18: Başka Türlü Bir Kahraman


Şampiyonluğun geldiği günler keyifliydi. Şüpheye düşüren Arsenal maçı sonrası, takımın evdeki kusursuzluktan 2 puan uzaklıktaki sezonuna yaraşır bir dominasyon ile alınan Chelsea galibiyeti… Mayıs ayının buruk yanı ise Barcelona’ya bir kez daha diş gösteremeden teslim edilen Şampiyonlar Ligi finaliydi. Sir Alex Ferguson’ın Chelsea önünde istikrarlı biçimde kazanan, fakat Barcelona için uygun olmadığı aşikar onbiri sahaya sürmesi nedeniyle kabul etmenin biraz daha zor olduğu bir acz durumuydu. Fakat galiba en sıkıntılı dönemler birkaç hafta sonra başlayacaktı. Kadroya göz atınca 1 ve 2 numaralı formaların sahibinin olmadığı gerçeğiyle yüzleşiyorduk, esas tokat içinse biraz daha aşağı inmemiz gerekiyordu. 6? Kırmızı renge sadık, gerçek bir profesyoneldi. Mikael Silvestre’nin seçtiği yolun bir benzerine girmemesi için hiçbir sebep yoktu. Milli takımının rotasyonunda, kulüp takımına nazaran daha öncelikli bir yer edindiği garip bir dönem bile oldu. Ama ondan bahsetmiyorum… 22? Onu Arsenal savunmasının arkasına sarkıp, topu Manuel Almunia’nın üzerinden ağlara gönderirken de izledik. O anda en ilerideki isimdi. Anfield’da son dakikada galibiyeti getirirkense, köşe vuruşu için ileri çıkmış bir savunucuydu sadece. Tottenham maçında iş başa düşünce kaleye de geçti. Sahanın her yerinde yüzde yüzünü verdi ve OT sakinleri için kült bir oyuncu oldu. Ama onun numarasının boşta olduğunu fark eden çok fazla kişi çıkmadı. 18 numaranın karşısındaki boşluğu sindiremediler ve daha aşağısına bakmak istemediler çünkü…


Xavi’nin sözleri alıntılanıyor sürekli. Ya da Zinedine Zidane’ın… Durumun farkında olmaları onları büyütecektir elbette, fakat futbolu icat etmekle övünen bir ulusun Paul Scholes’a hak ettiği değeri hiçbir zaman verememiş olduğu gerçeğini silemez. Bu güzellemelerin son birkaç yılda kazandığı ivmenin arkasında birkaç temel motivasyon var. Birincisi, günün futbol ortamında herkesçe kabul edilmekte olan Barcelona tahakkümü. Ve bu sayede henüz beş sene önce Frank Rijkaard’ın Avrupa şampiyonu takımında göz ardı edilmeye alışkın bir oyuncu konumundaki Xavi’nin her gün yeni bir saygın kurum tarafından onurlandırıldığı günleri yaşamamız. Oyunun hızını dikte etmeyi ustalık seviyesinde yapan, tempoyu düşürdüğü bir anda gerçek üstü bir pasla takımını gole taşıyabilen bir beyin… Fakat yakın geçmişe gittiğimizde bunu yapan başkalarının da olduğunu ve ödül törenlerini genelde uzaktan izlemekle yetindiklerini hatırlıyoruz.


Xavi örneğindekine benzer keskinlikte görev değişimleri yaşadı aslında Scholes da. Juan Sebastian Veron transferinin elde patladığını fark ettiğinde Ferguson, erken dönemlerinde alışık olduğu forvet arkası rolünde kullanmayı seçti Ginger Prince’i. Henüz 22 yaşında, Mark Hughes Chelsea’ye gitmişken ve Eric Cantona da cezası nedeniyle uzun bir dönem takımı yalnız bırakmışken Andy Cole’un forvetteki partneriydi hatta. Dubleye giden takımda bu zor göreve 14 golle esaslı bir karşılık vermişti. Benzersiz bir vuruş tekniği, sihirli dokunuşlar ve dünya üzerinde 1.71 boyundaki herhangi başka birinin sahip olduğuna inanmadığım bir kafa topu hakimiyeti. Okuduklarımız gösteriyor ki, Salford’daki küçüklük günlerinden beri futbol dışında bir spora çok fazla kafa yormamış Scholes. Fakat bedenini kullanırken adeta bir sanat icra ediyormuş gibi gözükmesi, bu adamın bir gizli formülü olduğunu düşündürmüştür her zaman bana. İngilizler David Beckham’ın serbest vuruşlarını akademik tez konusu yaparken, bu adamın -kafa ya da ayak- her vuruşunun birer mühendislik başyapıtı olduğunu gözden kaçırdılar. Scholes için çok olağanüstü bir durum değildi. 2004’te yeni neslin harika çocukları Frank Lampard ve Steven Gerrard’ın ortaklığı adına sol açığa hapsedilmesi, ‘tüm bunları neden çekiyorum’ sorusunu sormasına yol açmıştı daha önce de. Lampard ve Gerrard’ın kariyerleri bitiminde ancak hayal edebilecekleri şeyleri başarırken, milli takım düzeyindeki bu yarım kalmışlığın faturasını bir İsveçli’ye kesebiliriz sanırım. Onun durumunu Cantona’nınkiyle benzeştirmemiz pek doğru olmaz.


Bir de milli takım konusunda Steve McClaren döneminde de ayak diremesinin sebeplerinden biri olan ailesine bağlılığı var. Belki bir gün vücut koordinasyonu Scholes’u bile gölgede bırakan bir oyuncuyla karşılaşacağız. Onun orta sahada yaptıklarını halihazırda Xavi’nin, Zinedine Zidane’ın ya da Andrea Pirlo’nunkilerle kıyaslamaya layık görmeyenler de var. Fakat bugün dünya futbolunun kaybettiği ve bu profildeki oyuncularda bir daha kolay kolay bulamayacağı karakterse, endüstriyel futbolun beslediği pazarlama figürlerinden biri olmamak için gösterdiği direnç. Belki şimdilerde Ryan Giggs’i de eşdeğer saygınlıkta görüyorsunuz. (En azından kardeşinin eşiyle ilişkisi ortaya çıkmadan önce görüyordunuz.) Fakat gençlik döneminde sahadaki hızına paralel olarak İngiltere’nin en popüler kadınlarıyla birlikte olan ve Fergie tarafından sıkça uyarılan bir Giggs figürü de var, o günleri yaşayan ya da okuyanların bileceği… Scholes’un 25 yaşında çocukluk aşkı ile evlendiğini sadece belli bir portre çizmek için söylüyorum, bu işlerde tek bir doğru olmadığını bilerek.


Roy Keane’in bugün Stretford End’de Scholes düzeyinde bir efsane olarak addedilmemesinin arkasında yatan sebepleri de araştırabilirsiniz. Keane kendisine çok şey katan bu kulübe, hiçbir zaman duygusal bir bağlılık hissetmediğini ve şu anda United’ın onun için herhangi bir kulüpten farklı olmadığını söylediğinde birkaç kalp kırmıştı. Salford’da doğmuş, geçen sene kendisine hangi takıma bir son dakika golü atmak istediği sorulduğunda duraksamadan “City” cevabını veren gerçek bir kırmızı. (Bu röportajdan sonra bu son dakika golü hayalini gerçekleştirmek için çok zaman kaybetmediğini hatırlatalım.) Ve Keane ya da Cantona gibi, Fergie ve diğerleri için zor bir vaka olduğunu söyleyemeyiz. Sorunlar yaşadığı milli takıma vedasını dahi esip gürleyerek değil, turnuva sonunda sessizce yaptığını hatırlayalım. Geçen sene bugünlerde Community Shield’da Chelsea’ye karşı kariyerinin en iyi maçlarından birini çıkarmıştı. Onu yine aynı klastaki Newcastle United maçı takip etmişti. Üzerinden bir sene bile geçmeden, Scholes emeklilik kararının erken olduğunu söyleyenlere “Bu takımda ancak 20-30 dakika kullanılabilecek bir rotasyon oyuncusu haline gelmiştim ve bu haklı bir hareketti, bırakmak için doğru zamandı” diye cevap verebiliyordu. Oysa son Blackpool maçında yaptıklarını biz gördük. Karşıda küme düşmemek için son kozlarını oynayan, iki kişilik oynayan bir orta saha vardı. Charlie Adam en kararlı deparlarını attı. Hem de Gareth Bale hadisesindeki gibi hınç dolu deparlar değildi bunlar. Buna rağmen 60. dakikadan sonra hala işleyen tek motor Scholes’a aitti.



Hınç dolu deparlardan bahsetmişken, bu da popüler bir geyik. Başarısızlıklarına bahane bulma konusunda çok fazla sıkıntı çekmeyen tipik Alsace insanı Arsene Wenger, Scholes’un oyunculuğuna çok itibar ettiğini fakat karanlık bir yanı olduğunu söylemişti. Benim durumu ilk kez sorgulayışımsa geçen seneki FA Cup yarı finalinde, Pablo Zabaleta’ya attığı tekme sonrasına denk gelir. Fergie’nin de bu konudaki ilk negatif açıklamasını yapması aynı gün… Fakat Scholes kariyerindeki tüm sert müdahalelerin, kötü bir zamanlamanın sonucu olduğunu ve arkasında gizli ve kirli bir ajanda barındırmadığını savundu her zaman. Gerçekten de bir Alf-Inge Haaland vakası olmadı hiçbir zaman kariyerinde. Ben onun mistimed tackle olayının kitabını yazmasını daha ziyade kariyerinin başlarında bir defansif orta saha eğitimi almamasıyla ve şu yaşında bile fundamental olarak eksik gözükebilmesiyle ilişiklendiriyorum. Fizik olarak da üstün bir oyuncu değilken, orada büyük çocuklar tarafından itilip kakılmamak için vereceğiniz reaksiyon bu olur. Bazen bir imaj ortaya koyabilmek adına, ayağını çekebilecekken çekmediği olmuştur belki. Ancak Scholes’un izleyene utanç verecek kadar gaddar bir müdahalesi gelmiyor aklıma düşündüğüm zaman…


Dünya futbolunun bir pislikten kurtulduğunu söyleyenlere pek kulak asmayın o yüzden. Ve sadece teknik bir mükemmeliyet de değil kaybedilen… Futbolun dış faktörlerce en çok sömürülen fenomen olduğu bir dönemde, bir futbol fenomeni olarak her zaman radar dışında kalabilen biri söz konusu olan. Scholes’u reklam panolarında ünlü iç çamaşırı firmasının son modelini sergilerken göremezdiniz. Oynadığı Nike reklamlarını düşünüyorum da. Kafes reklamında yan rollerden birindeydi. Thierry Henry reklamında arkasından kovalayan United oyuncularından biriydi. O böylesini tercih ediyordu her zaman. Hatta jübilesinde bile… Bir hafta öncesinde Edwin Van Der Sar, Ajax ve Juventus gibi takımları bir araya getirmişken neden New York Cosmos’u tercih ettiğini soruyorlar Scholes’a. Öncelikle A takımla çıktıkları ilk idmanlarda, o efsane jenerasyonun kendi aralarında sürekli Cantona’ya hayranlıklarından konuştuklarını falan söylüyor. Ağzındaki baklayı ise en sonunda çıkarıyor:

“The plan was for Eric to come back and overshadow me. Hopefully everyone will be concentrating on him and I can just mosey off somewhere and be out of the way. Seriously, the Cosmos are just getting back together again and it seemed a sensible thing to do.”


Geçen sene çevremde birileri Scholes’un otobiyografisinin çıkması için sabırsızlandıklarını söylemişlerdi. Ben de “Aslında hiçbir zaman bir otobiyografi yazmayabilir” diye cevap verdim. Kariyeri boyunca -kulüp televizyonuna verdikleri dışında- belki beş tane röportaj vermemiş bir oyuncunun kitap yazmasını beklemek biraz naif olurdu. Belki birileri onun adına yazar diye düşündüm, ama önceki cümlede bahsettiğim durumdan ötürü çok kolay bir iş olmayacaktı. Derken bir Scholes kitabının haberini aldım ve biraz da hayal kırıklığına uğradım. Futbolculuğa büyük bir tutku duyan, ancak bu işi bir memuriyet hayatı gibi yaşayan bir adam portresi çizmişti o güne kadar. Böyle bir tipin, futbolu bırakır bırakmaz eline kalemi alıp kendisinden bahsetmesini beklemezsiniz. Fakat sonra bahse konu kitabın yazıdan çok resim içeren, bir nevi aile albümü olduğunu öğrendim. Scholes tam bir aile adamı ve eşi ve çocuklarının yanında tanımladığı bir ailesi daha var. Bugünden sonra da United ile yaşayacağı ve kulüp içinde ona gösterilen her görevi kabul edeceği su götürmez. Fakat bir gün United da safkan bir Glazer kulübü haline gelir de Scholes’a gösterilen yer sol açık pozisyonu olursa, Keane gibi en esaslı silah arkadaşlarından birisinin jübilesine ancak tribündeki bir seyirci olarak dahil olmayı tercih eden bir mendebur gibi davranmayacağını ve tıpkı milli takıma vedasında olduğu gibi sessiz sedasız evine çekileceğini garanti edebilirim.* Kardeşim, sanma ki yollarımız ayrılıyor…

* Patrick Vieira bile sahadaydı Roy. Michel Salgado sezon öncesinde kendisini sakatlayacak kadar sahadaydı. Al bunu dinle.

Bu da diğer herkes için gelsin, son dönemde United ile ilgili en güzel işleri yapan adityareds adlı kullanıcının çalışması…

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *