Arconada İçin, Puerta İçin!


İspanya bu turnuvada en çok desteklediğim takımlardan biri değildi. Raul Gonzalez’i idol edinmiş biri olarak malum kararı hazmetmem kolay olmadı doğal olarak. Gerçi burada yaptığım analizler kapsamında da Luis Aragones’in bu kararını ‘saçmalık’ olarak niteleyenlere katılmadığımdan dem vurmuştum. Sonradan İspanyol basınına yansıdığına göre bu kararın arka planında bazı sahadışı etkenler de varmış, ancak ben Henrik Larsson’u kadroya çağırmakla yetinmeyip, ilk onbirdeki yerini garanti etmiş bir antrenörün değil de böyle bir antrenörün Türkiye’ye gelmesinden memnunum. Bir Beşiktaşlı olarak da Ertuğrul Sağlam’ın milli takımın başına geçeceği günü sabırsızlıkla bekliyorum. Neyse bu konuyu daha sonra açarız Eren ile birlikte.


Başlangıçta böyle bir mesafem vardı yani İspanya’ya karşı. David Villa’nın oynadığı takımdı gözümde sadece. Ama her geçen gün, daha fazla futbolseveri kendi saflarına kattılar. El Tikitaka diyorlar sanıyorum, seri paslaşmalara dayalı oyun stillerine. Bu muydu beni onlara bağlayan? Tabi bunun da etkisi yok değildi, ama oyunu en tutkulu oynayan, gole en aç olan takım onlardı bu turnuvada sahaya çıkan. Belki Rusya da bu takımların önde gelenlerindendi. Ancak, İspanyollar o futbolu oynadığı gibi, rakibi tıkayacak özellikleri de barındırıyordu. Andrei Arshavin’i görebilen oldu mu Perşembe akşamı sahada? Ancak Cesc Fabregas oyununu oynuyordu gayet rahat biçimde. Neyse Almanlar da dahil herkes hak eden tarafın İspanyollar olduğunu kabul ederken bu konudan daha fazla bahsetmeye gerek yok. Ancak İspanyollar’ın kazandığına en çok kupa törenini izlerken sevindim.


Öne çıkan isimler kuşkusuz Sergio Ramos ve Andres Palop idi. Ramos ile Antonio Puerta’nın alt yaş kategorilerine dayanan bir geçmişleri var yanılmıyorsam. Ramos, birçok Sevillalı’dan fazla etkilenmiş gibiydi zaten onun ölümünden. Real Madrid formasıyla attığı bir golden sonra da Puerta’yı andığını hatırlıyorum, formasının içine giydiği tişört ile. Dünkü spontan bir hareket miydi, yoksa o tişörtü özellikle mi orada bulundurdu bilemiyorum. Ama her halükarda çok güzel bir jestti. Turnuva boyunca futbolu amatör ruhla oynayan İspanyollar’a bu yakışırdı. Ramos’a da çok yakıştı. Ancak Palop’un yaptığı gerçekten kusursuz bir dehanın ürünüydü. İlk başta ben de çözemedim, zaten Erdoğan Arıkan’ın çözmesi beklenemezdi. Ama Michel Platini’yle olağandışı akıcılıkta bir muhabbete girince duruma uyandım nihayet. Evet üzerindeki retro forma Luis Miguel Arconada’dan başkasına ait değildi. Hani İspanyollar en son bu noktaya geldiğinde, Platini’nin frikiğinde yaptığı hatayla İspanyollar’ın 24 yıl daha beklemesine neden olan kaleci. İşte o günden 24 yıl sonra İspanyol bir kalecinin, zaferin verdiği gururla o madalyayı o frikiği atan Fransız’dan alması. O Platini’nin Fransası’nın bugün gruptan ileri gidememiş olması. İşte paranın satın alamayacağı şeylerden biri bu anın bir parçası olabilmek. Palop henüz 11 yaşındaydı Arconada o topu yumurtladığında. Belki ekran karşısında ağlamaktan kendini alamayan İspanyollar’dan biriydi. Belki Arconada onun idolüydü, hatta belki Arconada’nın o golünden sonra kaleci olmaya karar verdi. Bunların hepsi senaryo, ama bu senaryolardan ilintisiz olarak çok klas bir davranıştı Palop’un yaptığı. Ancak, takımın kaptanı ve kupada en büyük pay sahiplerinden biri olan Iker Casillas’a daha çok yakışmaz mıydı? Evet, yakışırdı.


İspanya’nın oyun stili çok konuşulacak. Ligler başlayıncaya kadar bu turnuvanın futbola olan etkileriyle ilgili bir yazı da yazmak istiyorum. Etkilerin genel olarak olumlu olduğu kesin. Fransa ’98’in ardından ikincilik için Euro ‘oo ile kapışıyorlar gibi. Tabi o günlerde futbolu tam anlamıyla yeni yeni keşfettiğimi söyleyebilirim. O yüzden Yunanistan’ı da izlesem güzel gelecekti belki. Ama, Fransa gruptan çıkamazken Rusya’nın geldiği yer tek başına çok şey anlatıyor turnuva hakkında. Bunun yanında, zaman zaman patlamalar yapmış olsa da hiçbir zaman bir ekole sahip olamadığından yakındığımız milli takımımız bu alanda ilk adımını attı bu turnuvada. Tüm dünya basını bir lakapta konsensüse vardı Ay-Yıldızlılarımız için: Comeback Kings… Bu yaratılmış bir ekolse, temelinde ekolsüzlükten güç alan bir anlayışa bağlı belki ama gerçekten “Comeback Kings”, Türk futbolcusunu, hatta Türk insanını çok iyi sembolize etmiş durumda. Bunu yapmak kolay değildir, bir lakap edinmek o alanda kabul edilmiş olmayı gerektirir. Bugüne kadarki gelişimimizin ardından çok güzel bir adımdı bu sonuncusu. Ama en çok alkışı hak edenler geçen seneki Avrupa Şampiyonası’nda basketbol takımının yaptığının aksine tarafsız seyircinin tümünü finalde yanına çeken İspanyollar’dı. “Viva España” demek lazım, zaten Oktay önce davranıp demiş.


Biraz da Almanya’dan bahsedelim. Michael Ballack’ın Angela Merkel ile olan küçük dialogunda 2010 Dünya Kupası’nı Brandenburg’a getirme sözü verdiği konuşuluyor. Joachim Löw de “2010’da hedeflediğimiz noktaya gelirsek yenemeyeceğimiz takım olmadığını gösterdi bu turnuva” gibisinden laflar etmiş. Gözlerini geleceğe dikme gayretleri takdiri hak ediyor. Ama finaldeki oyunları? Direksiyonun İspanya’nın elinde olacağını her iki takımı az biraz izlemiş her göz söyleyebilirdi zaten. Ben de söyledim final öncesi analizimde. Öyle de oldu. Ama Jogi’nin bu durumu tersine döndürmek için hiçbir şey yapmaması neydi öyle? Aragones’in finalde Löw’ü basketbol tabiriyle outcoach edeceğini turnuva öncesi söyleseniz katıla katıla gülerdim. Aragones’in müthiş hamleler yapması da gerekmedi bunun için, zira Löw yapılacak her türlü yanlışı yaptı. Philipp Lahm’ı oyundan alması gereklilikti adeta, ama orta sahayı eksiltip forvete oyuncu sokmalar neydi peki? Mario Gomez ve Kevin Kuranyi elleri bellerinde “Hadi topu bize atın” demekten öteye gidemediler. Halı sahalarda saçları hafiften ağarmaya başlamış göbekli amcalar olur ya, yarı sahayı geçmezler pek, topu beklerler rakip ceza sahası çevresinde. İşte onları gördüm Kuranyi’de, Gomez’de. O sırada topu kullanmaya çalışan Alman bekleri, ortalama 3 İspanyol buluyordu karşısında. 1-0 geride olan takım basbayağı İspanya’ydı manzaraya göre. Antrenörlükte yeni neslin önemli temsilcilerinden kabul edilen birine yakışmadı bu zihniyet. Dilerim o da toparlanır Lahm gibi, Ballack gibi.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *