Lithuanian Wrap – Day 4/5

Dün yalnızca C ve D gruplarında oynanan maçlarla geçti. Günün hikayesi Makedonya’nın yaptıklarıydı elbette. Ortak bir geçmişin paylaşımı konusundaki anlaşmazlıkların yarattığı diplomatik gerilim herkesin malumu. 2009’da Türk basketboluyla ilgili her taşın altından çıkan şahsın, ikinci çeyreğinde bastığı Yunanistan-Makedonya maçında yaptığı “Yalnız Yunanistan hiç frene basmadı, siyasi mi acaba” yorumu hala aklımızda. O yüzden bu eşleşmeye doğru yaklaşım getirmek için çok fazla uğraşmayacağım. Ancak Makedonya için herhangi bir galibiyetten daha fazla önem arz ettiğini, tribünlerde dalgalanan Vergina Güneşi de belgeliyordu. Bunu Bo McCalebb’ın komutasındaki bir ekiple yapmaktan da çok rahatsız olduklarını sanmıyorum. Rahatsız olan bir kesim mutlaka mevcuttur da… Her neyse.


Makedonya’ya esas zorluğu çıkaran, son şampiyonanın yarı finalistlerinden Yunanistan değil de basketbol coğrafyasında adı anılmayan Finlandiya olması ilginçti. Bugün maçı son topa kadar taşıdılar. Bunda beklentilerin fazla üstüne çıkan ve esasında bahse konu coğrafyada yeri Finlandiya’dan çok daha belirgin olmayan Makedonya’nın başarıyı karşılamaktaki sıkıntıları da pay sahibiydi kuşkusuz. Son çeyrekte maç bir kördöğüşü halini aldı ve şans Makedonya’nın galibiyetine karar verdi. Kaos adil midir, bilmiyorum. Fakat bugünkü sonuçla birlikte Makedonya grup birinciliği ve -çaprazdan Rusya ve Slovenya dışında dişe dokunur bir takımın gelmediği bir ortamda- çeyrek final için sürücü koltuğuna oturmuş durumda. McCalebb belki Makedonya milli marşını diğerlerinden ayırt edemiyordur ama Pero “Public Pervert” Antic ve diğer yeteneği sınırlı oyuncuların koyduğu çaba gerçekten takdire şayan. Hele Vlado Ilievski kış sezonundaki performansından uzakta görünürken… Anadolu Efes’in yeni transferi 7/17 ile kullandığı üç sayılık atışları dışında takıma olumlu anlamda çok fazla katkı yapamıyor. Özellikle direksiyonu McCalebb’a devrettiği dakikalarda çok rahat hissetmediği, artış gösteren top kayıplarından anlaşılabiliyor.


Makedon koç hakkında övgüler dizmeme yetecek kadar veri yok elimde. Ekibin uzun yıllardır birlikte oynamasının ve bu şampiyonanın kendi kariyerlerindeki olası yükseltici etkilerin farkında olmasının rolü daha fazla sanırım gelen başarıda. Antic’in ruhani liderliğinin yanında, diğer isimlerin de takımdaki misyonları net olarak belirlenmiş durumda. Bu bağlamda kulüp kariyeri diğer uzunlara göre daha yukarıda seyreden -geçen sezon Edirne’de izlediğimiz- Predrag Samardziski yalnızca 15 dakika ortalama almayı dert etmeyip, her an kendisinden beklenen katkıyı koymak için hazır kıta bekliyor. Finlandiya’nın durumu biraz daha farklı ve bana doğru basketbolu oynama konusunda gösterdikleri kararlılık daha özel bir durumun varlığını işaret ediyor. Daha önce Alman milli takımının başında 2001 ve 2002’deki başarıların da altında imzası olan -belki Dirk Nowitzki’nin imzasının biraz daha aşağısında- Henrik Dettmann’ın bu takımda iyi iş çıkardığını söylemeliyiz. Almanya ve Fransa’daki kulüp kariyerleri çok parlak geçmese de, yedi senedir birlikte olduğu bu takımda bazı şeyleri oturtmuş durumda. 1991 doğumlu Sasu Salin önemli bir Euroleague oyuncusuna dönüşebilir ve Petteri Koponen’in yaz ligindeki efsane statüsünden de burada bahsettik. Fakat görüntü bu düzende isimlerin geri planda kaldığını ve sahada herhangi 12 oyuncudan aynı verimin alınabileceğini gösteriyor. Aki Kaurismäki’nin son filmi “Le Havre”ın yolunu gözlerken, başka bir Fin yönetmenin dehasıyla karşılaşmış olmaktan şikayetçi değiliz. Belki Hırvatistan ile ilk gün değil de, Marko Tomas’ın sakatlığından sonra karşılaşsalar yarın Karadağ karşısında gruptan çıkma mücadelesi vereceklerdi. Onların yerine bu mücadeleyi aksine düzensizliği şiar edinmiş Bosna Hersek’in verecek olması çok hoşuma gitmedi.
Belçika maçına pek takılmadım. Elde muhtemelen yukarıda bahsettiğim her iki takımdan da iyi bir yetenek grubu varken sahada hiçbir zaman yoğun olamıyorlar. Rusya karşısında da maçı yakın götürmelerine rağmen, kaderi daha sahaya çıkmadan çizilmiş bir oyunu oynadılar ve nihayete ermesini beklediler. D.J. Mbenga’yı da böyle kullanacaksanız bir daha hiç çağırmayın be paşam!


Bugüne gelelim… Gündüz bölümünde yayın yoktu galiba, zaten ziyadesiyle kötü maçlar vardı. Polonya maçına geçmek için can atmıyorum, o sırada Fransa-İtalya maçına da göz attım. Özellikle ikinci yarıda güvenli bir fark yarattığımızı düşünüp, oraya odaklandım. Maç sonunda Tony Parker sakatlığı nedeniyle kenardaymış galiba, fakat o ana kadar da kötü bir gün geçiriyordu. Bir önceki yazıda iyi savunma kumaşından bahsettiğim Daniel Hackett zor anlar yaşatıyordu kendisine. Yine de kendini iyi hissetse, takımın kaderini Boris Diaw’un ellerine emanet etmezdi. İlginç olansa Diaw’un 3-4 senedir ilk kez böyle bir yükün altından başarıyla kalkmış olması. Bunu ancak bu İtalya takımı karşısında yapabilirdi herhalde. Bu takımın birçok şeyi yapacak durumda olmadığını söylemiştik. Ama göreceğimiz son şey güçlü bir son çeyrek olacak İtalya’dan. Boy ortalaması 2.05 olan bir pota altı rotasyonuna karşı, her topu Andrea Bargnani’yle indirdikleri maçlar sayılmaz.
Haber bültenlerinin birinde Sine Büyüka’nın Thomas Kelati ile yaptığı röportajı yakaladım. Kelati gerçekten çirkin bir adam, ama tarih boyunca da en akilane bazı sözler çirkin adamların ağzından çıkmıştır. “Maçı son çeyreğe kadar kafa kafaya götürmek istiyoruz, skoru oraya kadar taşıyabilirsek daha önce baskı altında daha iyi takımların da bocalayabildiğini gördük” dedi özetle Polonya’daki yabancı damat. Maç sonlarında gidecek güvenilir bir el sıkıntısı yaşayan bir takım olarak, bu maçta kapıyı açık bırakmamamız gerekiyordu. Doğru kafa yapısı, Büyük Britanya maçına girdiğimiz ve o gün her şeyi daha kolaymış gibi gösterene benzer bir şey olacaktı. Ancak sahada herkes maçın bize gelmesini, yetenek farkının sayı farkını yaratmasını bekledi. Savunmada benim bu seviyede en son dört yıl önce yine bizimkilerin İspanya’daki maçlarında gördüğüm basketlere izin veriliyordu. Atılan basketten sonra, herkesten önce bizim pota altında beliren bir Polonya oyuncusu. Dahası bir uzun. Hatta şu aşağıdaki…


Kenardan Enes Kanter ve Emir Preldzic’i getirirken, ülkede bu oyunu faal olarak oynayan en iyi üçlüyü (Gortat-Lampe-Ignerski) muhtelif sebeplerle Litvanya’ya getirememiş ve çekirdekte birkaç oyuncudan daha yoksun bu takıma karşı farkın doğal olarak gelmesi beklenebilirdi. Ve Türkiye aleyhine çıkan birkaç düdüğün bu doğal süreci bozduğunu savunmakta serbestsiniz. Fakat asıl konunun bu olmadığını görmek gerek. Başarısız son top üzerinden Orhun Ene’ye yüklenmenin kolay, ama tartışmayı doğru rotadan saptıran bir hareket olacağını. Dünya üzerindeki her takım mental olarak fazla takılmadığı, bir anlamda işleri otomatik pilota aldığı her maçta zorlanmaya mahkumdur. Bunu grubun açılış maçında İspanya, yine aynı rakibe karşı yaşadı. Bugün Litvanya önünde oynadıkları basketbola 3-4 dakika göz attıysanız bile, basiretsiz Polonya kadrosuna karşı son çeyrekte nasıl geri düştüklerini anlamanız zor olacaktır. Ene takımını psikolojik olarak maça hazırlayamadığı için, ya da bugün kafaca orada olmadığı bazı oyuncuların dakikalarını yeniden ayarlayıp reaktif bir çözüm üretmediği ve işini her zaman olduğu gibi yapmaya çalıştığı için suçlanabilir. Bu tutuculuğun faturasının mağlubiyet olarak geldiğini de söyleyebilirsiniz. Fakat lütfen hafızanıza hakaret edip, Bogdan Tanjevic güzellemelerine başlamayın. Burada çizilmiş seti eleştiriyorsanız -ki duyabildiğim kadarıyla Ene topun içeriye indirildiği bir oyunu anlatıyordu- Polonya’da oynadığımız son topları aklınıza getirin ve bir kez daha düşünün. Ya da zaman zaman saha içindeki oyuncu sirkülasyonunun aldığı hal, benim gibi sizi de rahatsız ediyor olabilir. Fakat o işin ustası da Boša’dan başkası değildi. Bugün Türkiye’nin şampiyonadaki geleceği pamuk ipliğine bağlı, umarım Ene’nin bu görevdeki geleceği de aynı derecede tehlikede değildir.


Yarınki Büyük Britanya-Polonya maçına geçelim. Üşenmezsem James Joyce Pub yollarını aşındırmayı bile düşünüyorum. Bir tane Union Jack temalı tişört almıştım galiba heves edip. En kötü ihtimalle onu üzerimize geçirip, televizyon karşısına otururuz. Fizibilite raporuna girişecek olursak, her şeyden önce Kraliçe’nin çocuklarının son güne Pollyanna’nın dahi ağız dolusu bir siktirle karşılayacağı bir gruptan çıkma şansı var. Türkiye’nin İspanya’ya yenilmesi halinde -ki bu kısmında pek sorun yaşayacaklarını sanmıyorum- Polonya’ya karşı 58 farkın üzerinde bir üstünlük sağlamaları gerekiyor. Büyük Britanya’nın 58 sayı atabileceğinden dahi emin değilim. Yani Polonya her türlü motivasyon unsurunu beraberinde taşırken ve evden uzakta ilk kez başarı için okyanusu ardında bırakıp “This Is A Low” eşliğinde Tyne Nehri’ni keserken çok da ümitli olamıyoruz.

Kadroda Luol Deng ve Joel Freeland ile yıldız avantajının Büyük Britanya lehinde olduğunu, uzun rotasyonunun -kötü bir maçla dönmüş olsa da- sonunda Robert Archibald’a kavuştuğunu bir yere not edelim. Fakat onlar kafalarında dönüş yolu için geri saymaya başlamışken, Polonya’nın maçı erkenden koparmak için bir sürü sebep bulabileceği açık. Belki yüzde 10 civarında seyreden bir ihtimal, ama onu kovalamaktan başka yol yok.



Yapmayın böyle şeyler…

1 thought on “Lithuanian Wrap – Day 4/5”

  1. hangisi daha kötü bilemiyorum. orhun ene gibi faal basketbolcuyken saha içindeki bir koç gibi hareket edebilen bir oyuncunun, tanjeviç gibi tamamen yallah tazyik modunda basketbol oynatan bir koçun tarzını benimsemiş olması mı yoksa 10 küsür senedir bu durumu çekiyor olmamız mı.

    tamam polonya olağan dışı bir dış şut performansı gösterdi ama bu olurken takımın en iyi kısa savunmacılarından biri olan ve önceki turnuvada savunma performansı ile takımı ateşleyebileceğini göstermiş bir sinan'ın bu yönünden ne kadar faydalandık.

    yada son topta oyunu keremden ziyade top elinde patlarsa içeri drive etmekten çekinmeyecek hedo yada emir gibi birinin üstünden oynamadık.

    hakem kötüydü ama hakeme kadar bizim basketbola bakış açımızı bir kontrol etmemiz gerek.

    ben artık benchinde nihat iziç gibi milleti fırçalamak dışında çok ekstra bir yetkinliği olduğuna inanmadığım birini görmek istemiyorum şahsen.

    artık umut kafdağının baya bir ardında ama olduda bi mucize turu geçtik. o vakit harun ve orhun gibi şu anki kadrodaki pek çok oyuncunun çocukluk dönemlerindeki idollerinin onları çok çok çok daha iyi motive etmesi lazım.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *