Şükür’ün ‘Evet’i, Karimi’nin ‘Hayır’ı

Referanduma sayılı günler kala Başbakan Erdoğan’ın yarattığı ‘bertaraf olma iklimi’nde ‘evet’ cephesi nihayet Hakan Şükür’ü de kazandı! İktidarın isteğine ‘hayır’ demenin ‘bertaraf edilme’ (yok edilmek) olacağının açık seçik dile getirildiği ‘Türk tipi demokrasi’de ‘evet’çiliğini korkmadan deklare etti Şükür!
Tersinden bir örnek İran’da yaşandı. Persler’in Maradonası lakaplı İranlı futbolcu Ali Karimi, önce muhalefetin rengi olan ‘yeşil’ bileklik taktı diye milli takımdan, sonra oruç tutmadığı ve disiplinsiz davrandığı gerekçesiyle oynadığı Steel Azin’den kovuldu. İran ölçülerinde ‘Hayır’ dediği için Karimi’nin başına daha neler gelecek kimbilir?
Böylesi iklimlerde muktedirden yana bu kadar açık tavır koymanın ahlaki veçhesi bir yana ben Şükür’ün ‘evet’ini gerekçelendirirken kullandığı dile takıldım.
“Türkiye’ye uzun zaman hizmet etmiş biriyim. Partiler üstü bir düşünceyle ‘evet’ oyu kullanacağım” demiş Hakan Şükür. Bu, ‘Türkiye’ye hizmet’ meselesi çok ilginçtir. Sabah uyandığımızda kapımızın önündeki çöpü toplayan insan da bize ve dolayısıyla ülkeye hizmet eder, ama bunu söylemek aklına bile gelmez. Öğretmenin, doktorun, işçinin, bir annenin vs. hizmeti de bu anlamda ‘dilsizdir.’ Sanırsınız ki, Hakan Şükür ‘hizmetleri’ni Darülaceze yararına yaptı. Ülkenin nimetlerinden dibine kadar yaralananlar ortaya “Hizmet ettik” diye çıkıyorlarsa orada samimiyetle ilgili şüphelenilecek mutlaka bir şeyler vardır.
Hepimiz birbirimize hizmet ediyoruz. Garson bana, ben gazete yaparak garsona, çöpü toplayan çöpçü bakterilerin gezegeni ele geçirmesine engel olarak doktora, doktor hastalanan çöpçüye…
“Dil, varoluşun evidir” der Martin Heidegger. Onu nasıl kullandığımız kim olduğumuzu, şu hayatta nerede durup kimden yana tavır aldığımızı da gösterir.
Başkalarını bilmem, o duymuyor olsa bile ben Ali Karimi’den yanayım.

Schuster de Öğrenecek Nereye Geldiğini!
Belki biri Bernd Schuster’in kulağına bu topraklarda tarih diye çocuklara sürekli ‘savaş’ anlatıldığını ve o ‘savaş tarihi’nin de Kanuni Süleyman’ın son Viyana kuşatmasının ardından hep ‘müdafaa yaparak’ geçirildiğini fısıldasa, o da Belediye maçında nelerle karşılaşacağına dair belki bir fikir edinmiş olurdu.
Evet, her ülkenin kendine ait yanılsamaları, kendine ait bir ruhu vardır ve bu elbette futbola da yansıyacaktır. Ülkedeki ‘yerli hocalar’ erken kovulmamak için az kaybetmek gerektiğini bildiklerinden futbolcularına da haklı olarak ilk önce yenilmemeleri gerektiğini öğütlüyorlar. Oyun planları bunun üzerine kuruluyor.
Kendi ceza sahası önü ile orta saha çizgisi arasına kümelenmiş memleket takımı ilk 15-20 dakika gol yemezse maçı kazanmak isteyen rakibinin o alana daha fazla oyuncu sokması sayesinde maçı kilitlemeyi başarıyor. Tıpkı Abdullah Avcı’nın İnönü’de yaptığı gibi. Bu tuzağa defalarca düşmüş Beşiktaş, bir kez de Schuster’le düştü. Sağlık olsun! Futbol, kazanmaktan çok kaybettiğinde öğretir.
Abdullah Avcı’nın bu becerikli tuzağının hakkını vermekle birlikte düşünülmesi gereken futbol izleyicilerinin neden bu tip takımlara ilgi göstermedikleridir. Yaratıcılığı, hiçbir ilerici vasfı olmayan bu takımlara kimse ilgi göstermez. Çünkü bu takımlar heyecan verici, arzu uyandırıcı değildirler. “Yenilme, nasılsa kazanacak bir iki kontra top bulursun” anlayışıyla oynatılan bu takımlardan dişe dokunur futbolcu da yetişmez.
Schuster de çoğu yabancı hocanın bir süre sonra anladığı gibi nasıl bir ülkeye geldiğini anlayacaktır elbette. Frank Rijkaard’ın hızla darmadağın olan ruh halini izlemesi yeterli…
O da anlayacaktır bu muhafazakâr futbol tarzı nedeniyle yerine bir türlü yeni oyuncu yetiştirilemediği için memleketin dönüp dolaşıp Marco Aurelio’nun kapısını neden çaldığını. Anlayacaktır Avrupa için vasat bir orta saha oyuncusunun bu ligdeki anlamını.

Bu Kez Futbolun Vicdanı Kazandı
Hepimiz gördük Volkan Şen’in topu eliyle aldığı andaki halini. Kalbini kırdığı sevgilisinden samimiyet ve pişmanlıkla özür dileyen bir ifade vardı yüzünde… Hepimiz gibi hakem Abdullah Yılmaz da gördü bunu. Çift sarı karttan Volkan’ı atsa belki maçın gidişatı değişecek, belki değişmeyecekti, bilinmez. Ama o hakem bize futbolun sadece kurallar olmadığını, hepimize çok şey öğreterek hayatımızı zenginleştiren bu oyunun bir ruhu da olduğunu, bazen o ruh için kuralların göz ardı edilebileceğini, hatta kuralın tam da böyle işletildiğinde ‘gerçek kural’ olabileceğini gösterdi.
Abdullah Yılmaz, kısacık anda verdiği kararla bize dedi ki; “Akılla vicdan aynı şeydir. Sarı kart kurala uygundu ama vicdana uymazdı. Futbol insan oyunudur ve insan gibi onun da vicdanı olmalıdır. Yoksa, ne oynanacak ne izlenecek bir şey vardır ortada…”

Çıkar Martıya Kırmızı Kartı!
Her şeyden önce futbol eğlencedir, mizahtır. Avni Aker’deki martı inatla sahada kalmak istediğinde hakem Bünyamin Gezer bir hınzırlık yapıp ona çekseydi ‘kırmızı kart’ı, dünyadaki bütün spor kanallarına haber olurdu. Ve dünyanın dört bir yanında “Türkiye’de mizah sahibi hakemler var” dedirtebilirdi. Aklına gelmedi demek. Bu kadar somurtmaya, dünyanın en ciddi işini yapıyormuşuz gibi davranmaya gerek var mı? Formül basit; “Biraz mizah + Biraz sevgi = Biraz neşe.”

Cem DİZDAR
Milliyet, 26 Ağustos 2010

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *