Lithuanian Snack – Day 2

ODTÜ Matematik Bölümü’nün 58 derecelik sınıflarında diferansiyel denklemlerle boğuşurken ihtiyaç vardı aslında basketbola, ama günlerin ortopedi servisi-ev arası mekik dokumaya dönmesini bekledi Eurobasket. Kafa toparlamanın güç olduğu -öyle ki bracket yapmaya kalktım, Fransa’nın ölüm gruplarından çıkıp altına yürüdüğünü görünce bırakmak zorunda kaldım- bu curcunada Cem Pekdoğru gibi Litvanya mutfağından, tadı damağınızda kalacak dürümler saramam, ama son günlerdeki sıkı dostum Stuart Murdoch’un desteğiyle atıştırmalık bir şeyler çıkar belki.

Yeni formatla başlayalım… Nick Hornby’nin “Fever Pitch” kitabında bahsettiği, kış günü Wimbledon-Luton yedeklerinin maçına hakikaten ilgi duyduğu için giden ve bunun garip bir davranış olmadığını savunan arkadaşın futbola olduğu kadar saplantılı olmayabilirim bu oyuna, ama fazladan birkaç basketbol maçına hayır demem. (Yazında “Fever Pitch” referansı kullandın mı? Check!) Tamam, 24 takımlık formatın ürünleri takımların, kıtanın kalantorlarıyla oynadıkları maçlarda ortaya çıkan tabloya bayılmıyorum fakat bana zarar da vermiyor. En azından tanımadığım oyuncuların ufak hikayeler yaratabilme çabalarını izlemek ve yoğun program yüzünden ekranı dörde bölmek zorunda kalmadan maç izleyebilmek hoşuma gidiyor. Ya da oyunun daha fazla kişiye ulaştığını görmek…

Turnuvanın yeni takımlarının olaya biraz daha farklı bakıp transfer mantığıyla dümene ‘yabancı damat’ları oturtmaları ise nahoş bir durum. Ne Makedonya Bo McCalebb’ın omuzlarında yükselecek, ne de Bulgaristan Earl Rowland’ın. Kazançtan çok zarar veren hamleler bunlar. Daha önce kalantor diye tanımladığımız, kökenleri daha sağlam grubun ‘transfer’leri makul demek değil bu. Sadece kendisine yeni yeni yer edinmeye çalışanların, kaybedecek hiçbir şeyi yokken daha kökten çözümler üretmelerini bekliyorum. Onlar belki de gözlerine kestirdikleri ülkelerin gerisinde kalmamak için bu yolu seçiyorlar. Fakat ortada bu kadar esnetilebilen bir kural varken kuralı kullandıkları için birilerini suçlayamayacağımız kesin.

Artan takım sayısıyla hemen hemen bir hafta uzayan fikstüre rağmen kadroyu 12 kişiyle sınırlandırmak insafsızlık. Sezon açılışına yakın, 20 günlük bir turnuva -antrenman havasında geçen maçların sayısı artsa da- 12 kişiyle kotarılacak gibi değil. Kenarda takım elbiseyle oturacak +2 gayet makul. Yıllardır yazılan şarkılar türküler boşa gitmesin diye bizim federasyonun kadroların genişletilmemesi yönünde baskısı olduğu kulağıma gelen haberler arasında.

Oyuncuların kaldıkları otelleri, yiyemedikleri patlıcanları-cacıkları konuşmak da saçma. Garip olan 3 milyonluk ülkedeki sıvası dökülmüş -tamam bu belki biraz garip olabilir- gösterişsiz oteller değil, bizdeki lüzumsuz lüks arayışı.

Stewpot’tan Cem Kısmet’e geçiş yaparken iTunes -I’m such a stereotype- ben de parkeye geçeyim…

The Biraders: İspanya için turnuva bir hafta geç başlıyor, henüz hazırlık dönemindeler. Gasol Biraderler ve La Bomba’nın hafif ter atması yetti Jose Menemencioğlu ve ekibine. Sergio Scariolo’nun canını sadece Jose Calderon sıkıyordur şu anda, Ricky Rubio’yu artık kanıksamış olması gerek. Oyun kurucu pozisyonundan gelen kötü sinyaller var ama telaşa gerek yok, en azından takımı Litvanya karşısında görmeden önce.

Jonas the Landlady: Litvanya’yı tartarken ev sahibi avantajı gereğinden fazla ölçülüyor gibi. Sıkıntıları olan bir kadro var elde, veteranların geri dönüşüyle çözülmeyecek kadar büyük. Britler biraz sarstı ama pota altında devamlı katkı olmayınca kara görünmedi. Türkiye maçı daha fazla fikir verecektir bu kadro hakkında. Gazozuna maçlar, güvensiz veriler… 24 takımlı düzen hakkında Cem’e hak vermeye başlıyorum.

Tellioğulları: Devşirme oyuncuların önünü açan kuralın içime sinmediğini daha önce söylemiştim. Fakat formayı sırtına geçirdikten sonra elimizde büyüyen Emir Preldzic’i diğerlerinden farklı görmek mümkün değil. Avrupa’nın en iyi pasörlerinden birisi, yıllardır Hidayet Türkoğlu’na biçmek istediğimiz ama her seferinde sağı solu yamalı kalan kaftan onun üzerine cuk oturuyor. Ekibe sonradan katılıp yön veren olmasının kimseyi rahatsız etmeyeceğini umarak sahada olduğunda direksiyona oturtmak, üzerimize yapışan ‘kaos basketbolu’ndan kurtulmak için en kısa yol. Ender “Yat Uyu Babacım” Arslan’ın dakikalarını da Emir’le çakıştırarak maksimum performansı -ya da minimum zararı- hedefleyebiliriz.

Enes Kanter’i iyi/kötü eleştirmek (eleştirinin iyisi-kötüsü, yaz bunu Ali Demir, sınav sorusu) için erken, fakat bu iki maçın hazırlık turnuvalarında sudan çıkmış balık profili çizen adama çok iyi geldiği yüzünden belli oluyor. Yarın Kanter-Valanciunas eşleşmesi her türlü izlenir. Gelen son bilgilere göre, Givony Paşa da Ibiza’daki devremülkünden takip ediyormuş turnuvayı. “Jonas 18’lik bir çıtıra karşı 20-20 yapmadan çıkamam, utanırım” diyormuş.

Dün -bu yazı bitene kadar güneş bile doğmuş olacak sanırım- Ada’nın çocuklarına karşı iyi hücum ettik. Şaşırtıcı olan bu işi son turnuvaların aksine, savunmanın tetiklediği prematüre hücumlar ya da karın ağrıtan izolasyonlar yerine topu paylaşarak yapmamız. Hedo’nun Luol “Sadece İş Arkadaşlarım Bana Lou Der” Deng karşısında erken faul problemine girmesi ve oyunu Emir’in yönlendirmesi bunda en büyük etken gibi görünüyor şimdilik.

Luol and the Mustache: Büyük Britanya alt grubun en tehlikelisi olarak görünüyordu ama İskoç güzeli Robert Archibald’ın yokluğuna fikstür şanssızlığı da eklenince Vilnius’u görmek için en az birini kazanmaları gereken iki maçı kaybettiler. İlk maçta ev sahibini yenmek için Deng’den fazlası gerekiyor, İspanya’yı da bu saatten sonra ters ayak üstünde yakalamak zor olacak.

Die Zwillingstürme: Esas oğlanların kampa geç katılması, hazırlık maçlarında izlediğimiz makine düzeninin dışına çıkmalarına neden olabilir diye düşünüyordum. Ama Alman yapıyor, düzenlerini bozmak da zor. İtalya’nın altına alabileceği takım olarak onları görüyordum. Üç çeyrek sıkıntılı gitse de, son çeyrek Dirk’ün geçtiğimiz haziranı anımsatan hamlelerine karşı cevap gelmedi Jöleli Yıldızlar’dan. Dünün olayı Andrea Bargnani’nin üç çeyrek boyunca Chris Kaman’ı çok iyi savunmasıydı sanırım. Özellikle Kuzey Amerika taraflarından yükselen ‘acaba’lar Bargnani’nin son çeyrekte eski günlerine dönmesiyle kesildi. Kaman’ın ufak bir fakeine öyle bir zıplayışı var ki, aman aman… Kamanımla sana bir ses verebilseydim eğer! (Rispekt: Mete Aktaş)

Jöleli Yıldızlar: Başarılı olmalarını istediğimden, Sırbistan-Almanya-Fransa üçlüsünden hangisiyle baş edebilirler diye düşünüp Almanya’yı seçmiştim. Hem Almanya’ya ayıp etmişim, hem de bunların henüz bir şeyler başaracak durumu yokmuş. Stefano Mancinelli dışında ana üçlüye destek olabilecek kimse yok, o üçlünün de ne kadar güvenilir olduğunu sorgulamaya bile gerek yok.

Son not: Marco Belinelli’nin çeteye yeni girip, kendine yer edinmek isteyen delikanlıvari fevri çıkışları acayip. Dün bir pozisyonda smaç yapmaya kalktı, top auta çıktı.

Yer ve zaman sıkıntısından erken kesmek durumundayım. Henüz izlemek istediğim takımları (mesela Bosna Hersek ve Makedonya) da tam izlediğim söylenemez zaten. Hastaneler radikal bir kararla bir hafta içinde yüksek hızlı internet bağlantısı sağlamazlarsa, ilk tur Kosova-Murathanoğlu’nun sesinden devam etmek zorunda.

Dünden iki çerez:

“It was good to play against the Michael Jordan of Turkey. Everything he’s saying is a lie.” – Luol Deng


1 thought on “Lithuanian Snack – Day 2”

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *