YouTube Milliyetçileri Müjde: Türkiye-Yunanistan


Blogger’a erişememe muhabbeti biraz can sıktı bugün. Dünün bahanesi de İbrahim Üzülmez idi tek başına kendi adıma. Mithat bayan tenisinde sadece bacakları güzel olanların, erkek tenisinde ise sadece Roger Federer’in maçlarını izleyen bir otorite olarak -hayır, bu ikisi arasında bir bağlantı kurmak istemiyorum- Juan Martin Del Potro’nun şampiyonluğuna sallamış. Ayıp etmiş…

Neyse biz Eurobasket yazalım biraz. Bugün özelinden giderek, ikinci turla birlikte rakipler sertleştikçe su yüzüne çıkan bazı problemleri listeleyelim en azından. İyi şeylerden de bahsederiz, Yunanistan eşleşmesine de bir göz atarız gerekirse.


– Fikir değiştirdim, öncelikle eleminasyon safhası öncesindeki en büyük avantajımızdan başlıyorum. Milli takımın ilk turdaki görüntüsü ile ikinci turdaki görüntüsü arasında istatistik kağıdına bakınca büyük bir fark varmış gibi gözüküyor. Sadece maçlarda atılan sayı ortalamalarına bakmamız bile bunu söylememiz için yeterli olabilir. Fakat durum pek istatistik kağıdında göründüğü gibi değil. Litvanya maçının ilk yarısını ayrı tutacak olursak, bu takım bu turnuvada istediği her zaman kendi oyununu rakibe kabul ettirmeyi başardı. Polonya ve Bulgaristan maçlarında erken açılan fark sonrası aynı düzeyde savunma yapmak fuzuli bir enerji sarfiyatı olurdu, o yüzden orada yapmadık bunu. Fakat bir savunma takımı olarak her maçta tempoyu düşürüp, hücumları 24 saniye sonunda kullanma eğiliminde olduk. Savunma sertliğimizin, özellikle de guardlara yapılan baskının bir getirisidir ki maç başına 7 top çalma ortalamasına ulaştık ve buralardan fena sayılmayacak bir fast break katkısı aldık. Bunların tamamını iyi değerlendiremedik ama skorda kilitlendiğimiz zamanlarda yardımcı olduğunu da gördük bu kozumuzun birkaç kere. Bunları bir kenara koyuyorum ve geri kalan hücumlarda topun en az bir kez içeriye indiğini, oradan tekrar dışarı çıktığını falan görebiliyorum. Düşük tempoya uygun bir savunma takımı olduğumuzu sonunda kabullenmişiz ve İspanya’yı 60 sayıda tutan bir performansa önayak olan da bu mantalite olmuş. Bunu kabul etmek istemeyenler veya başarıyı rakipleri kötü günlerinde yakalamamıza yoranlara ise şiddetle Polonya-İspanya maçını izlemelerini öneriyorum. Elbette Polonya oyuncu kalitesi bakımından bizim takımımızla kıyaslanabilecek bir takım değil. Fakat İspanya’ya karşı yüksek tempolu oyun tercihinin nelere yol açtığının canlı kanıtı oldular bugünkü maçta.

– Polonya demişken, Marcin Gortat’ı çok beğenirdim ve kendisine karşı özel bir sempatim de vardı. Ligin en underrated uzun yedeği olarak başladığı sezonu, Orlando’nun finale kadar uzanmasıyla aynı kategorideki en overrated -en azından en overpaid- oyunculardan biri olarak tamamladı. İyi günlerde harcasın tabi de konu bu değildi. Bugün Irmak Kazuk mikrofon uzattı kendisine. Tanınırlığı oldukça yüksek bir NBA oyuncusu olarak Türk takımına iyi dileklerinin ardından şöyle bir bitiriş yaptı aşağı yukarı: “Kadroda Tunçeri ve Türkoğlu gibi büyük tecrübeler var. Aynı zamanda önemli gençler de var ve istikrarlı olarak katkı veriyorlar. Ve o Aşık denen çocuk… Bana iyi bir ders verdi bizim maçta.” Herkes karşısındaki oyuncuyu onurlandırma konusunda bu kadar açık fikirli olmayabiliyor, çok sevdim bu davranışı. Hele de bu övgünün genç bir oyuncu için yapılmış olması iki kat değerli…


– Oyunumuzun sıkıntılı yanlarına da geçeceğim de hava çok sıcak burada. Ya da bende bir problem var. Bu arada… Burası İstanbul! O reklama uyuz olan sadece ben değilimdir umarım. İstanbul’un gerçekleriyle biraz daha barışık olmalı söz konusu firma her şeyden önce. Hiç bilmeyen biri de siparişe özel üretim yapan, tüketici profilini de bienalden çıkamayan insanların oluşturduğu bir firmayla karşı karşıya olduğunu zanneder. Böyle şeylere tepki veren bir halk olabilse pazarlama açısından da mantıklı bir reklam değil yani de her şeyden önce çok eğreti. Zamanım olsa alternatif bir İstanbul videosu çekip, sonuna yerleştirebilirdim aynı sloganı… Burası da İstanbul.

– “Paniğe gerek yok, sadece İstanbul’da sonbahar” diyorlar…

– Bugün Engin-Sinan ikilisiyle başlamanın bir mantığı var mıydı diye çok kısa bir süre düşündüm. Sonra Bogdan Tanjevic gerçeğini hatırladım. Ömer-Sinan değişimini kabullenebilirim, fakat Kerem-Engin değişiminin sahada bir geri dönüşü olmasını bekleyenler mi vardı teknik ekip içinde ve bu bekleyenlerden biri Tanjevic miydi diye sormak da istiyorum. Maçın başlangıcında yediğimiz kötü seri sebebiyle söylemiyorum bunu, durum farklı da olabilirdi her şeye rağmen. Ama ilk beşin son üç maçtır en iyi işleyen parçasıyla ne alıp veremediğimiz var bilmiyorum. Sakat desen değil, faul problemine rağmen 20 dakika oynayabilmiş. Dinlendirmek istiyor desen değil, belki de bugüne kadar oynadığımız en önemli maçı oynuyoruz. Birilerini dinlendireceksek bunun yeri Sırbistan maçı olmalıydı. Biz ne yaptık? Sakatlığı nedeniyle zorlandığı her halinden belli olan ve şut ritmini yakalayamamış yıldız oyuncumuzun limitlerini test ettik. 38 dakika sahada tuttuk kendisini… Sonra Sırbistan’ı yendik. But in the end, it doesn’t even matter.


– Çapraz grupta Rusya’nın ikinci tur performansı ve turnuvadan beri kendini bulmaya çalışan favori İspanya’nın kaybettiği ekstra maçlar çeyrek final tablosuna da yansıdı ister istemez. Turnuvanın şu anda -en azından bana- işaret ettiği iki favori takım çeyrek finalde eşleşti her şeyden önce. Biz Yunanistan eşleşmesini görünce bunu hak etmediğimizi düşündük ilk olarak. Peki Fransızlar ne yapsın? Bir de alternatif düşünce oluştu… “Şampiyon olmak istiyorsak, bu takımları eninde sonunda yenmeliyiz” şeklindeki moda söyleme madalya ile gayet de yetinebilecek biri olarak pek itibar etmiyorum.

– Tanjevic bu turnuvada oyuncu değişiklikleri konusunda nispeten daha tutarlı bir görüntü oluşturunca, bazı yorumcular Tanjevic’in rotasyon sevdasını bir mit olarak lanse etme çabasına giriştiler. Ya da gerçekten kendileri de unuttular eski yaşanmışlıkları. Halbuki 2007 yazına gitmeleri falan da gerekmiyordu, mayıs ayında kulübüyle geçirdiği başarısız final serisini akla getirmek yeterli olabilirdi. Biz iyimser olmayı tercih ediyoruz yine, fakat Tanjevic’in rotasyon sevdası bir şehir efsanesi değildi hiçbir zaman.

– Bu rotasyonda hak ettiğini alamayan bazı isimler var halen. Barış Hersek ve Bekir Yarangüme ekstrem durumlar dışında süre almayacak gibi gözüküyor ilk planda. Sırbistan maçında Bekir’in yararlı olabileceğini düşündüm aslında, özellikle de Novica Velickovic’in savunmasında. Hidayet’in o kadar kötü bir gününde şans verilebilirdi… Fakat 10 kişilik bir temel rotasyon iyidir bu çapta bir turnuvada. Fazlası zarar… Semih Erden’i Bulgaristan maçıyla birlikte daha fazla oyunun içinde görebildik. Fakat ülkeden gelen tebrik telefonlarından mıdır nedir, bu sefer de kendini olduğunun üzerinde görmeye başladı sanıyorum. İspanya maçından sonraki açıklamaları bu yöndeydi net biçimde. Osman Sakallıoğlu soruyu direkt sormaktansa, saçma sapan da olsa bir bağlama cümlesi kuruyor öncesinde. Ona mikrofonu uzatmadan önce de Pau Gasol’den falan bahsetti nedense. Semih’in cevabı daha komikti ama: “Onun kim olduğu maç öncesinde benim için önemli değildi, gözümde de fazla büyütmedim. Sonunda kazanan ben oldum.” Öyle bir anlatıyor ki. Gören bizim Semih, Pau’nun façasını öyle bir bozmuş ki İspanyol telefonunu kapatıp kendini odaya kilitlemiş sanacak… Ben? Üst düzey yardımlaşmalı bir savunma gördüğümüz, takım kimyası için çokça umutlandığımız o maçtan sonra “ben” diyebilecek tek adamdı heralde Semih. Fazla da abartmamak lazım maçın heyecanıyla verilmiş bu demeçleri. Yine de Semih’ten duyunca kulağa çok da yabancı gelmiyor ve altını çizmek gerekiyor.


– Semih konusunun dozunu ayarlayamamışız. Asıl bahsetmek istediğim şu ki Semih’in Bulgaristan ve İspanya maçlarındaki performanslarına olması gerekenden fazla değer verildi ve Oğuz Savaş gibi bir adam defterden çabuk silindi kanımca. Tam olarak silinmedi tabi, fakat İspanya ve Sırbistan maçlarında erken faulleyerek çıkmışken bu maçta neden 7 dakikada kaldığını pek açıklayamıyorum. Erazem Lorbek’i hem fiziğiyle, hem de dış şutu savunabilme özelliğiyle en çok zorlayabilecek adamdı. Hücumda da sahneden uzak kaldığı üç maçtan sonra, bugün onu işin içine tekrar dahil edebilmek çeyrek final öncesinde galibiyetten bile önemli olabilirdi. Şimdi Yunanistan’ın 5 numara pozisyonunda bu turnuvada en çok ön plana çıkan oyuncu Sofoklis Schortsianitis için Oğuz’dan daha iyi bir çözüm olmadığı gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Peki turnuvaya gayet iyi başlayan, Litvanya ve Polonya önünde takımın en iyilerinden olan Oğuz şu anda bu göreve hazır mı? Konsantrasyonu onu faul probleminden uzak tutmaya yetecek düzeyde mi? Sahada uzun süreler kalmanın gerekliliklerini yeniden hatırlayabilecek mi? Bu soru işaretlerinin hala soru işareti olarak kalmasının sorumlusu da kenar yönetim ne yazık ki…

– Biraz da acıkmaya başladım. Uyku düzensizliğinin böyle bonusları da oluyor yanında… Yunanistan maçında bizi nelerin beklediğine yarın akşam değineyim ben. Belki birer birer eşleşmelere de değinirim. O zamana kadar, şuradaki Yunanistan ön incelemesine yollayayım sizi. Beklentilerimi genel olarak doğrulayan, hücumda fazlasını da veren bir Jonas Kazlauskas takımı oldular turnuvanın geride kalan bölümünde. İki ihtimalli maç!

– Yazıyı bitirdikten sonra aklıma geldi, en uygun boşluğun burası olduğuna karar verdim. Zor bir karardı… Son topu beğendim ben, milli takımımız ve hatta kulüp takımlarımız -çeyrek sonları da dahil olmak üzere- bu kadar boş pozisyon bulamazlar son hücumlarda. Ender Arslan’ın bir gözyaşı damlası ihtimali vardı, o sorumluluk alabilirdi. Bu turnuvada neredeyse hatasız yaptığı işi bir kez daha yapması gerekiyordu sadece. Emin değilim ama önündeki uzunlar görüşünü engellemiş olabilir. Ya da böyle bir şey olabileceğini düşünüp, maçı bitirme fırsatına sahip Engin Atsür’ü de köşede gayet iyi pozisyonda görünce bu tercihi yapmış olabilir. Ne Ender’in seçimini, ne de Engin’in şutunu sorgulayabilirim. Engin de bu turnuvada da, milli takım kariyerinde de kritik dış şutları ekseriyetle skora dönüştüren bir arkadaşımız. Oyuna soğuktu falan da, oyuna sıcak olanlar zaten bir ya da iki yeşil formalının kontrolündeydi. Engin’e boş pozisyonu yaratan da Hidayet üzerindeki yoğun ilgiydi zaten. Ersan İlyasova için de benzer bir durum söz konusuydu. Ne yani, sırf elleri daha sıcak diye Ender penetresinin sonunda potaya sırtını dönüp bu adamları mı arayacaktı? Daha iyi bir set çizilip Hidayet-Ersan ikilisine müsait pozisyon yaratılabilirdi. Böyle derseniz kabul ederim. Ancak, saha üzerinde oyuncuların verdiği kararlar ve aldığı inisiyatiflerde bir hata görmüyorum. Tabi ki ideal oyunu oynadığımızı da iddia etmiyorum. Hatta bu setin çizildiğinden de emin değilim, muhtemelen başka şeyler düşünülmüştür.


– Slovenya maçını neden kaybettik peki? Aslında Sırbistan maçından farklı bir şey yapmadık. Ancak Sırbistan’da Uros Tripkovic’in acemice faulleri sonrasında şut atabilen bir kısa kalmadı. Milos Teodosic’in en güçlü yanlarından biri değildir zaten dış şutu, Milenko Tepic de bu turnuva özelinde normaldekinden daha da kötü bu alanda. Hal böyle olunca iş tamamen Velickovic’in el üstünden attığı şutlara kaldı dış üretimde. O da iyi soktu Allah için. Fakat bugün Goran Dragic ve Domen Lorbek’in eksiklikleriyle ortaya çıkan Sloven takımı bu konuda sıkıntı yaşayacak en son takımdı belki de. Neyse ki onlar da skorda farka ulaşınca, hücumları skor için değil de süre için oynamaya başladılar. Bu psikolojinin sonucunda da basketle sonlanan hücumları da dahil olmak üzere 24 saniyenin sonunda top kimin elindeyse potaya gönderir oldu. Onlar da söylenenin aksine turnuvadaki en iyi maçlarını falan çıkarmadılar. Maçın büyük bölümünde alan savunması yapan bir takıma karşı bundan daha iyisini yapabilecek malzemeye sahiptiler. Ancak yine oyun kurucular bu tarz oyunu dikte etme noktasında sınıfta kaldılar. Jaka Lakovic hiçbir zaman saf bir oyun kurucu olamayacak. Beno Udrih sakatlanmasa bu takım ciddi final adayı, hatta şampiyonluk adayı bile olurdu kağıtlar karıldığında. Şimdi onun yokluğunda da Rusya, Sırbistan ve Hırvatistan ile birlikte kolay bir yola girebildiler final için. Dörtlünün en iyi takımı görünümündeler, fakat oradan kim çıkarsa çıksın sürpriz olmaz. Bizim taraftan biz çıkarsak sürpriz olur ama mesela…

– İhsan Bayülken’in günden güne artan şu “ekstra” muhabbetleri kabak tadı vermeye başlamadı mı? Bostjan Nachbar tabi ki basket bulacak. Alan savunması yaptığın bir gecede de rakipte ileri adımı atacak isim olma konusunda en büyük aday yine Nachbar olacak. Sahada Türk milli takımının yaptığı savunma tercihi düşünülecek olursa ortalama bir katkıydı Boki’den gelen. Bunu Polonya maçında da yaptı coach eskisi, “Gortat-Logan ikilisinden gelen basketlere eyvallah, ama diğerlerinden bunları yememeliyiz Murat” dedi durdu. Bu maçta Gortat-Logan gitti, Lakovic-Lorbek geldi. Basketbol böyle bir şey olsaydı, Steve Kerr falan eve ekmek götüremezdi yıllarca. Merak ediyorum, biz Ömer Aşık’tan falan sayı buldukça benzer konuşmalar yaşanıyor mu yabancı televizyonlarda: Hidayet ve Ersan’dan yiyelim hep, diğerlerinden yemeyelim, ekstra olur, hazımsızlık yapar. Netteki hız farkı.

– Kendime Not: Böyle maddeler halinde yazınca daha uzun oluyormuş. İnsanlar okumuyor sonra, eski sisteme geri dön.

3 thoughts on “YouTube Milliyetçileri Müjde: Türkiye-Yunanistan”

  1. "emre aşık benim ağzıma verdi" kısmını çevirmedi röportajı yapan andaval. "ee türkiye çok güçlü. bizi döverler. çoğu takımı da dövebilirler" kısımlarını çevirdi 8 kere. ulan o çevirmediğin kısım, yemeğin en vitaminli yeri.

    "bu ülkede tenisi en iyi bilen insanlardan biriyim, belki de birincisiyim" – bunu hıncal söyleyince hoşunuza gidiyor di mi lan. espn'de bir adam da "o pesin şat olmasa del potro kafasını alırdı" benzeri bir şey yazmış. siz daha gülün. 100 tane basit hata yapıyor maç başına adam sonra vay efendim us open çampiyonu. aşın bunları.

    Pao-Galatasaray skor tahmini: 2-2

  2. heheh emre değil len, ömer aşık..

    ben de o yüzden yazdım zaten buraya.. hadi herif orada duyamamıştır, "asik" deyince anlamamıştır da stüdyodakiler tavla mı atıyor o sırada, onlar nasıl değinmez?

  3. oha ömer'e emre demişim lan hakkaten ahhah. şöyle kıvırayım bari:

    2/768 ft atan adamın adını ağzıma almam!!!!111111111111

    maçın başlamasına 20 dakka var ve tnt'de şaban filmi oynuyor. bu maçı izleyemezsem, sorumlu insanları ateşe veririm. binayı falan yakmam, direkt o adamı bulur yakarım. zamanında köpek yakmışlığım var.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *