Spor Sergi’den Kalma Bir Akşam


Eurobasket ’09… Bogdan Tanjevic göreve geldiği günden beri bir şekilde görmezden gelinen, kayıp bir turnuva Türk basketbolu için. Bu yaz kurulan kadronun da turnuvaya verilen değer paralelinde olduğunu kolayca fark edebiliyoruz. Ukrayna ve Belçika maçlarında izlediğim milli takımı beğendiğimi söyleyemem, bu bağlamda Fransa’nın bizi içeride dışarıda yenmesi hiç şaşırtmazdı beni. İşte bu yüzden Ukrayna’nın Fransa galibiyeti herkesi biraz olsun mutlu ederken beni telaşa sürüklemişti. Fransa idi sonuçta karşımızdaki… Belçika hiçbir şey oynamadan başa çıkabileceğimiz bir rakipti, ama Fransa öyle miydi?


Yine de 2010 öncesi bu takımı son bir kez canlı izlemek fena olmazdı, önce komşu blogdan Anıl’ın nabzını yokladım, maçın saati birçok kişi gibi ona da uymuyormuş… Ben “Yok abi gitmem herhalde” moduna geçmişken bir telefon yetişti imdadıma. Sabancı Üniversitesi’nde okuyan bir arkadaşım aradı, bizim liseden… Kendisinin sene içerisinde Avrupa Yakası’na geçmesi şarkılarla türkülerle kutlanır, öyle nadirdir. Tabi adam da haklı bir yerde, en makulü kampüs içinde komün hayat yaşamak rahat rahat. Ben de olsam öyle yapardım. Neyse arayıp da “Maça gidelim mi?” deyince, üniversitem hayatımı ne kadar zorlaştırıyor olursa olsun reddedemedim. Öncesinde bir Taksim yaptık, saat 4 suları da yola koyulduk. Rahatız tabi, maç saati sanki kimse gelmesin diye özel olarak belirlenmiş. İftar var, futbol maçı var. Birkaç Zeytinburnu bıçkını, birkaç da İbrahim Kutluay hayranı bekliyoruz. Yanılmışız… Salonun otoparkına geldiğimizde bilet bulamama ihtimaliydi kafamızı kurcalayan. Bulduk efendim, güzel de yerden izledik. Basının arkasındaydık. Kaan Kural’ın İbo ödülünü alırken istifini bozmadan YouTube’dan video izlemeye devam etmesini, maç sırasında bir süre Ekşi’de takılmasını falan takip etmek de güzeldi. En azından geyiğimize malzeme oldu. Çok da severiz kendisini, her basketbolsever gibi. Hatta Facebook’tan friend request bile göndeririz, o derece! Yalnız perdeleri inmiş bir Abdi İpekçi’de en üst sırayı dolu görmek ne büyük bir zevkmiş. Yıllar sonra belki de. Hepsinin ayağına sağlık… Pota arkasındaki “Fuck You FRANSA” diye bağıran, işi “Parker’ın Karısı Porno Yıldızı”na götürmesinden endişelendiğim taraftar grubu da buna dahil.


Organizasyon anlamında da güzel bir gündü, bu kalabalığa devre arasında Türk Milli Takımı’nın efsanelerini tanıtmak güzel düşünülmüş bir jestti. Yalçın Granit, Ali Uras, Kemal Erdenay, Battal Durusel, Mehmet “Aferin Memoş” Baturalp ve şu an hatırlayamadığım birçok isim… İbrahim Kutluay’a da bugüne kadar yaptıkları için teşekkür ettiler. Alenen bir veda bence, uzatmaya gerek yok. Milli takıma çağırmamakla yetinmeyip onu en büyük aşkı Fenerbahçe formasından da mahrum bırakan Tanjevic, 2010 kadrosunda mı yer verecek İbo’ya… Gerçi Tanjevic bu, beyninin çalışma prensibini anlayamadığımız bir isim. Belki insan zihninin kavrayabilmesi için çok parlak bir zeka ondaki, bugünkü manşetlere bakıldığında da bütün spor basınının 180 dönerek bu düşünceye kendini kaptırdığını görüyoruz… Garip ülkeyiz, basınımız da farklı değil. Neyse… Sola drive edemez. Sağa drive eder, ama etmese daha güzel. Yine de Harun Erdenay’la birlikte doksanlı yıllar boyunca bu ülke basketbolunun yüzü oldu İbrahim Kutluay. Dünkü gibi bir şeye gerek yoktu bence. Veda edilecekse ismi konulmalı, belki de bir veda maçı ayarlanmalıydı. Ama dünkü seremoni biraz eğreti durdu benim nazarımda.


Milli takımı değerlendirmeden önce rakibi değerlendirmek çok daha mantıklı olacaktır. Açık ara gördüğüm en kötü Fransa kadrosu idi sahadaki, evet alt yaş kategorilerinde bile ben böyle vasıfsız bir Fransa gördüğümü hatırlamıyorum. Tony Parker, tek kelimeye ihtiyaç duymayan bir isim. Ronny Turiaf’in de ailecek hastasıyız, dünkü bazı aşırı hareketlerine rağmen. Ama hücumda arada sırada kullansa da çok büyük bir tehdit oluşturamayan orta mesafeleri, blok merkezli ve bence fazlaca abartılan bire bir savunması ve rebound alanındaki zayıflığı ile Turiaf önemli bir NBA oyuncusu da olsa Avrupa’da kafaya oynayan bir milli takımın 2 numaralı ismi olamaz. Jim Bilba olur, Alain Digbeu olur, o olamaz. NBA yaftası her şey değil yani… Aynı şekilde Denver’ın temposunda zaman zaman etkili olabilen, ancak dışarıda 10 Hakan Demirel etkisizliğinde olduğu söylenen Yakhouba Diawara da arkadaşlarının eline baktığı bir isim olup çıkmış. Maç öncesinde kadroya baktığımda kapalı kutu birkaç isim vardı, özellikle Nando De Colo’dan genelde övgüyle bahsediliyordu. Belçika maçında da iyi skor yapmış galiba, ama bizim maçta o da yoktu. Zaten ilk periodda anladım bazı şeyleri, takımın en iyi şutörü olarak bu adam gösteriliyorsa Parker’ın işi vardı bu gece. Nitekim de beklediğim gibi oldu. En azından birkaç genç takviye edebilirlerdi kadroya ama bu takım üç NBA yıldızı(!)nın çevresini yerel ligden adamlarla donatma prensibine göre kurulmuş. Şut atamayan, dolayısıyla “Gel bana alan savunması yap” diyen kısalar ve basiretsiz uzunlar. Uzun zamandır silkinmesini beklediğimiz Oğuz Savaş için çok güzel bir maçtı bu mesela, istesen ayarlayamazsın. Claude Marquis, Stephen Brun… İkisi de öğle yemeği niyetine yiyeceği adamlar. Yedi de sağolsun. Belki William Soliman biraz daha fazla süre alsa işleri zorlaştırabilirdi, zira Chorale Roanne formasıyla Oğuz’u denize döktüğü bir maç hatırlıyorum gibi gibi… Dounia Issa, Steed Tchicamboud sahadaki duruşlarıyla insanın gözünü rahatsız eden isimler zaten, bir iki çer çöp daha var böyle kadroyu tamamlayan.


Rakip kötü bir rakipti, ikinci periodun sonunda Parker’ın one-man showunu bir kenara koyarsak bizim için hiçbir zaman tehlike arz edemediler. Rahat rahat elimize geçirdik oyunun kontrolünü… Ama bu, güzel oyunumuzu gölgelememeli. Uzak ara bu yazın en olgun basketbolunu oynadı takımımız. Alan savunması yapılması farz olan bir şeydi zaten, işe yaramaması beklenemezdi. Parker’ın kenarda olduğu kısa sürede de bazı tuzaklar devreye sokuldu doğru olarak. Yannick Bokolo’nun panik olması için yetti de arttı zaten bunlar… Bize de Parker’ın bıraktığı birkaç teardropu ihmal edersek, Fransız kısaların karavanalarını keyifle izlemek kaldı. Yalnız bir ara basketbol adına feci bir hal aldı bu, bizimkilerden Engin Atsür ve Sinan Güler de karşılık verince. 2 dakikalık bir süre içinde 4 airball gördük yanılmıyorsam. Hücumda da uzunlarımız karşılarında hiçbir direnç bulamayınca, yine aynı boşluk usta guardımız Kerem Tunçeri tarafından da defalarca değerlendirilince çok sıkıntıya düşmeden 77 sayı gördük. Bunu yaparken Hidayet Türkoğlu’nun skor anlamında devreye neredeyse hiç giremediğine, Ersan İlyasova’nın da kendi standartlarının çok çok altında bir hücum performansı gösterdiğine değinmeden geçmeyelim. Bu iki ismin tartışmasız olarak hücumdaki en büyük iki silahımız olduğunu hatırlatmama bilmem gerek var mı?


Her şey çok güzeldi de az önce Engin’den bahsettim, durumu gerçekten hoş değil. Efes Pilsen’in Mario Kasun, Preston Shumpert ve Charles Smith ile birlikte en çok hoşuma giden transferiydi belki de. Bir de Sinan tabi. “Shumpert alınacaksa Smith neden alındı ki?” sorusu benim de kafamı kurcalıyor, bu soruyu erteliyorum şimdilik. Ama gerçekten çok kötü bir psikolojide Engin, Tanjevic’in ısrarla onu sahaya sürme yönteminin işlemediği, hatta ters teptiği de aşikar. Ben onun bu yazı Efes Pilsen’le geçirmesini istiyordum aslında. Ergin Ataman’la, geriye gitmekte olan kariyerini yeniden ayağa kaldırmak için uzun soluklu bir kampla iyi bir başlangıç yapabilirdi. Tüm sezon birlikte oynayacağı oyuncuları ne kadar erken tanısa, coachuna ne kadar çabuk ısınsa o kadar iyi bana kalırsa. Bakalım bu adam gibi adamın sonu ne olacak. Bugün staj sırasında da artık sadece ‘annelerin damat adayı’ olmadığını, aksine bizzat genç kızlar tarafından hastası olunan bir adam haline geldiğini görmüş bulundum. 2 sayı attığı bir maç sonrası bile maç muhabbetlerini domine edebiliyor yani, helal olsun gözümüz yok… Ben Kerem Tunçeri’nin veliahtı olarak görüyordum Japonya performansı sonrası. Şu anda ise oyunu kurması gereken zamanda, dip çizgide falan görülüyor. Bir an önce kendine güvenini geri kazanmalı, sorumluluk aldığı günlere geri dönmeli. Sırf bu yüzden bu dönemi Tanjevic ile değil Ataman’la geçirmesini yeğlerdim. Ama bugün Hakan dejavusu yaşatmaktan öteye gidemiyor Engin bize. Tanjevic’in hoşuna gidiyor herhalde, zaten bazı takıntıları olduğu açık. Fenerbahçe Ülker’de Gasper Vidmar, milli takımda Fatih Solak… 5. faulün yolunu gözledim ilk periodda, gelmedi. İnişe geçen toplara yapılan darbeler, vücut koyup bire bir savunma yapılacak yerlerde hoplamalar, zıplamalar. Tamam blok fetişistisin, saplantılısın, Hollanda maçında bunu izlemek güzel geliyor, güldürüyor da… Ama basketbol oyna yahu sahada arada bir de. Tüm bunlardan sonra ikinci yarıya başlayan beşte yine Fatih. Bir zaman geçişi daha yapalım, Tanjevic’in takıntıları daha bir somutluk kazansın: Valentin Pastal-Barış Hersek.


Çok büyük bir mucize olmazsa Polonya’da olacağız, oluşturulacak kadroyu şimdiden merak ediyorum. Tanjevic varsa kesin konuşmak imkansız, kimi kesse şaşırmam. Ama taş gibi takımlar olacak karşımızda, bir de olağandan fazla taş gibi olmayan takım olacak galiba. Eleme kuralarında nasıl bir vurdumduymazlık içindeyse FIBA, şöyle iki grup ortaya çıkabiliyor…

A Grubu: Sırbistan, İtalya, Bulgaristan, Macaristan, Finlandiya
B Grubu: Letonya, Portekiz, Estonya, Makedonya

Aslında C ve D gruplarına baktığımızda da arada bir uçurum olduğunu görüyoruz. Sedat Abi batug.com forumunda yazınca fark etmiştim de… Bu takımlar arasında FIBA sıralamasına göre en iyi dört takımın iki gruba dağılması, yanlarına da diğer grupların seribaşlarından bile iyi sayılabilecek Bulgaristan ve Ukrayna gibi takımların verilmesi hiç adil değil. Tamam bugün Avrupa basketbolunun 1 numaralı gündem maddesi bu olmayabilir ama madem böyle bir turnuva yaptınız, sahip çıkın hocam!

4 thoughts on “Spor Sergi’den Kalma Bir Akşam”

  1. maçın en iyisi olarak gördüğüm kerem gönlüm’ün adı geçmiyor yazıda, işte böyle bi basketbol oynadık..

    ölümüne paylaşım, homojen skor dağılımı 😉

  2. Böyle rezil bir Fransa izlemek kimseye nasip olmaz Cem, şanslısın. Risacher ve Foirest bu yaşlarında bile oynasa 2-3 üçlük sokar alan savunmasını biraz açarlardı yahu. France sucks…

  3. Risacher de gününde olunca iyi sokardı. Parker’ın yanına 2 numara Foirest, 3 numara Risacher’i koy 65’ten fazla atardı. Oğuz, Fransa pivotlarını dökerken gözlerim Carter gazisi Weis’i bile aradı düşün artık.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *