Grup Maçlarının Ardından

Avrupa Futbol Şampiyonası’nda grup aşaması sona erdi. Bazı sürprizler de yaşandı. Domenech’in kişiliksiz futbol anlayışının kurbanı oldu Equipe Tricolore. İki evsahibinin de erken vedası, turnuvanın devamı konusunda endişelere zemin hazırladı. Gerçi, kimse İsviçre’de ya da Avusturya’da bir coşku hissedemedi bugüne kadar. Bu takımların elenmesi havayı çok da olumsuz etkilemeyecektir bu bağlamda. Hırvatistan’ın B Grubu’nu Almanlar’ın önünde tamamlaması benim için pek sürpriz olmadıysa da birçok otoritenin Löw’e olan inancını sınamasına neden oldu. Türkiye ve Rusya ise Latin ateşinin domine ettiği gruplarında ikincilik başarısını elde ettiler.


Peki bireysel olarak kimler ön plana çıkabildi? Avrupa’daki scouting sisteminin ulaştığı noktayı gözönüne alarak, artık majör turnuvaların bir özelliğini kaybettiğini kolayca söyleyebiliriz. Bu turnuvanın en genç oyuncusu dahi o denli tanınıyor, güçlü yönleri ve zaafları o kadar biliniyor ki turnuvada bir sürprizle karşılaşmak hiç kolay olmuyor. Ancak bu şampiyonada öncekilere göre öne çıkan bir karakteristik vardı. Turnuvanın en genç oyuncusunun 20 yaşında olması bu karakteristik hakkında ipucu verecektir. Bu yaş grubunda olan oyuncular arasında yetenekli isimler de vardı aslında. Bunların hemen hemen hepsi büyük liglerden birine kapağı atmıştı, ancak enternasyonal arenada kendilerini ispatlamış değillerdi. Çok azı, istikrarlı olarak şans buldu. Henrik Larsson, Andersson, Svensson, Ljungberg, Alexandersson gibi kaşarlanmış isimlerden vazgeçmeyip, yanındaki Sebastian Larsson’u bir türlü göremeyen, Elmander’i ilk maçtan sonra hatırlayan Lagerbäck’e bir kez daha selam olsun o zaman. Şimdi benim süzgecimden geçmeyi başarıp, grup aşamasında mevkilerinin en iyisi seçilen oyunculara göz atalım.

GK: Edwin VAN DER SAR (Hollanda)
Lobont’un İtalya maçında takımına hediye ettiği 1 puanı gözden kaçırmamak gerekirdi. Volkan, biraz daha akl-ı selimden nasibini almış olabilse, İsviçre maçında yaptıklarıyla buranın adamı olabilirdi. Buffon, kötü bir başlangıcın sonrasında Mutu’ya hayatı zehretti kalesinde büyüyerek. Hem de en zayıf noktası olarak gösterilen bir penaltı atışı sırasında. Ancak istikrar bir kriterse, grup aşamasının en iyi kalecisi Van Der Sar’dı. Fulham’dan United’a transferiyle birlikte ikinci baharına da merhaba dedi Edwin resmi olarak. Kariyerinin sonunda da hem United taraftarlarına, hem de Hollanda halkına yaşattıkları takdire şayan. Hollanda’nın başarılı olmasını istememin nedenlerinden biri de bu adam. 1 numara seçerken adından etkilendiğimi düşünenler de bir zahmet Fransa maçında durum 1-0 iken yaptığı, maçın kaderini belirleyen kurtarışını izlesinler bir şekilde. Yeterli olmazsa İtalya maçının tamamını da önerebilirim.

RB: SERGIO RAMOS (İspanya)

Lahm her iki bekte de başarılı maçlar çıkardı. Anyukov, çok iyi başlamasa da en kritik maçta İsveçliler’in başına büyük işler açtı. Grygera, Çek savunmasının en güven veren isimlerinden olsa da kaderi ona iki kötü sürpriz hazırladı, turnuvanın belki de en etkin sol açıklarıyla üst üste karşı karşıya geldi. Corluka, etkili bindirmelerine dilerim bizim maçla bir ara verir. Tüm bu isimler gerek savunmada gerek hücumda önemli işler yaptı. Ancak, Sergio Ramos bu isimlerin her birinden bir seviye üstün gözüktü. Açıkçası ben Aragones’in kendisinden stoper bölgesinde yararlanmasını bekliyordum. O, Marchena-Puyol ikilisine güvendi. Belki güvenmedi de böyle bir hücum gücünden vazgeçmek istemedi. Sergio Ramos, İtalya’nın başına çok büyük dert olabilir. Hele olur da Donadoni, Gattuso ve Pirlo’nun cezaları sonrası klasik 4-4-2’den vazgeçerse, Grosso’nun çok zor anlar yaşayacağını tahmin etmek güç değil.

CB: Per MERTESACKER
(Almanya)
Gerek 2006 öncesinde, gerek bu turnuvaya başlarken Alman basınının en az güvendiği isimler Metzelder ve Mertesacker’di. 2006 öncesi takımın zayıf halkası ilan edilen Mertesacker, hem o turnuvada çok iyi bir görüntü çizdi, hem de sonrasında Bremen’de kendisini geliştirmekten geri durmadı. Bu turnuvada da birilerini mahcup etmesi gerekti, bunu yerine getirdi çekinmeden. Mertesacker’i de daha büyük kulüplerde görmemiz fazla zaman almaz bana kalırsa. Aynı bölgede Servet “Yeniçeri” Çetin, yüreğiyle alkış topladı taraflı tarafsız herkesten. Pepe, zaman zaman savunmayla yetinmedi de. Ujfalusi, özellikle İsviçre maçında sakar Rozehnal’in tüm açıklarını kapatarak kalitesini bir kez daha gösterdi. Ama, Mertesacker benim gözüme daha çok çarpan isimdi.

CB: RICARDO CARVALHO
(Portekiz)
Pepe, attığı golle daha çok ön plana çıkmış olabilir. Fantezi oyunlarda birçok kişinin hayır duasını da almıştır Real Madrid stoperi. Ancak Portekiz’in başarılı savunmasında aslan payı Carvalho’nun. Petit ve Moutinho’nun yardımları zaten Portekiz savunmasının çok zor anlar yaşamasını engelleyen unsurlar. Ancak Carvalho, belki de savunma hattındaki oyuncularla en çok vakit geçirmiş isim olmanın da etkisiyle o bölgenin mutlak lideri görünümünde. Almanya’da Metzelder, takımları elenmiş olmasına rağmen İsveç’ten Hansson ve İsviçre’den Müller de dikkatimi çeken diğer isimlerdi. Özellikle Senderos sürekli konsantrasyon sorunları yaşarken, İsviçre 3 maçta sadece 3 gol yemişse Kuhn bunu tecrübeli stoperine borçlu.

LB: Yuri ZHIRKOV
(Rusya)
İngiltere’deki Avrupa Futbol Şampiyonası hafızamda hatırı sayılır bir yer işgal etmektedir. Fransa ’98 ve sonrasındaki büyük turnuvalarda izleyemediğim maçlar sayılıdır. Ancak bazı maçlar farklıdır, ya da bazı kareler vardır yıllarca silinmeyecek. 1998’de Bergkamp’ın Arjantin’e golü buna örnektir. 2000’de Raul’ün kaçırdığı penaltıdır unutulmayacak belki de. Bu turnuvada daha grup aşamasında bir efsaneye tanık olduk. O da Sneijder’in golüydü, başrolünü Van Bronckhorst’un oynadığı. Bu performansı unutturan performans ise son gece Rusya’nın 18 numarasından geldi. Sol kanattan bindirmeleri hep dikkat çekmişti, ancak İsveç karşısında enfes bir White Russian kadar tat verdi Zhirkov. CSKA’da sol açıkta da oynuyordu zaman zaman, ancak savunmasının eksik olduğunu söyleyemezsiniz. Hiddink’in Avrupa pazarına 25 yaşında sunduğu isim oldu Zhirkov. Umarım daha iyi takımlarda görürüz önümüzdeki sezonlarda. Tabi Van Bronckhorst’un önünde bir kez daha eğilmeden sonlandırmamak lazım bu paragrafı. Rumen Rat’ın ve ilk maçta Donadoni’nin kurbanı olan, sonrasında verilen şansı en iyi şekilde değerlendiren Grosso’nun da en azından ismini zikretmek lazım.

RM: Dirk KUYT
(Hollanda)
Van Basten’in, Kuyt’tan yeterince yararlanamadığını düşünüyordum. Kuyt’un sağ açık olarak kullanılması tercihine halen ısınabilmiş değilim. Ancak, Robben ve Babel’in sakatlıkları sonrası en azından hak ettiği dakikaları alabildi ilk kez Van Basten’den. Her iki maçta da şairane bir futbol oynadı. Forvetten bozma sağ açıkların düştüğü yanlışa düşmedi, savunma görevlerini de aksatmadı. İtalya maçında ilk yarıdaki oyunuyla Zambrotta’yı bitirdi, Donadoni onun yerini değiştirmekte buldu çözümü. Grosso, biraz daha sağlam durmayı başarsa da o da durduramadı Hollanda’nın Sarı Fırtınası’nı. Bir sonraki kurbanı Evra oldu, Fransız medyasının iddia ettiğinin aksine Abidal’in sonu da Evra’nınkinden farklı olmayacaktı. Sırada Zhirkov var. Belki de turnuvanın en güzel match-upı için TV’nin karşısında olmayı unutmayın. Beklentilerin yüksekliğinden olsa Ronaldo, bu turnuvada çok konuşulmuyor ama takım ona ihtiyaç duyduğunda fenomen sahneye çıkıyor. Çek maçında kusursuz futbol oynadı C. Kafasını transfer söylentilerinden arındırabilirse bu turnuvaya da damga vurması olası. Belki bir duble bile sözkonusu olabilir Deco böyle devam ederse. Avusturya’dan Harnik, Almanya’dan Fritz, Hırvatistan’dan Srna, Türkiye’den Kazım, İsviçre’den Behrami ve Çek Cumhuriyeti’nden Plasil belli bir istikrar sağlayamasalar da bazı maçlarda parlamayı başardılar.

CM: DECO
(Portekiz)
Kötü geçen bir sezon sonrası Portekiz halkı dahil hiç kimse Deco’dan parlak bir şampiyona performansı beklemiyordu. Figo’nun dönmesi için imza kampanyaları başlatıldı hatta. Ancak Deco, iki süper performansla gerekli cevabı sahada verdi. Porto yıllarını hatırlattı Deco bu iki maçta fazlaca. Barcelona’da aldığı savunma yükümlülükleri sonrası köreldiğini düşündüğümüz bireysel yetenekleri oyunun en olmadık anlarında tekrar gün yüzüne çıktı. Portekiz başarılı olacaksa Deco ile başarılı olacaktı ve evet, Deco böyle oynarsa grup maçlarında çok iyi gözükseler de ne Hollanda, ne de İspanya final koşusunu kupayla noktalayabilecek. Mükemmel pas yeteneğini bizlere bir kez daha sunan bir başka Barcalı yetenek de Iniesta. David Villa’ya yaptığı asist de Gio’nun koşusu gibi bu turnuvadan akıllara kazınanlar arasında olacak. İlk maçta Donadoni’nin, yerine Ambrosini’yi oynatarak hakaret ettiği De Rossi, sonraki maçlarda hem ayağa kalktı, hem de o Donadoni’nin kellesini kurtaran isim oldu performansıyla. Hollanda’dan Engelaar, Çek Cumhuriyeti’nden Matejovsky, İspanya’dan Xavi Hernandez, Portekiz’den Joao Moutinho, Türkiye’den Aurelio, Rusya’dan Semak. Hepsine ayrıca alkışlar.

CM: Wesley SNEIJDER (Hollanda)

Hollanda futbolunun yeni jenerasyonunu sürüklemesi bekleniyordu Sneijder’den. 2004 ile birlikte milli formayı sırtına geçirdi Wesley. Belki de erken görev almıştı, belki baskılar gerçek potansiyelini göstermesine engel oluyordu. Ancak bu sezon Real Madrid’de oynadığı futbol ve hemen ardından İsviçre’de bugüne kadar gösterdiği performansla yerel bir kahraman olarak kalmayacağını göstermiş oldu herkese. Bana kalırsa grup maçlarının en başarılı oyuncusuydu Sneijder. 2000 sonrası Hollanda milli takımlarından bir türlü eski hazzı alamamış beni de etkilemeyi başardı kendisi. Dilerim, bu performans uzun soluklu olur ve Sneijder de hak ettiği başarıyı uluslararası alanda da yakalar. Bu bölgede birkaç iyi performans daha vardı tabi, Sneijder’in gölgesinde kalmış olsa da. Modric’in beklentilerimin altında kaldığını söylemem gerek. Ancak bu konuda Ronaldo ile aynı kaderi paylaşıyor olabilir. Avusturya maçındaki silik oyununun üstüne koyduğunu gördük Almanya’ya karşı. Belki turnuva atmosferine uyum sağladıkça oyunu daha göze batar hale gelecektir. Tottenham’da Juande Ramos yönetiminde Avrupa’nın önemli oyuncularından biri olup, Güney Afrika’da tam anlamıyla parlaması kuvvetle muhtemel. Rus Zyryanov da Hiddink takımları için hayati önem taşıyan pas trafiğini başarıyla koordine etmeyi başardı, Rusya’yı çeyrek finale taşıyan isimlerin başındaydı şüphesiz. Alman Ballack ve Polonyalı(!) Guerreiro da bir tat bıraktılar damağımızda. Guerreiro’nun yolculuğu buraya kadarmış ne yazık ki.

LM: Arda TURAN
(Türkiye)
Podolski de tıpkı Kuyt gibi bu turnuvada gerçek pozisyonundan feragat etmek zorunda kalan bir isimdi. Buna rağmen doğduğu yer olan, milli marşını kendi milli marşı kabul ettiği Polonya’ya karşı ortaya koyduğu oyunla yerini pek yadırgamadığını gösterdi. Bayern’de Klose-Toni ikilisinin gölgesinde geçmiş koca bir sezon boyunca bu turnuvaya bilenmişti Prinz Poldi. Löw de bu potansiyel hırstan olabildiğince yararlandı ilk üç maç boyunca. Ancak bu turnuvanın yarattığı bir yıldız varsa, o da Arda Turan’dır. Giriş bölümünde, Avrupa Şampiyonaları’nın yeni yıldızlara vitrin olma misyonunu yavaş yavaş yitirdiğinden dem vurmuştum. Zhirkov ve Arda gibi isimlerin belli kulüpler içerisinde bir tanınırlığı olduğu su götürmez bir gerçek elbet, fakat bu turnuvadaki oyunlarıyla beklentilerin çok çok üstüne çıktıkları da ayrı bir gerçek. Turnuvaya geç başlayan isimlerdendi Arda da. Hoca takdiri… İsviçre maçında topu ayağına aldığı ilk anda bu takdiri sorgulamayan kalmadı zaten. Çek maçında bir mucize yaşandıysa eğer, bu mucizenin ilham kaynağı Arda Turan kesinlikle. Arda konusundaki en büyük temennimiz, doğru tercihleri yapması ve 2002’de benzer bir patlama yapan Hasan Şaş gibi ‘tek albümlük grup’ olmaktan öteye gitmesi. Çek Sionko, Türk asıllı Avusturyalı Ümit, Rus Bilyaletdinov, İspanyol David Silva.. Bunlar da iyiydiler. David Silva ve Bilyaletdinov’un üstüne koyma şansı da halen mevcut.

FW: DAVID VILLA
(İspanya)
David Villa için iyi bir turnuva olmasını bekliyordum açıkçası. Ama bu başlangıçla, beklediğimden fazlasını verdi El Guaje bana. Villa’nın durumu Poldi’ninkiyle paralellikler gösteriyor aslında. Takımı bu kadar çalkantılı bir sezon geçirip, bir dönem küme düşme korkusu içerisine girmişken, kariyerinin en iyi sezonunu geçirmedi haliyle Villa da. Sezona iyi girmişken yaşadığı sakatlık, sonun başlangıcı oldu Valencia adına da. Önce Şampiyonlar Ligi’nde havlu atıldı, ardından ligde uzun süre galibiyet yüzü göremedi takım. Mestalla’da ritüel haline gelen 3-0’lık mağlubiyetler, yine Valencia’da alınan 5-1’lik Real mağlubiyeti falan… David Villa, Valencia tarihinin kara sayfalarından birine imza atan bir takımın parçası olarak geldi milli takım kampına. Transfer söylentilerinin ayyuka çıkması da onu engellemedi ve kötü geçen sezonunu bir motivasyon unsuru olarak kullandı, tıpkı Podolski gibi. Tabi Villa’nın koca bir sezon boyunca, Iniesta’dan Rusya maçında aldığına yaklaşabilecek kalitede bir pas almadığını da belirtmek lazım. Yani işi Valencia’dakine oranla daha kolay. Torres’in olgun havası da bize şampiyonanın en iyi forvet ikilisini vadetmekte. Hadi inşallah. Bu arada Kaptan Nihat’tan bahsetmemek de olmaz. Doğru kullanıldığında, ne kadar etkili olabildiğini görmemiz için geçen sezona bakmak yeterli. Villa’nın 18 golünün Valencia’yı getirdiği nokta ile Nihat’ın 18 golünün Villarreal’i getirdiği noktayı kıyaslayabiliriz mesela. Hollanda’dan Van Persie, oynadığı 1 maçta dahi yaşam sinyali vermeyi başaran Çek Baros, yine tek maçta birçok forvetin 3 maçlık performansını katlayan Rus Arshavin, son maçı göz ardı dahi etsek bile elimizde mükemmel bir performans bırakan İsviçreli Hakan. Hepsini izlemek büyük zevkti ilk 12 gün itibarı ile.

FW: Zlatan IBRAHIMOVIC (İsveç)
En garip karşılanacak seçimim bu olacaktır. Kabul, Van Nistelrooy Hollanda için çok önemli bir oyuncu olduğunu bir kez daha belgeledi sahada yaptıklarıyla. Hırvat Olic, İspanyol Torres, Rus Pavlyuchenko da adı geçebilecek isimler. Yalnız, son maçta gücü takımını çeyrek finale taşımaya yetmemiş olabilir ama Ibra’nın bu turnuvanın en büyük güzelliklerinden biri olduğunu kabul etmek lazım. Kendisinden nefret ettiğim söylenebilir, ancak son maç sonrası bazı otoritelerin eleştirilecek son isim olan Zlatan’ı yerin dibine sokması içime sinmiyor hiç. Final serisinden sonra Odom’ı, Gasol’ü, Walton’ı, Radmanovic’i değil de ilk olarak Kobe’yi eleştirmek kadar haksız geliyor bana. Çünkü sarı-lacivert 10 numara Tanrı’nın sırtında da olsa bu İsveç’i kurtarması mümkün olmazdı. Ibra, ilk maçta takımına yoktan var ettiği bir golle 3 puanı hediye etti. Son dakikada yenen gol olmasaydı, İspanya’dan 2 puanı da tek başına çalıyordu. Sonsuz saygıma rağmen neden sahada olduğunu anlayamadığım Henrik Larsson’dan, miadı çoktan dolmuş Freddie’den, futbol hayatları milli takımla çıktıkları maçlardan ibaret bir hal almış Andersson, Svensson ve Alexandersson gibi isimlerden alamadığı destekle Zlatan daha ne yapsındı? Ancak, Elmander, Källström, Rosenberg, Sebastian Larsson gibi isimlerin şans bulmasıyla ve iyi bir antrenörle Zlatan, İsveç’e bundan daha fazlasını armağan edecektir ilerleyen turnuvalarda.

TAKIM 1:
Van Der Sar – Ramos, Mertesacker, Carvalho, Zhirkov – Kuyt, Deco, Sneijder, Arda – Villa, Ibrahimovic


TAKIM 2:
Buffon – Lahm, Pepe, Mathijsen, Van Bronckhorst – Ronaldo, Iniesta, Modric, Podolski – Pavlyuchenko, Van Nistelrooy


TAKIM 3:
Lobont – Corluka, Servet, Hansson, Grosso – Harnik, Zyryanov, De Rossi, Sionko – Arshavin, Torres

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *