Men Plan, God Laughs

Google amcaya göre -ki kendisine güvenim sonsuzdur- Yiddiş dilinde bir atasözü, İbranice olduğuna dair dedikodular da var ama Woody Allen ya da Robbie Williams’ın söylemediği kesin. Biz maç öncesi tahmin yürütmeye uğraşırken ya da gruplardan çıkma planları yaparken gülen tarafın Tanrı’dan önce bizim çocuklar olduğunu düşünüyorum bazen. Sıra dışı senaryoları hayata geçirmek konusunda son birkaç turnuvadır epey yol katetmiştik, Panevezys’de ulaşılmaz bir seviyeye çıktık.

Bir hafta önce, ikinci tur gruplarına taşınacak 1 galibiyet realist sayılabilecek bir tahmindi. Fakat halihazırda teptiğimiz yolu o gün tahmin edenin kaale alınacağını söylemek zor. İlk iki gün zayıf rakiplere (yaptıklarından sonra Britler’e böyle bir sıfat yapıştırmak ayıp olacak gerçi) karşı maçların erken kopması bile bizim takımın alışık olduğu bir durum değildi. San Marino basketbol milli takımıyla da oynasak -en asil duygunun insanı, şanlı San Marino halkının böyle bir takımdan mahrum kalacağını sanmıyorum- karın ağrıtmadan maç kazanmayız, sevmeyiz. Parkede duyguları aklının önünde giden bir ekip var ortada ve bu bireylerle ilintili bir durum değil. Tamamen farklı bir grup oyuncu seçilmiş olsaydı da benzer şeyleri konuşuyor olurduk muhtemelen. Bu yüzden en basit maçlarda bile fazlaca dalgalanan performansı garipsememek gerek. Maç içinde ağır darbelere rağmen sağlam kalmayı, tekrar ayağa kalkabilmeyi öğrendik. (Polonya maçındaki darbe fazlaca ağır geldi, toparlayamadık.) Fakat uzun vadede, hala tökezlemeden gitmemiz gerektiğini sanıyorduk. Kaan abinin söylediği gibi ‘durduk mu düşeriz’ idi, şimdi toparlar mıyız acaba?

Litvanya, seyirci avantajına rağmen eksikleri olan kadrosuyla alt etmesi çok da zor olmayan bir takım olarak göründü. Kötü oynamadık ama olmadı, üçüncü gün ayağımız takıldı. Bir günlük araya ve sonrasında nispeten kolay görünen rakibe bakıp bu sefer tek mağlubiyetle dağılmayacağımızı düşündük. Ama Polonya maçını da kaybedince toparlayabileceğimizi söyleyenler yine kaale alınmamıştır muhtemelen. Wroclaw ve Lodz’dan 7-1 çıkan takımın uzatmada kaybedilen Yunanistan maçından sonra ne hale geldiğini hatırlamak için hafızalarımızı fazla zorlamamıza gerek yok.

Eylülün beşinde yaşananları ise bir gün içeriden birinden de dinleriz belki, hikaye güzel devam ederse. Turnuva Türkiye’de olsa Joel Freeland ve Luol Deng ülke sınırları dışına çıkamazdı büyük ihtimalle. Kebapsa kebap, evse Ağaoğlu, ayıp ediyorsun Lou. (Kötü kafiyeyi yazıyı bloga koyarken fark ettim.)

İspanya’yı hazırlıksız yakaladık. Tekrar karşılaşırsak, Ceren’in oynadığı bir maçta paspas edebilirler. Böyle bir takım için bu duygusal çöküntüden kalkabilmek asıl mesele, rakip değil. İspanya maçı bundan sonrası için yukarıdaki ‘acaba’nın sebebi.

Öyle ya da böyle valizleri erken toplamaktan kurtulduk. Karneleri dağıtmak için henüz çok erken ama midterm notlarını açıklayalım, yaptıklarımız/yapmadıklarımız/yapmamız gerekenleri görelim…

Hidayet Türkoğlu’nu, üst düzey oyun kurucular çıkaramayışımızdan ve belki de skorer rolünü biçtiğimizde raydan çıkmasından korktuğumuzdan point forward olarak kullanmak istiyoruz. Koçların hayalleri olan bir meziyeti es geçmemek istemeleri de olabilir durum. Hidayet çizili oyunlarda forvetten pas dağıtmasını istediğiniz oyuncu olur, o işi de harika yapar. Ama yanında Dwight Howard gibi absürd yetenekler yoksa ve küçük yaşlarda rüyasında bile pick-and-roll oynayan adamlara karşıysanız zaman zaman arıza çıkması muhtemel. Bir de tüm hücumu onun omuzlarına yıkmaya kalkınca, yaptığı olumlu işler de nötralize oluyor. İleride resimli basketbol ansiklopedisinde point forward kelimesinin karşısında fotoğrafını görebileceğimiz bir yetenek var şu an elimizde. Emir Preldzic bu turnuvadaki kilit oyuncu. Bu ekiple ilk kez birlikte oynamasına rağmen şu ana kadar da sıkıştığımız her an ortaya çıktı The Master Key. Hedo’nun da yavaştan ipleri ona bırakması gerek. Bir hücumda top akışı durduğu anda genelde Hidayet’in ellerinde oluyor top. İki günde alışkanlıklardan vazgeçmek kolay değil ama kendini biraz daha az fark ettirmesi işimize gelecek gibi.

Emir’in oyunu kötü bir turnuva geçiren Kerem Tunçeri’nin açıklarını kapatabilmek için de manalı. Hazırlık maçlarından beri dikkatimi çeken bir olay Kerem’in ikili oyunlardan sonra uzuna dönüp bakmaması. Zaten hücumda çarklar yeterince ağır işliyor, bir de sünepe guard görmeye tahammül edemeyebiliriz. Ender Arslan’ın yıllardır başa bela olan hareketliliği -eskiden olsa savrukluk derdik- şimdi ilaç gibi geldi. İkili oyunları Kerem’den çok daha iyi oynuyor şu anda. SBT.

10 sayı (%60 şut, %83 faul), 4 rebound ve 1 blok ortalamaları Enes Kanter için çok iyi şu anda. Hazırlık turnuvalarındaki hamlığı korkutmuştu ama Litvanya’ya gelene kadar onu üzerinden atmayı başardı. Oğuz Savaş kalıbının adamı değil, sırtı dönük oynayabilen oyuncumuz yok(tu). Enes’in henüz tam oturmamış oyunları bile çoğu zaman sonuç veriyor. Perdelerde sağlam durmayı öğrendi, bir sonraki hedef: Yaylanmadan yürü. Ayakları sabitlemeyi de öğrendikten sonra pick-and-pop oyunlarında orta mesafeleri leblebi gibi göndermeye başlayabilir.

Kenara gelirsek… İki gün önce o dört saatlik süre kusursuz geçmese fatura çok büyük ihtimalle en kolay yoldan Orhun Ene’ye kesilecekti. Eleştirilmeyecek kadar saf bir durum yok ortada ama koç şu ana kadar iyi götürüyor. Ağır bir mağlubiyetten sonra bile Barbaros Akkaş gibi dan dun konuşmaması yeter…

Kadro seçimini bir kenara koyarsak -İzzet Türkyılmaz seçimi hala mantıklı olan değil ama- en büyük sıkıntısı Hidayet-Emir tercihinde rahat davranamaması. Bogdan Tanjevic de olsa (tecrübesi ve uzun süredir takımın başında olmasından dolayı örnek) aynı problem yaşanacaktı. Hidayet’i maç sonunda oturtmak fazla radikal bir karar olur, mantıklı seçim Emir olarak göründüğünde bile. Ben de konuşarak bu seçimin içinden çıkamayacağım için Ene’ye kolaylıklar diliyorum.

Maç sonu oynayabilmek apayrı bir meziyet ama en azından period sonlarında uyuyakalmamak gerek artık. İspanya maçında, ikinci çeyreğin son savunmasında turnuva boyunca pek kullanmadığımız zonea döndük. Jose Calderon’dan üçlüğü yedik belki ama kötü savunmadık pozisyonu. Hemen her takım çeyrek sonundaki hücumlardan bir şeyler çıkartmaya çalışıyor, kafa karıştıracak bir şeyler denemek akıllıcaydı. Kalan 3 saniye için kullanılan son molada çizilen set de sayıyla sonuçlanmadı ama uygun pozisyon bulunmuştu. Çok güzel hareketler bunlar…

Alan savunmasını görece az kullandığımızı söyledik ilk turda. Ene’nin tercihi bu yönde olabilir ama Fransa gibi takımlara karşı lazım olacaktır. Kenardan altıncı adam olarak savunmaya katılan Tanjevic olmadan da aynı verimliliği sağlayabilecek miyiz merak ediyorum.

Epey bayat bir yazı oldu, buraya kadar gelebilenlerin affına sığınarak…

Abidik Gubidik Tweet:


Başlık: Bire bir değil ama mantıklı olan çeviri şu: “Tanrı’yı güldürmek istiyorsan ona planlarından bahset.”

2 thoughts on “Men Plan, God Laughs”

  1. kerem'in bu kadar hayaletvari olduğu bir turnuvada zaman zaman ömer, emir, hido, ersan ve ö. aşık beşi ile sahada kalıp hep oyun kuruculuk işini emir ve hedo üzerinden çevirip hemde eşleşmelerde lehimize çok ciddi bi eşitsizlik yaratabiliriz.

    keza parker, teodesiç veya benzeri lider ve skorer gardlar üstünde bu turnuvada bence yeterince rotasyona dahil edilemeyen sinan'ı kullanmak mantıklı olur.

    özellikle son fransa maçında batum ve noah'ın olmadığı anlarda one man show tarzında skor üretebilen bir parker'ı en azından zorlamak adına bu tür bir hamle denenmeli gibi.

    birde bu takımın çok ciddi bir kaç son top setini artık gözü kapalı oynayabilmeli. turnuva boyunca berbat üçlük atmış kerem'in elinde topun ikinci defa patlaması bu konudaki eksiklikleri ortaya koyuyor.

    keza 5 saniyede kritik bir topu oyuna sokamamakta ilk defa yaptığımız bir basit hata değil ama o konuda da takımda genç ama tecrübeli bu kadar isim varken bir gelişme görememek sinir bozuyor.

Leave a Reply to CaRtMaNtR Cancel reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *