Geldi Bahar Ayları – Roadhouse Blues


İkinci dönem başlar, mevsim bir anda değişir ve Formula 1 sezonunun açılması, futbolda yerel liglerde ve Avrupa kupalarında haritanın yavaş yavaş belirginleşmesi, NBA’de play-off yarışının sırra kadem basması ve yine buna paralel olarak fantezi liglerde canlar alınıp canlar verildiği dönemlere girilmesiyle yine siz anlamadan bambaşka bir gündem ile karşı karşıya bulursunuz kendinizi… Film festivallerinde salondan salona koşarken, bazen güzel bir kitap elinizde sabahı ederken değişen gündemle bunları yapmaya yeteri kadar fırsat bulamamaya başlarsınız. Her an, her yerde acayip bir hikayesi olan, izlemediğin takdirde bir hafta başkalarından dinleme gibi bir riskle karşı karşıya kalacağın maçlar, yarışlar devreye girer, uykudan ve hatta zaman zaman hayattan çalar. Bolca da not ortalamasından… Blogda bisikletle kafayı bayağı bozmuş arkadaşlar var, onlar için de fikstürün yoğunlaştığı bir dönem sanıyorum. Neyse, ben kendimden bahsediyorum, yoksa bambaşka şeyler devreye girecektir. Benim için bu mevsim değişikliğinin habercisi ne yere düştüğü iddia edilen cemre, ne de UGG botların yerini rengarenk konverslere bırakması oluyor. Bir kez daha “Vay anasını, March Madness da kapıda ha” ünlemiyle karşılıyorum baharı…

Bu haftasonu da konferanslarda normal sezonun nihayetlendiği ve ülke çapındaki NCAA turnuvasının sıcaklığının tavan yaptığı bir haftasonu… Ben de bir istisna yaparak, çarşamba gecesi Dinar Bandosu konserinden sonra doğrudan eve gelerek koltuğuma kuruldum. Birkaç gündür de oradaydım, merak eden arkadaşlara haber vermiş olayım.

Sabaha karşı Indian Wells, tenis dünyasının efsanelerinden birkaçının “Hit for Haiti” organizasyonunda bir araya gelişine tanıklık etti. Olabilecek en eğlenceli biçimde. Kadınlarda Martina Navratilova, Steffi Graf, Lindsay Davenport ve Justine Henin, erkeklerde ise Pete Sampras, Andre Agassi, Roger Federer ve Rafael Nadal sahne aldılar. Özellikle erkekler maçında Federer ile Agassi arasındaki geyikler ile uykuya meydan okumakta güçlük çekmedik, fakat bir noktadan sonra Agassi’nin Sampras’a karşı kitabında olduğu gibi belden aşağıya vurması rahatsız bir hava oluşturmadı değil. Benim için en büyük spor efsanelerinden biri -muhtemelen birincisi- olan Sampras bunları yine soğukkanlılıkla karşılasa da bahşiş esprisine biraz bozulmuş gibiydi açıkçası. Bu organizasyona ve Big Ten konferansında iki gecedir çılgın atan adamım Evan Turner’a daha sonra döneriz. Kim bilir, belki de dönmeyiz fakat canım şimdi başka bir şey yazmak istiyor.


Fox Sports Pac-10 ve Big Ten turnuvalarının play-off heyecanına ayırmış haftasonunu. NTV Spor ACC maçlarını banttan veredursun, streame de inanmayan biri olarak 70 numaralı kanalda sabitlendim uzunca bir süre… NCAA tarihinin en çok şampiyon çıkaran konferansı olan Pac-10 bu sene o kadar da tat vermedi açıkçası, az önceki sıfatı kazanmasında başrolü oynayan okul UCLA’in görece zayıf bir kadroyla sezona girmesi bunun en büyük sebebiydi kuşkusuz. Turnuva tarihinde 18 kez Final-Four oynayan, 11 kez de büyük ödülle Los Angeles’a dönen okul şimdilerdeki coachu Ben Howland ile de John Wooden yönetimindeki efsanevi takımın modern zamanlara bir izdüşümünü yaratmış ve üç sene üst üste Final-Four organizasyonuna adını yazdırmıştı. 2006 finalinde Joakim Noah, Corey Brewer ve Al Horford gibi NBA oyuncuları çıkaran Florida takımına karşı hezimetle dönülürken, ertesi sene çekirdeğini koruyan aynı takıma bu kez yarı finalde kaybediliyordu. Jordan Farmar ve Ryan Hollins’in yolcu edildiği, buna karşın Russell Westbrook ve Josh Shipp gibi isimlerin rotasyonda yer bulmaya başladığı bu sezondaki teselli, mağlubiyetin daha saygın bir sayı farkıyla elde edilmesiydi. 2008 sezonunda ise 38-1 ile gelen Derrick Rose ve arkadaşlarına karşı teslim bayrağı Final-Four’un ilk maçında çekilirken drafte girmesi beklenmeyen Russ-West’in o Memphis maçındaki müthiş performansı bir anda fikrini değiştirmesine sebep oluyor ve belki de UCLA için sonun başlangıcı anlamına geliyordu. Şüphesiz Kevin Love ve Luc Richard Mbah a Moute’nin ayrılması da burada önemli bir etkendi. 2008’deki turnuvanın en büyük hayal kırıklarından biri olan Darren Collison’ın direksiyonu aldığı bir sonraki sene de ikinci turda köklü Big East okullarından Villanova’nın kusursuz bir paylaşım üzerine kurulu çılgın hücumlarına karşı koyamayan Bruins, Howland ile yakaladıkları üç senelik seriyi de sona erdiriyordu. Şimdilerin en çok konuşulan gençlerinden Collison bu maçta da yerlerde sürünürken, UCLA yandaşları bunu bir köşeye yazıyordu. Gelecek adına ümit veren freshman Jrue Holiday de pozisyonu olan 1 numarada süre alamayıp verim vermekten uzak geçirdiği tek sezonun ardından NBA kapısına dayanıyor ve yazın recruitment faaliyetlerinde Tyler Honeycutt dışında pek kayda değer ismi bağlayamamış UCLA böyle bir sezonun geleceğini önceden haber veriyordu.

Yine de beklediğimiz tam olarak bu değildi. 2003-04 sezonundan bu yana ilk kez kaybeden bir dereceyle sezonu kapadı Bruins. NCAA turnuvasında bir başarı beklemek haksızlık olurdu fakat bu kadar düşük kalibredeki bir konferansta gelen 14-18 derece ve turnuvanın tamamen dışında kalınması biraz hayal kırıklığı yarattı. 5 numaralı seribaşı olarak geldiği ve çeyrek finalinde bir nevi underdog olarak sahaya çıktığı turnuvaya güzel bir başlangıç yaptı aslında Bruins. Yeteneklerini bir yana koyacak olursak, her zaman ‘çok sağlam bir çocuk’ olarak nitelendirdiğim birinci sınıf öğrencisi Reeves Nelson ciddi bir göz sakatlığından beklenenden önce dönmekle yetinmedi ve takımın sezon içinde iki maçta da kendilerine üstünlük sağlayan Arizona’ya cevap verebilmesini sağladı. Pota altında aldığı her topun kıymetini bilen, kazanılan her rebounda bir şekilde katkı veren bu gencin eforları fazlasıyla dışa meyilli bir oyun tarzı olan Nikola Dragovic’in varlığında daha da anlamlıydı. Bu Belgrad doğumlu çocuğun bir sezon boyunca takımın birinci skor opsiyonu olarak ortada gezinmesi, kampüste muhtemelen en güzel kızlarla yatması şanlı Bruins tarihini zedeleyen bir durumdur, bu kadar konuşuyorum. 3/12 şut isabetiyle oynadığı (2/9 üçlük isabeti şaşırtıcı değil) bu maçta da takımın yoluna taş koymaya çalışan Sırp’a engel olansa takımdaki bir başka karakterli eleman Michael Roll oluyordu.


Dün gece NCAA’in en saygın coachlarından Mike Montgomery’nin konferansı en iyi dereceyle bitirmiş çocukları vardı Staples Center’da karşımızda. (ABD coğrafyasına hakim olmadığım dönemlerden kalma Duke sempatimi unutmaya çalışıyor ve UCLA için birinci çoğul kullanıyorum. Normalde yapmazdım, ama adamlar bildiğin ezeli rakip çıktı sonradan.) Howland ile birlikte takım başarıya giderken de en büyük karakteristik olarak ortaya çıkan sıkı savunma, pota altında çok fazla kendini göstermese de özellikle guard savunmasında iyi iş çıkardı çocuklar. Sezon içinde deplasmanda kazandığımız California maçındaki kilit savunma performansları Honeycutt ve sophomore Jerime Anderson’dan gelmişti. Rakibin hücumlarının merkezini oluşturan Jerome Randle 5/18 şut isabeti, 1/8 üçlük isabetinde tutulurken Anderson büyük katkı koymuş, son dönemde patlayan Tayshaun Prince klonlarından biri gibi gözüken freshman Honeycutt da her iki çember altında -4 savunma, 6 hücum ile- reboundlarda hakimiyetini ilan etmişti. Dragovic’in iyi üçlük performansı da galibiyeti getirmişti.

Bu maçta Honeycutt ilk maçta olduğu gibi yokları oynayınca, Anderson’ı kullanarak daha kısa bir beşle guard baskısını üst seviyeye taşımayı amaçlayan Howland, Randle’a pek bir çözüm üretemese de diğer dış oyuncuların skorunu minimize etmeyi başarmıştı. İlk yarıda işler UCLA lehine gitmekteydi ve skorda erken elde edilen çift haneli farklar takımın özgüvenini de yerine getirmişti. Bu maçın kariyerinin son maçı olmasını istemeyen Roll, adeta yanıyordu ve ilk yarıyı da 16 sayıyla tamamladı… Fakat ilk yarının sonu yeteri kadar iyi oynanmadı ve verilen birkaç ikinci şans sonrasında devreye sadece 4 sayı önde girildi…


İkinci yarıda aynı savunma sertliğini sürdürmek çok kolay gözükmüyordu ve Honeycutt-Nelson ikilisi iyi gözükmezken pota altı savunmasında da açıklar verilebilirdi. Beklendiği gibi başlayan devrede, içeride Cal uzunlarıyla boğuşurken dış adamlarıyla birlikte fazla gömülen UCLA son sınıf öğrencisi Theo Robertson’ın dış şutlarını izlemekle yetindi. Buna karşılık vermeyi anlamsız bir şekilde gurur meselesi haline getiren Dragovic’in başarısız dış şut denemeleri takımı öldürürken, Montgomery de yedekten getirdiği Meksikalı işçi Jorge Gutierrez ile ilk yarının yıldızı Roll’e kelepçeyi vuruyordu. Montgomery’nin deyimiyle takımın ruhani lideri olan Robertson yalnızca ikinci yarıda 15 sayı bulurken, UCLA hücumları Dragovic’in saçmalamalarını saymazsak Anderson’ın hiç hesapta olmayan penetrelerine kalmıştı. (Dragovic bu maçta da bir pota altı oyuncusu olarak 3/12 şut isabeti, 1/8 üçlük isabetiyle çıkarak kendini aştı.) Eleman da her içeri girişinde bir şeyler yaratmayı bildi, fakat böyle önemli bir maçta B planı bu olan bir takımın daha ileriye gitmesi mümkün değildi. Bakın, “Howland’ın B planı yoktu” demiyorum.

Mike Montgomery’nin yarattığı bu yakışıklı takımın finali kazanmasını isterdim, ancak Isaiah Thomas ve Washington’a karşı koyamayarak kaybetmişler finali… Onlar için son kurşundu bu sene, en azından bir süre konferans şampiyonluğu için iddialı olmaları beklenemez. Bundan önce de 50 yıllık bir bekleyiş söz konusuydu, California Mezunlar Derneği bu durumdan rahatsız olmalı… Gutierrez-Amoke dışında geriye kalan tüm rotasyon parçaları yazın mezun oluyor ve elde pek bir şey kalmıyor. Bu arada Isaiah Thomas’ın hikayesi de ilginç, Caner Eler ya da İsmail Şenol vasıtasıyla şöyle bir link geçmişti elime…


Peki UCLA ne yapmalı? Bizim de elimizde çok büyük bir yetenek ordusu kalmayacak, ancak Roll, Keefe ve Dragovic’in arkasından ağıtlar yakılacak isimler olmadığı açık. Geriye kalan isimler bugüne kadar seneye alacakları sorumluluğun bir benzeriyle karşılaşmadılar ve bu durum seneye de bunun gibi bir dereceye götürebilir. Ancak Howland’ın iki hayal kırıklığı sezonun ardından, yönetimden aldığı güvenoyuyla “UCLA’de transfer bitmez” felsefesiyle recruitment hareketlerine erkenden başladığı biliniyor. Eyaletin en sağlam 5 numaralarından biri olduğu söylenen Josh Smith beklentilerin odağı konumunda. Çantasını hazırlayan bir diğer isim de Georgetown, Arizona, Louisville ve Ohio State’in elinden kapılan, ESPN’e göre sınıfındaki sekizinci en iyi SG konumundaki Tyler Lamb. Profili bunlar kadar ışıltılı gözükmese de Lazeric Jones ile de oyun kurucu bölgesine bir takviye söz konusu. Honeycutt birçok scoutun yakın takibinde fakat onun da, bir başka önemli freshman Nelson’ın da takımdan ayrılması çok olası değil… Brendan Lane de şu son iki maçta gözüme girdi gibi, hoş çocuk. Seneye o da rotasyonda daha anlamlı süreler bulacaktır.

Bu yazı planlanandan uzun oldu, pek derli toplu da olmadı. Belli prospectler üzerine yoğunlaştığımız yazılar da gelebilir, bunların yıllar sonra tatsız geri dönüşleri olabildiği için temkinli yaklaşıyorum. Taslaklarda hala bir Jarvis Varnado yazısı var mesela… Dediğim gibi pek tatmin olmadım, ama bu yazıyı şu anda vatani vazifesini yerine getiren UCLA Genel Kurulu Üyesi Bülent Bedri’ye ithaf ediyorum. Çocuklar onu bekliyor belli ki…

Bu da bir NBA geleceği falan göstermese de son iki maçında koyduğu karakterle kalitesini gösteren ve son maçında 1000 sayı barajını da aşan Roll için gelsin:

Let it roll, baby, roll
Let it roll, baby, roll
Let it roll, baby, roll
Let it roll, all night long

4 thoughts on “Geldi Bahar Ayları – Roadhouse Blues”

  1. yazı çok şık olmuş..

    bilgi edinme konusunda zor günlerden geçtiğimiz şu dönemde pek bir faideli oldu.

    elinize sağlık..

    FV tamamen Valide Sultan'ın kontrolü altındadır. Takdir edersiniz ki mesaj kirliliğinin farkında değil.

    40 gün kaldı düzene girecek geldikten sonra..

  2. çok teşekkürler babacım, tek oturum yazılarından biriydi ama senin yokluğunda meydanı boş bırakmama çabası işte :)

    biz de seninle beraber gün sayıyoruz, işin kötüsü tüm takım da saymaya devam ediyor gibi.. konferans finalinde b-bed dopingine ihtiyaç var..

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *