Numaraiki’de Yazıyorum, Manipülatif Yazıyorum


Dersi yarıda kestim, daha iyi bir işim olmadığına kanaat getirip bloga bir şeyler karalamaya karar verdim. Orlando’nun yeni yapısı hakkında sadeleştirilmiş bir formatta olsa da Salsa Basket’e yazmıştım yazacağımı genel hatlarıyla. Biraz da sıktı zaten muhabbet. Farklı bir kafada yaşayan John Hollinger’ın bile ikinci takas daha kesinleşmeden sorguladığı bir şeydi Ajan Zero’nun ne kadar elzem olduğu. En azından NBA’in açık ara en berbat kontratının talibiysen bir aciliyetten bahsetmek güçtü, bunu irdelemek de çok radikal bir bakış açısının sonucu değil. Öte yandan olaya çok fazla sayılarla bakıp rasyonalize etme çabası da her zaman iyi sonuç vermez. Sakatlıklar sonrası hız kesmiş olsa da ona çizilen sınırlar dahilinde yaşamayı kabul eden bir Gilbert Arenas’ın, o gece takım değiştiren oyuncular arasında bir takımı tek başına -gerçekten- şampiyonluk adayı haline getirebilecek kudretteki yegane isim olduğu gerçeği biraz fazla kulak arkası ediliyor bu bakışın kaçınılmaz sonucu olarak. Evet, 2009 ile kıyasladığımızda daha palazlanmış ve işin içine entegre olmuş bir oyun kurucu zaten Hidayet Türkoğlu’nun eski rolünü üstlenmesinin önünde bir engel olarak duruyorken Rashard Lewis gibi kendi şutunu bekleyerek de mutlu olabilen birinin yerine böyle bir azgın tekenin eklenmesi işleri daha da zorlaştıracak. Fakat Shard’ın 1.5 senedir ne oynadığının biraz farkındaysanız ve yine de Hedo’nun geri dönüşüyle tekrar eski güzel günlerine depar atacağını umuyorsanız, kıskanılacak bir hayat yaşıyorsunuz. Öte yandan Stan Van Gundy’nin 4 şutör ve 1 bekçiye dayalı sisteminden vazgeçişi de sezon başına kadar uzanıyor. Takas sonrası Lewis ile çalışmayı hayatının fırsatı olarak gördüğüne dair açıklamalarını gereğinden fazla yorumlamanın manası yok. Zira SVG kendisinin eski rolünde eski etkinliğini göstereceğine artık inanmadığını sene başında yaptığı oynamalarla açık etmişti. O yüzden Arenas’ın buradaki kimyayı nasıl bozacağından bahsetmeyelim şimdiden, ya da ‘oysa ki Lewis olsa böyle mi olurdu’ muhabbetlerine yeltenmek için de erken. Biliyorum birçoğunuz Peja Stojakovic, Carlos Boozer, Jameer Nelson ve Jose Calderon diye uzayıp giden listeye yeni birisini eklemek istiyorsunuz ve Ajan Zero da özgeçmişiyle buna en yatkın isimlerden. But still…

Bir de Phil Jackson’ın Christmas yorumlarına değinecektim, özellikle ESPN’den çıkan şu İlker Acun niteliğindeki yazıya kafayı taktım da 140 karakterle mikro bir iç dökmede bulunuverdim. Bu sözden yola çıkıp David Stern dönemini ele alacak esaslı bir makale de yazılabilir ama gece için planlarım var.


Taslaklarda şunu buldum bu düşünceler içinde boğulmuşken. 6 Ekim itibarıyla Euroleague’deki en iyi transferleri dizmişim kendimce. Şimdi bakınca Marko Keselj konusunda nasıl bu kadar ümitli olduğuma biraz şaşırıyorum, sonuçta favori oyuncularımdan biri sayılmaz. Ama onun dışındakilerin birçoğunu isabetli buluyorum, en azından arkasındaki düşünüşü takip edebiliyorum. Marko Tomas pek uymadı ama ya, Top 16 da çok büyük bir çıkış getirmeyecek gibi gözüküyor…

1. Vassilis Spanoulis, Olympiakos

2. Romain Sato, Panathinaikos

3. Aleks Maric, Panathinaikos

4. Jamont Gordon, CSKA Moskva

5. Marko Keselj, Olympiakos

6. Marko Tomas, Fenerbahçe Ülker

7. D’or Fischer, Real Madrid

8. Terrell McIntyre, Unicaja Malaga

9. Brad Newley, Lietuvos Rytas

10. Bo McCalebb, Montepaschi Siena

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *