Crystal Fighters: Su Önemli

Geçen yazın başında elime bir Freshtival davetiyesi geçince ‘festival sezonunu açmak için bundan iyi bir fırsat olamaz’ diye düşünmüştüm. Hayır, pek de öyle olmamıştı. Açıklanan gruplar arasında 2010’daki The Raveonettes heyecanını uyandıracak bir grup olmadığı gibi, Leftfield dışındakiler en ufak bir şey de çağrıştırmıyordu. Zaten onlar da benim için gecenin asıl olayı olan, sezon boyu yolunu gözlediğimiz Wembley’deki Şampiyonlar Ligi finali ile çakışıyordu. Orada olmam için gerçek anlamda bir sebep yoktu, çok küçük bir ihtimali kovalıyordum belki. Can Bonomo’ya maruz kalmak için doğru yerin kapı önü olduğunda birleştik, içeri girdiğimizde Serdar Özkan’a benzemesine rağmen seksi olabilen bir solist ve bir sürü ilginçlikler insanından oluşan bir grup sahne alıyordu. “Solar System” ve arkasından “Champion Sound” ile giriş yapmaları gardımızın düşmesine yetti, sahne önüne doğru yol aldık.

Noisettes ablası Shingai Shoniwa biraz popo sallayıp, düz duvara tırmanınca erkek seyirciyi iki koldan da etkisi altına aldı belki. Gerçekten fena değillerdi, haksızlık etmeyeyim. Ama o günden bu yana “Açıp bir Noisettes dinleyeyim” demediğim gibi genelde o performansı “Erken çıkıp Olasılık vizesine çalışsaydım, belki sınırsız sınav hakkı peşinde koşuyor olmazdım” sözleriyle birlikte anıyorum. Bir de finali de kaybettik… Her neyse, adlarını odaya dönünce bilete bakmadan hatırlayamadığım Crystal Fighters ile tanışmak gecenin amortisi oluyordu fazlasıyla.
İsimlerini hatırlayamamam çok acayip değil aslında. Çok farklı türde müzik yaptıkları söylenemeyecek iki grup Crystal Castles ve Crystal Stilts’in varlığında bu isimde karar kılmak mantıksız mı yoksa gerçekten çok mu mantıklı, emin olamıyorum. Ama kuruluş hikayesinde belirtilene göre, gruptaki iki Bask kökenli kadın vokalden biri olan Laure’nin akıl sağlığını yitirdiği düşünülen büyük babasının son günlerinde yazdığı yarım kalan operanın başlığıymış aynı zamanda Crystal Fighters. Laure Londra’ya elinde yaşlı adamın günlüğüyle döndüğünde, grubun diğer üyelerinin de ilgisini çekmiş başlangıçta deli saçması olarak görülebilecek bu şeyler. Yazdıkları şarkılardaki Bask aromasını da, zaman içinde kendilerine yükledikleri artık yaşamayan bu adamın yarım kalan işini tamamlama misyonlarına bağlıyorlar. Tamamen gerçek dışı bir pazarlama hamlesiyse bile başarılı olduğu için söyleyecek bir sözüm yok.
Benim müzik görgüm Crystal Fighters’a tıpatıp benzediğini iddia edebileceğim gruplar sıralamama yetmiyor. Ancak kategorize etmekte zorlanacağınız, ya da bu işin ilk planda ne kadar manasız olduğunu bir kez daha onaylamanıza yarayacak bir müzik yapıyorlar. Yıllardır Guardian’da her gün yeni bir grubu okurlarına tanıtan ve birkaç hafta önce sonunda veryansın eden –tık!– Paul Lester’ın uydurduğu Basktronika kelimesi hoşuma gitti. Her yeni duyduğunuz için kulağa hoş gelen bir kombinasyonu ortaya atıp janr oluşturmak yanlış gelebilir. Ama müziği olduğu gibi kabul edemeyen, bir janr içine sokmazsa ölecek adamın tavrı kadar yanlış değil. Ya da benim bir dolu karşılık bulabilecek olmama ve havalı olmadığını da yıllar önce fark etmiş olmama rağmen hala “janr” kelimesinde ısrar etmem kadar… Ama şu anda albümün en iyi beş şarkısından birisi arasına muhtemelen koymayacağım “At Home” çalıyor ve mutluluğun sırrı gibi bir şey. Hani her gün bir kere dinlesen, her şeye rağmen bir daha kötü hissetmene izin vermeyecek bir şarkı ya da bir marş gibi. Ki bunu 13 yaşındaki kızın uğradığı tecavüzün kendi rızası içinde olduğuna hükmedebilen bir ülkede yaşadığımız haberiyle uyandığım bir günde yapabiliyor. Son bir aydaki Türkiye için bile yeni bir zirve noktası… Belki de konser günü her şarkıya eşlik etmek isteyip, mahcup bir şekilde ritm tutmakla yetinirken bu şarkının imdadımıza yetişmiş olmasından özel bu da. Lalalalalalalalalalalala!
Manyetik Bant’ın Freshtival sonrası yaptığı röportaja kulak verelim… Tık! (Konser fotoğrafı da ondan oldu, kusura bakmasın.)
MB: Sahnede enerji patlaması yaşıyorsunuz. Turne sırasında her gece aynı performansı göstermek fiziksel ve zihinsel açıdan zorlayıcı oluyor mu?

Graham: Konser öncesinde ve sonrasında zor olabiliyor ama performans sırasında her şey harika.
Gilbert: Sahnede gerçekten her şeyimizi müziğe veriyoruz, hiçbir şey sahte değil. Hepsi doğal olarak çıkıyor. Yani abartmamak gerek, o kadar da zor değil.
Graham: Su. Su önemli, çok su içiyoruz.
Kalabalık grupların ya da Archive gibi müzik kolektiflerinin konserlerinin daha esaslı bir deneyim olması normaldir. Bir de işin içine Crystal Fighters’ın beraberinde getirdiği gibi txalaparta, txistu, etxeberria falan gibi yerel çalgılar girince bunu ikiyle çarpıyoruz. Ama adamların sahnede şu sabahtan beri çevirip durduğum albüm kayıtlarının üzerine çıktıkları kesin. Muhtemelen suyla alakası yoktur ama. Umarım ümit ettikleri gibi yakın zamanda yine gelirler. Hatta bir başka hayalleri olan Manu Chao ile birlikte çalmayı da İstanbul’da gerçekleştirseler ya…
Başrolünü David De Gea’nın oynadığı son videolarını da paylaşıp bitireyim yazıyı.

1 thought on “Crystal Fighters: Su Önemli”

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *