Er Meydanı


İkinci turda önce E Grubu perdelerini açtı. Günün ilk maçında Bydgoszcz’a (ilk ve son kullanışım olacak) galibiyet getiremeyen Rusya turnuvadaki en kritik maçına çıkıyordu. Yunanistan’ı yenmek çok kolay gözükmüyordu onlar adına, Makedonya galibiyeti ise yeterli olmayabilirdi. Bu yüzden son kurşunları saklamanın pek fazla mantığı yoktu. 2-3-4 numaralarda hiçbir takımın burun kıvıramayacağı parçalara sahipler aslında. Sergey Monya, Vitali Fridzon, Nikita Kurbanov, Kelly McCarty bu seviyenin hakkını verebilecek adamlar. Aleksei Zozulin de bu turnuvada beklentilerin üstüne çıkıp iyi bir rol oyuncusuna evrildi. Tersi durumdan Andrei Vorontsevich için bahsedebiliriz. Fakat genel olarak iyi bir rotasyon ve her maç bu oyunculardan birkaçı skorda devreye girip ekstra üretimler gerçekleştiriyorlar. (Hırvatistan maçında Fridzon-McCarty-Kurbanov üçlüsü 26 sayı buldu.)


Öte yandan basketbolda farkı yaratan pozisyonlar olarak görülen 1 ve 5 numaralarda ise aynı zenginlikten bahsedemeyeceğiz. Takımın iki oyun kurucusu var, ancak ikisinin de oyun kuruculuk meziyetleri tartışılır. Anton Ponkrashov 2 metrelik boyuyla altyapılardan beri bir proje olarak bakılan bir yetenekti. O dönemlerde J.R. Holden devşirilmemişti ve alt yaş gruplarında da göze çarpan bir oyun kurucu yoktu. Bu olumsuz durum, Rusya’yı bu bölgede bir deneye itti. Geçmişteki iyi örnekler düşünülerek bu projenin başarıya ulaşabileceği konuşuldu. Ben de bu turnuvaya kadar hala ümidimi koruyordum. Ancak Ponkrashov bugün 23 yaşında ve sahada görülenler projenin tam olarak bir başarıyla sonuçlandığını söylemeyi güçleştiriyor. Topu fazlaca geveleyen, doğru tercihler yapmaktan uzak bir oyun kurucu adayı hala Ponkrashov. İyi bir kumaşı var ve salt kariyerinin bu kobaylık süreci yüzünden ileride iyi bir 2 numara olma fırsatını tepmişse çok üzüleceğiz. Sergey Bykov da güvenilir bir oyun kurucu olmaktan uzak, onun da yetenekleri rakip takımdan örnek vereceksek Davor Kus’a karşılık geliyor. Bu pozisyondaki iki tweener ile başarıya gitmek çok kolay değil. 2 ve 3 numaralardan da organizasyon anlamında pek bir katkı gelmediğini de söylememiz lazım. Karakter olarak öyle oyuncular değil yukarıda saydıklarımız.


Pota altında ise 86 doğumlu Timofey Mozgov’un ilk beş çıkması ve Aleksei Savrasenko’nun boşluğunu doldurması bekleniyordu. Mozgov’un yeteneklerinden haberdardık. Ancak grup aşamasında hem o beklentilerin yarattığı heyecandan, hem de vücut koordinasyonunun halen yeterli seviyede olmamasından dolayı kendini faulden sakınamadı. Bu sebeple ilk iki maçta sadece 23 dakika sahada kalabildi toplamda. Almanya maçında 8 dakika oynamasına rağmen biz yaydığı ışığı görebilmiştik. İçeriye inen 6 topu kullandı, bunlar sonuncunda 7 kez çizgiye gitti ve toplamda 7 sayı buldu. Diğer uzun Dmitri Sokolov ise sahada kaldığı sürede birbirinden güzel bloklar yedi, başka da bir işe yaramadı açıkçası. Almanya maçının kaybedilmesinde de Mozgov’un erken faullemesinin ciddi bir faktör olduğunu düşünüyorum. Sokolov da verim vermeyince kısa bir beşle sahada kalan David Blatt, Jan-Hendrik Jagla’ya da engel olamamıştı. Son maçta ise kendisini korumayı becerebilen Mozgov, güçlü Fransız uzunları önünde 32 dakikada 8 sayı, 5 rebound, 5 blok gibi sıkı istatistikler yaptı. Sadece 4 şut deneyerek ulaştı o 8 sayıya, ki bu rakamın cılız kalmasının esas müsebbibinin başkaları olduğuna işaretti bu tablo da…


Bugün Mozgov, Mario Kasun’la iyi bir düelloya girdi. Uzunların kapışması her zaman keyif verir ve bu turnuvada Aşık-Gortat dışında böyle sahnelere pek rastlayamadık şu ana kadar. Gerçi bu kapışmanın basketbolun dışına çıktığı bir an da yaşandı ve Mozgov net bir dirsekle yüzünü darmadağın etti Super Mario’nun. Kasıtlı bir hareket olduğunu düşünmesem de eline koluna daha fazla hakim olsa iyi eder… O bahsettiğimiz koordinasyon eksikliğinin bir göstergesi de olabilir tek başına. Bykov top kaybı konusunda cömert, olumlu anlamda fazla inisiyatif kullanamayan bir adam. Bunlardan bahsettik. Ama aynı Bykov’un, Kasun’un yerde yattığı pozisyonda rakip yarı sahadan kendi potasının altına attığı depar ve maç sonunda durumunu soran tek Rus olmasından bahsetmezsek haksızlık olur. Takdir ettik bu güzel adamı… Neyse tekrar Mozgov’a dönecek olursak 18 sayı ve 8 rebound (bunlardan beşi ofansif) görüyoruz istatistik kağıdında. 62 sayıyla kazanılan, kötü şut atılan bir maçta 7/10 isabet oranı ile gelen çok değerli bir katkı. Savunmada da Nikola Prkacin’e bile geçilmedi bu adam. Hem de baba imzası olan spin üzerinden rakibi dip çizgiden geçtikten sonra bitirdiği hareketi denerken falan karşısında durmayı bildi, bayağı etkileyiciydi.


Hırvatlar herkes için ufak çaplı bir hayal kırıklığı oldu bugüne kadar. Efes Pilsen World Cup sonrası biraz fazla şişirilmiş olabilirler ama parçaların yerine oturduğu bir takıma benziyorlar ilk bakışta. Marin Rozic çok önemli bir savunmacı, Marko Banic bir an önce hak ettiği değeri görmesi gereken bir adam. Bu rol oyuncularının en büyük artısı da rol oyuncusu statüsünü kolaylıkla kabullenebilmeleri. Nikola Vujcic egosuyla problemler yaşayan bir yıldız olmadı hiçbir zaman. Zoran Planinic kenardan gelmesine rağmen mutlu edilebilmişe benziyor. Yine de Ukic-Kus-Planinic-Popovic dörtlüsünün iyi idare edilebildiğini düşünmüyorum sahada kaldıkları süre anlamında. Tabi dengeleri korumaya çalışırken, süreleri de her gün olması gerektiği gibi paylaştırmak çok kolay iş değil. Birinden taviz vermeniz gerekebiliyor. Örneğin Roko-Leni Ukic ilk çeyreğe çok basit top kayıplarıyla başladı, hücumda etki göstermekten de uzaktı. Uzun lafın kısası, uykudan uyanabilmişe benzemiyordu pek. Kenarda bekleyen Planinic gibi bir isim olmasa Repesa onda ısrar edip, güvenini kazanmasına yardımcı olabilirdi. Ama bu sefer de Planinic’in durumla barışık olmasını beklemek iyimserliğin de ötesinde bir şey olurdu. Kus-Popovic tercihinde de durum pek farklı seyretmiyor. Ben yine de ilk beşte çıkıp dış şut tehdidi yaratabilecek bir Marko Popovic’in hücum için daha ideal olabileceğini düşünüyorum. Pota altında kötü başlayan bir Vujcic kenarda tutulurken bu denli bir sorun yaşanmıyor diğer taraftan.


Repesa doğru formülü bulabilir, gruptan çıkmak istiyorsa bulmalı da. Fakat Yunanistan karşısına ve bugün izlediğim silik Hırvatistan takımının madalyayı zorlaması pek olası gözükmüyor. Bu gruptan ciddi şampiyonluk adayı olarak sıyrılabilecek iki takım Yunanistan ve gruplardaki başarısız görünümüne rağmen Fransa bana kalırsa. Günün ikinci ve üçüncü maçları da bu takımların hakimiyetinde geçti. Almanya beklenenden fazla zorlamış sayılabilir, fakat yine de maç boyunca Yunanistan’ın üstünlüğü vermeyeceği net bir şekilde görülebiliyordu. Robin Benzing’e beni mahcup etmediği için teşekkür ederken, Murat Kosova’daki Heiko Schaffartzik aşkını algılamakta güçlük çekiyorum. Tamam, şugar çocuk Heiko kabul… Ama son 40 saniyede maç artık Fransa tarafından kazanılmışken “Heiko Schaffartziiik” diye inlemeyi gerektirecek bir durumunu da görmedim. Böyle durumlarda Japonya’daki ses sistemini özleyebiliyor insan…


Makedonya da yüzümüzde bir tebessüm bırakmaktan öteye gidemedi. Omri Casspi gelse, şampiyona için iyi bir ikinci tur takımı anlamına gelebilirdi bu belki. Rusya ve Almanya karşısında ne yapacaklarını pek merak edemiyorum, onlar da oldukça sorunlu gözükseler bile. Call Me Eva Longoria!

Turnuvanın bugüne kadar çıkardığı MVP adayları da Tony Parker ve Vasileios Spanoulis bana kalırsa. İkisinden de bugün üst üste gördüğümüz performanslar da bu iddiamıza destek çıktı sanırım.

Nekst: Oktay Akarsu ile F Grubu

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *