOR



Basın toplantısında Nihat Kahveci’ye transfer konusunda sorulan sorular, futbolcunun canını sıkmıştı. Türkiye’ye dönme gibi bir düşüncesi olmadığını defalarca tekrar etmesi, Türkiye’den gelen acar muhabirler için yeterli olamadı bir türlü. Bunun bir benzerini de Cristiano Ronaldo yaşıyor. Daha sezon bitmeden ortaya çıkan Real Madrid söylentileri ciddi boyutlara ulaştı Calderon’un açıklamaları sonrası. Hatta Ronaldo transferi gerçekleşmediği takdirde, kimlerin alternatif olduğunu da açıkladı Calderon: Benzema ve Aguero. Calderon’un turnuvaya ciddi bir etkisi olacağı kesin. Sorulardan bunalan esas oğlanımız da böyle bir cevapla yakasını kurtarmak istemiş. Ancak bu cevapla turnuva süresince ben ve benim gibi birçok United sempatizanının desteğini kaybetti Ronaldo, bakalım bunun eksikliğini hissedecek mi?


“I would like to play for Real Madrid but only if it is true they are ready to pay what Manchester United ask of them.”

Euro 2008 – Sakatlık Raporu


Tüm sakatlıklar acı verir, ancak en çok acı verenler Cannavaro ve Babel’inki gibi olanları olsa gerek. Böyle büyük bir turnuva öncesi takımla kampa katılmışken, turnuva psikolojisini yaşamaya başlamışken, giyecekleri formanın numarasına kadar her şey belirlenmişken hesapta olmayan bir sakatlık tüm hayallerinizden alıkoyuyor sizi. Babel’in durumu, Cannavaro’nunkine göre daha acıklı, hiç şüphesiz. Hollanda’nın ve Liverpool’un genç yıldızının enternasyonel sahada ilk majör turnuvası olacaktı Swissteria ’08. Bu bağlamda onun durumu daha çok Türk Cafu olma iddiasını sahaya yansıtma arzusundaki Gökhan Gönül ve Polonya’nın genç yıldızı Kuba Blaszczykowski’nin durumuyla paralellik gösteriyor. Hepsi en az 2 yıl daha beklemek zorunda.


Grup C – Hollanda


Turnuva öncesi en çok karmaşayı içinde barındıran ülkelerden biri de Hollanda. Van Basten, 2006’daki başarısızlık sonrası ülkede artık sorgulanabilir bir isim. Hatta, Cruyff’un basın yoluyla Van Basten hakkındaki alaylı imalarına da tanık olduk. Van Basten, göreve geldiğinde kendisinden beklenenin bu olmadığı ortada. Hollandalılar, eski golcülerini göreve çağırdıklarında, kendi döneminde sergilediği oyun karakterini de takıma yansıtması bekleniyordu. Oysa ki bugün oynanan futbol, Advocaat’ın takımının ortaya koyduğu oyunu dahi aratacak düzeyde. Sneijder, Robben, Babel, Van Persie gibi oyuncuları barındıran vaadkar yeni jenerasyona rağmen Portakallar tatsızlıktan fazlasını vermiyor biz futbolseverlere. Bunda Van Basten’in taktiksel anlayışının da etkisi var mutlaka, ancak bir başka ön plana çıkan husus da takım içi huzursuzluk. Kamptan gelen tartışma haberleri bir türlü dinmek bilmedi Van Basten dönemi boyunca. Önce Van Nistelrooy, sonra Robben derken Seedorf’un kadrodan çıkarılması yönündeki talebiyle bu durum doruk noktasına ulaştı. Takıma çok şey katacağı düşünülen Van Bommel’i de Van Basten’in kişisel sorunları nedeniyle kadroya almadığı bilinen bir gerçek.

Van Basten son dönemde zeytin dalı uzatan taraf olarak göze çarptı oyuncuları ile olan ilişkilerinde. Daha önce sözlü sataşmaya girdiği Van Nistelrooy’u ondan sonra gelen en iyi santrfor olarak gösterdi öncelikle. Van Basten’de en büyük kredi sahibi isim ise Van Persie. Geniş kadroyu açıkladığında Swissteria’da bulunmak isteyen herkesin kampta da sağlıklı bulunması gerektiğini salık vermiş, Arsenal’da ciddi bir sakatlık geçiren Van Persie’yi izole tutmuştu bu gereklilikten. Sneijder, Van Der Vaart ve Van Nistelrooy’la birlikte onu kullanmak istediği biliniyordu hücum alanında. Bu sakatlık onu Babel tercihine yönlendirmişken, onun da sakatlık haberinin gelmesiyle yıldızının pek barışmadığı Robben’e dönmek zorunda kalacak gibi. Van Der Vaart’ın Robben’i yedek bırakacak düzeyde bir oyuncu olduğunu düşünmüyorum kesinlikle, ya da daha önce yerine tercih edildiği Seedorf’tan büyük bir oyuncu olmasını beklemiyorum. Ancak Marco’nun farklı tercihleri oluyor. Geçen turnuvada sürpriz bir şekilde onbirine yerleştirdiği Landzaat’ın yerini bu turnuvada başka bir sürpriz isim Engelaar alacağa benzer. Tüm bu tartışılır tercihlere, Babel’in sakatlığına, Kuyt’un resmen yok sayılmasına rağmen hala iyi hücum oyuncularıyla sahaya çıkıyor Hollanda. Ancak asıl sıkıntı savunmada baş gösterecek gibi. Bouma-Heitinga ikilisini denedi savunmanın göbeğinde hazırlık maçlarının çoğunda, Mathijsen de girebilir belki, ama kim girerse girsin bu savunmanın elle tutulur bir yanı yok. Bir Stam çıkaramamakta ısrarlı Hollanda futbolu. Van Der Sar ise son büyük turnuvasında boy gösterecek belki de. Takımın en çok güven veren ismi şüphesiz. O, Van Nistelrooy ve Van Bronckhorst dışında bir tecrübe de göze çarpmıyor zaten.


Van Basten genç oyuncuları olduğunu, uluslararası tecrübeye ihtiyaç duyduklarını söylemiş olsa da bence ellerinde yetenekli bir jenerasyon var. Ne yazık ki optimal verimlerine çok uzak bir randıman verebiliyorlar. Bunda, turnuva sonrası Ajax’ın başına geçecek Van Basten’in payı azımsanmayacak düzeyde. Onun yerini alacak eski Dortmund ve Feyenoord antrenörü, aynı zamanda Van Bommel’in kayınpederi de olan Van Marwijk’ten bundan fazlasını bekleyebiliriz sanıyorum. 1988’deki efsanevi oyunu sergilemelerini beklemesek de bu oyuncular da 2000’de kendi evlerinde turnuvanın en güzel futbolunu izleten oyunculardan daha yeteneksiz değil. Umarım, o eski anlayış geri gelir, biz de eski Hollanda sempatimizi geri kazanabiliriz. Ancak bu gruptan çıkamayacağını düşünüyorum Hollanda’nın, çıkmasını da istemiyorum ilk kez. Anketlere göre Hollanda halkı da aynı hissiyat içerisinde, zira halkın %60’ı gruptan çıkabileceklerine ihtimal vermiyor. Haksız sayılmazlar.

1. Edwin van der Sar, Manchester United FC
2. André Ooijer, Blackburn Rovers FC
3. John Heitinga, AFC Ajax
4. Joris Mathijsen, Hamburger SV
5. Giovanni van Bronckhorst, Feyenoord
6. Demy de Zeeuw, AZ Alkmaar
7. Robin van Persie, Arsenal FC
8. Orlando Engelaar, FC Twente
9. Ruud van Nistelrooy, Real Madrid CF
10. Wesley Sneijder, Real Madrid CF
11. Arjen Robben, Real Madrid CF
12. Mario Melchiot, Wigan Athletic FC
13. Henk Timmer, Feyenoord
14. Wilfred Bouma, Aston Villa FC
15. Tim de Cler, Feyenoord
16. Maarten Stekelenburg, AFC Ajax
17. Nigel de Jong, Hamburger SV
18. Dirk Kuyt, Liverpool FC
19. Klaas Jan Huntelaar, AFC Ajax
20. Ibrahim Afellay, PSV Eindhoven
21. Khalid Boulahrouz, Sevilla FC
22. Jan Vennegoor of Hesselink
23. Rafael van der Vaart, Hamburger SV