Lithuanian Wrap – Day 3



Güne 14:45’te kupa bülteniyle başladık. Evde Bloody Mary yapabilecek malzeme yoktu -hiçbir zaman olmaz- ben de uyanmak için kahveden medet umdum. Üstüne üstlük burada kimse babamı tanımıyor. Duştan çıktığımda Büyük Britanya ile İspanya ilk çeyreği neredeyse eritmişti. Luol Deng ve Daniel Clark’ın iyi niyetine rağmen, bu senenin o sene olmadığını kabul etmişe benziyorlar. Bugün son şansları olduğunun farkındaydılar ve en azından ilk yarı Türkiye maçındaki gibi seyretmedi. Ancak Joel Freeland kış sezonunda bize izlettirdiği oyuncudan fersah fersah uzak ve kenardan gelen oyuncu ancak Andrew Sullivan olabiliyor. Freeland bugün bizim maçtaki sakatlığının da etkisini hissediyordu belli ki. İlk üç maç sonunda ulaştığı 8.3 sayı, 4 rebound ve 36% şut yüzdesi onun istatistikleri değil.

Onun kendine geldiği, uzun rotasyonuna Robert Archibald (migren ağrıları nedeniyle turnuvanın anlamlı kısmını kaçırmış oldu) ve Pops Mensah-Bonsu’nun dahil olduğu bir takım Londra’da bundan iyisini yapacaktır. Deng nispeten sorunsuz bir NBA yıldızı, fakat Olimpiyatlar için yardım bekledikleri diğer isimlerden yana o kadar şanslı değiller. Kelenna Azubuike koca bir sezonu kenardan izlemesine neden olan bir sakatlıktan çıktı ve durumunu ancak hasar tespit çalışmaları sonrasında görebileceğiz. Ben Gordon’ı da tanıyorsunuz, bir anda “Tatil daha cazip bir seçenek gibi geldi” diyebilir. Orada Nate Reinking benim çok sevdiğim bir şut spesiyalisti, ancak kenardan getirmeyi yeğleyeceklerdir gelecek yaz için. Eskiden Rus ve Yugoslav ekolünden bu tip, yayın gerisine çekilip doğru anı bekleme üzerine özelleşmiş daha fazla oyuncu çıkardı. Bir Igor Kudelin özlemi çekmiyor değilim. Oyun kurucu için kimin ilaç olabileceğiniyse kestiremiyorum. Rotasyondaki üç oyun kurucuları sırasıyla 87, 90 ve 93 doğumlu. Görebildiğimiz kadarıyla en yeteneklisi de 93 doğumlu olanı, yani Devon Van Oostrum. Tahmin edeceğiniz üzere Hollanda asıllı ve iki sene önce Caja Laboral gözlemcileri tarafından keşfedilip, genç takım kadrosuna dahil edilmişti. İsmet Badem’e dönüyoruz, nasıl bir oyuncu? “Ben izledim, çok atlet ve inanılmaz smaçlar vurabiliyor.” Tık! Ama onun da 2012 yazında bu açığı dolduracak bir gelişim göstermesi pek mümkün gözükmüyor, hala karar verme yetisi bu seviye için zayıf. Bekleyelim…


İspanya fikstürün çerez tarafını geride bıraktı ve boş günün ardından nihayet kendilerini sınayabilecekler. Buna paralel olarak, ben de İspanya’ya pek alıcı gözle bakamadım. Karakter olarak geç uyanan bir millet zaten, son Avrupa şampiyonasına da iyi bir başlangıç yapamadıktan sonra fazla zorlanmadan kupayı almışlardı. Futbol takımlarının da dünya kupasını kazandıkları yolculuğa bir İsviçre mağlubiyetiyle başladığını hatırlıyoruz. Fakat takımda İstanbul’da göze çarpan, ancak kadrodaki eksikler nedeniyle hoş görülen sorunların birçoğunun bugüne de taşındığını söyleyebiliriz. Sergio Scariolo çok erken yaşta başladığı koçluk kariyerinde bayağı yol katetti, etkileyici başarılara ulaştı. Bunlar beni ikna etmeye yetmiyor. İkna olmamam ondan iyi olduğumu düşündüğüm anlamına gelmiyor ve birazdan ona işini öğretmeye kalkışmayacağım. Ama bu takımdaki oyuncuları birlikte oynatamıyor. Bu çekirdek ana hatlarıyla yıllardır bozulmadan korunuyor, ancak sahada bir All-Star takımı izlediğimizi sanabiliyoruz. Rakibin direncinin daha kolay kırıldığı bu tip maçlarda bile o birlikteliği göremedik. Örnekse, biz Büyük Britanya karşısında oynarken nasıl da hemen müthiş bir hücum takımına dönüşmüştük. İspanya o sanrıyı bile yaşatamadı…


Victor Sada dışındaki iki oyun kurucu, bireysel olarak güven kırıcı sezonları geride bıraktılar. Her ne kadar Jose Calderon büyük burunlu bir arkadaş olarak nam salsa da, o da hem Toronto’da, hem de milli takımda ikinci plana itildikten sonra bu oyunu eskisi kadar yoğun oynamıyor. Savunması daha önce de zayıf karnı olmuş bir oyuncudan bahsediyoruz ve bu haliyle bazen hiç çekilmiyor. Serge Ibaka şu ana kadar, kağıt üzerinde vadettiği şeylerin yarısını bile sahaya koyamadı. Fark 25 olmuşken bile Oklahoma City’de güvenle yolladığı orta mesafe şutlarında çekingen. Bugün böyle bir ortamda, Ricky Rubio’nun ona servisleri çok değerliydi. Onu işin içine sokmanın öneminden haberdar olan tek oyuncuydu sanki. Sergio Llull sahada dördüncü opsiyon olduğunu fark ettiğinde, öldürücülüğünün neredeyse tamamını kaybediyor. Bazı oyuncular böyledir, sahada düşünmesini istemezsiniz. Ya da bazen düşünmemesini yeğlersiniz. Burada kötü iki tercihin onu kenara getireceğinin farkında, sürekli düşünüyor Llull. Bu şartlar altında ACB’deki herhangi bir takımın beşinden daha yararlı bir şutör guard bulabilirsiniz. Victor Claver ve Fernando San Emeterio da benzer şekilde, kulüp takımlarındaki rollerinden uzakta sıradanlaşıyor. Yani ‘ikinci beş sahaya çıksın, onlar da en kötü bir bronz alır’ geyiğinin bir karşılığı yok. Yine de Gasol Biraderler, oyun kurucuların yardımları olmadan dahi burayı domine edebilecek güçte olduklarını gösterdiler ilk günden beri. Litvanya ve Türkiye’ye karşı, bunu bu kadar kolay yapamayabilirler. Yine de çok büyük oyuncular. Juan Carlos Navarro da öyle… Her şeye rağmen bahis şirketi olsam, şampiyonluklarına 1.20’den fazla vermezdim sanırım.


İtalya ile yapayım bizim maça geçişi… Simone Pianigiani Letonya maçının üçüncü çeyreğinde arka arkaya ikinci molayı aldığında, tam olarak ‘ben kime laf anlatıyorum’ diyordu mimikleriyle. Oraya ne çizerse çizsin, sahada bunu yapmaya çalışan oyuncular görmesinin bile neredeyse ihtimal dışı olduğunu biliyordu. Oyun kurucu pozisyonunda karizmatik bir Amerikalı var, fakat oyun kurucu değil. USC mezunu olduğu için söylemiyorum, 2 numara olarak zayıflamış İtalya liginde iş yapabilir de. Zaten Scavolini’de iyi istatistik yapmış geçen sene. İyi de bir savunma kumaşına sahip, fakat Pianigiani’nin sahadaki gözü olması mümkün değil. Marco Belinelli’den yıllardır olgunlaşmasını bekliyoruz. Her yeni takıma geçiş yaptığında, yeni insanlar yeteneğini düşünüp ıslak rüyalar görmeye başlıyor. (Şaban Işık’a selamlar!) NBA’de özgüveni kenarda oturduğu onca dakikadan sonra biraz yontulmuş gibi ama burada acayip pozlarda arkadaş. Oyun zekası olarak belki de en yukarıdaki kısa olan Marco Mordente’den de bahsetmiştik, yeni doğan oğlunun motivasyonuyla ikinci ve üçüncü günlerde biraz daha iyiydi fakat yavaşlayan ayakları nedeniyle dakika başına 2 faulle oynuyor. Kısalar böyle savrukken, Danilo Gallinari’nin zorladığı şutlara pek kızamıyorsun.

Yıldızların neredeyse hepsi yeteneklerine veya fiziklerine ihanet eden tipler. (Ben Gallo’yu istisna olarak görüyordum, ama New York gibi topun bininin bir para ettiği bir ortamda bile daha derli toplu bir hücumu vardı.) Bitirim dörtlü arasında sahada en çok kendini veren, fiziksel mücadeleye girişen oyuncu olarak Andrea Bargnani ön plana çıkıyor. Gerisini siz hesap edin. Pianigiani’nin sözleşmesi kaç yıllık bilmiyorum ama çok fazla takılmak istemez burada. Ben yardımcı oyuncuların yeterli olmadığından dem vuruyordum ilk günkü yazıda, fakat elde yine de yetenek olarak bu turnuvanın vasatının çok üzerinde dört oyuncu vardı. Kenardakinin boş bir adam olmadığını da biliyoruz. Oynamak istememeleri şanssızlık, ne diyelim…


Durumu şöyle de özetleyebiliriz… Almanya maçı sırasında Orkun Çolakoğlu’nun penceresinden: “Belinelli adam mı oldun ulan?”

Fransa-Almanya maçını izlemedim. Almanya bayağı hızlı girmişti, sonra Fransa Tony Parker’ın 15 sayısıyla devreyi 29-28 önde geçti. İkinci yarının başında Chris Kaman, skor da henüz yakın olmasına rağmen kenara gelmiş ve bir daha oyuna girmemiş. Parker’ın kaybetmeye niyeti olmadığını görüp, sonraki maçlar için enerji tasarrufuna geçmiş olabilir Dirk Bauermann. Geçen yaz yaşadığı Avustralya maçı tecrübesinden sonra empati kurabiliyorum.



Euroleague Adventures sitesinde eski NBA Türkiye yazarı Nick Gibson, ekürisiyle birlikte güzel turnuva yayınları yapıyor. Bir de live chat ayarlıyorlar ki arada sırada bir sandalye çekip muhabbete ortak olmak keyifli. Orada yakın geçen bir maç sonunda kaybedeceğimiz tahmininde bulunmuştum ama takımın beklediğimden iyi oynadığını söylemeliyim. Öncelikle maçı bize getirebilecek etkenlerden biri olarak, Sarunas Jasikevicius’un hala bu takıma ait olduğunu ispatlamak için işleri forse etmeye çalışması ve başarısız olması ihtimalini düşünüyordum. Saras önceki maçlardaki kadar pasif değildi gerçekten de. Fakat 5 top kaybına ve yalnızca 1/4 ile şut atmasına rağmen, özellikle ikinci yarıda arabayı iyi kullandı. 7 asist FIBA basketbolu için zaten tek başına da oldukça etkileyici. Ancak geçen sene Fenerbahçe Ülker’de, belki de kariyerinde ilk kez kucaklamış gözüktüğü o ‘yaşı geçkin beyin’ rolünü buraya da taşıması daha da önemli. Ve turnuvanın geri kalanı için de fazlasıyla vaatkar. Mantas Kalnietis’in de artık bir istikrar kazandığını söyleyebiliriz. Pota altı rotasyonu sıra dışı yeteneklerden oluşmuyor ama çok derin. Kanatlarda da klasik olarak yeteri kadar atletik olmamanın sıkıntısını yaşıyorlar. Yıllardır bu resmi bozabilen tek adam, Duke tedrisatından çıkma Martynas Pocius oldu zaten. Jonas Maciulis ve Linas Kleiza yokken, evlerinde de oynuyor olsalar benim öngördüğüm şampiyonluk yarışımda dış kulvarlardan birindeler. Veronica Campbell-Brown geçen gün oradan madalyaya koştu ama…

Bizim kötü yaptığımız şeyler nelerdi? Mağlubiyetin baş sorumlusu olarak gösterilebilecek bir şey değil ama bir Türkiye klasiği olarak imdadımıza yetişiyor pick ‘n roll savunması bu soru sorulduğunda. Uzunlarımızın hiçbiri bu alanda yeterli değiller. Semih Erden geçen sene bu iş için şart olan lateral ayak çabukluğunu geliştirmişe benziyordu. Sakatlığı gerçekten şanssızlık. Diğerleriyse bu alanda birer silah olmak için ya fazla yavaş, ya da fazla tembel. Oğuz Savaş örneğinde her ikisi de. Enes Kanter ise oyunları okumakta da sıkıntı çekebiliyor ki yaşadıklarını düşününce bu iyi bir bahane. Jankunas-Songaila ikilisinden yediğimiz basketlerin çoğu bu yolla geldi ve ileride bu zaaftan daha fazla ekmek yiyen takımlar da çıkacaktır.


Emir Preldzic’in kadroya dahil edilmesi, beni bu yaz için en çok heyecanlandıran gelişmeydi kuşkusuz. Salt bir rasyonalizmle bakacak olursak, bence doğru bir karardı. FIBA’nın milli takımlara verdiği birer devşirme oyuncu kullanma izni, benim de çok sıcak yaklaştığım bir durum değil. Belki acımasız derecede bir pragmatizmin ürünü, fakat bunu kullandı diye kimseye de kızamam. Zira takım beklentilerin altında kaldığında, o karar vericilerin karşılaştığı eleştirilerde de var aynı acımasızlık. Bu tip çözümlerin iddia edildiği gibi bir ülke basketbolunu ekol olmaya giden yolda kilometrelerce geriye atacağını da zannetmiyorum. Özbekistan’dan gelen Ersan İlyasova buraya geldiğinde basketbol hakkında pek bir şey bilmiyordu, o yüzden Türk basketbolunun bir ürünü olduğunu savunmak çok yersiz değil. Ancak basketbolu Ersan gibi oynayan fazla Türk çocuğu gördüğümü söyleyemem. Duruma bu açıdan bakacak olursak, Ersan’ın milli takımdaki varlığı da o büyük Türk ekolü ereğimiz için en az Emir’in varlığı kadar tehlikeli.

Bu ülkeden son 10 yılda çok büyük basketbol yetenekleri çıktı, ancak adını dünyanın elit guardları arasına yazabileceğimiz bir oyun kurucu çıkmadı. Kerem Tunçeri dışındakiler bu kıtanın vasatlarını bile tehdit edemediler. Dahası Engin Atsür ve Barış Ermiş’ten başka bu yolda beni ümitlendiren birilerini hatırlamıyorum da. Bu şartlar altında, Willie Solomon’ı devşirip böyle bir jenerasyona birkaç madalya daha kazandırabilecek bir karar alınabilirdi. Bu yapılmadı. Sonuçta Ender Arslan’la gidilen İspanya ve Polonya’da başarıdan uzak kalındı. İspanya’da Solomon’ın ilaç olamayacağı kadar kötü bir manzara vardı belki. 2009’da da Solomon artık oyununun tepe noktasında değildi ya da. Bunun ‘yüzde yüz çalışıyor’ bir çözüm olmadığını biliyorum. Fakat korunan neydi? Kusura bakmayın ama ben Ender’le gelecek bir ekolü istediğimden emin değilim. Dün yapılmayan Solomon tercihi, bugün Preldzic ile yapılıyor. Oyun kurucu bölgesinden gerekli basketbol aklını her zaman bulamayan her takım gibi, biz de yönetim işlerini diğer pozisyonlara kaydırma eğiliminde olduk. Hidayet Türkoğlu’nun bu rolde çok fazla iş gördüğü dönemler oldu. TRT Spor sayesinde 2001’de yarattığı sihri daha yeni izledik… Fakat artık o da yeterli olamıyor ve hala o oyun kurucuyu yetiştirebilmiş değiliz. (Neyse ki Ender bunca tecrübeden sonra, takıma ne şekilde yarar sağlayabileceğinin biraz olsun ayırdına varmış durumda. Polonya’dan beri bu durum böyle.) Bu arka planı düşününce, Emir’i devşirme kararının arkasında yatan mantığı görmek fazla çaba gerektirmiyor. Ya da Roko-Leni Ukic ve Zoran Planinic’in yokluğunda direksiyonu Marko Popovic ve Rok Stipcevic gibilerine bırakmak istemeyen Hırvatistan’ın yaptığı seçimi. Daha önce Slovenya’nın turnuvalara Ariel McDonald gibileriyle gidip geldiği dönemlerde aynı topraklardan Beno Udrih ve Goran Dragic gibi NBA guardları yetişiyordu zira. Bizim Solomon’ı oynatarak önünü kesmekten çekindiğimiz o büyük oyun kurucular neredeler?



Bugün Kerem’in sakatlığı ve Hidayet’in maç sonlarında sahada etkin olan isim statüsünü koruması gibi etkenler nedeniyle, ilk üç çeyrekteki görüntüye göre ayrıksı duran bir son çeyrek yaşadık. Hidayet’in o statüsü belki de bugün milli takımdaki en sarsılmaz şey, Orhun Ene’nin bu noktada radikal bir karar alması beklenmemeli. Bu sorumluluk zaman içinde bahsettiğimiz diğer isimlere kaydırılabilir mi ya da Ene bu doğal süreci hızlandıracak bazı ayarlamalar yapabilir mi? Turnuvadaki geleceğimiz biraz da bu sorunun cevabına bağlı olabilir. Bu arada sonunda Erşan’ı da aramızda görmekten mutluyuz.


Bugünkü sınırlı bir fikstür olduğundan, dikkat çeken performanslara değinmeyeceğim. Sizin için özenle de seçmeyeceğim, kendime torpil yapacağım onun yerine.

2 thoughts on “Lithuanian Wrap – Day 3”

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *